Tuesday, February 09, 2010

keşif pilotu

ben bir keşif pilotuyum. galaksimin insanları beni iki yıl savaşları boyunca gösterdiğim cesaretle tanır. meraklı ve hevesli bir pilot oldum çoğu zaman. bir yerin gidilmemiş olması benim oraya gitmem için yeterli bir neden oldu hep. savaş boyunca uzay mekiğimle uzaklardaydım, içimde kımıldayan o macera tutkusuyla. bazen gemiye dönerdim ve fekat dinlenmeye alışmadan tekrar binerdim mekiğime düşerdim yollara, uzayın yollarına. savaş bitti nihayet. ilki bundan 10 yıl önce gerçekleşen ikinci iki yıl savaşları.

ben hala keşif pilotuyum, savaş yorgunu biraz. eskiden özlediğim şey hep uzak gezegenler galaksilerken şimdi uzay gemisine döndüğüm anları özlüyorum. bir müminin ibadete niyet ettiği ana benzetiyorum gemiye giriş için izin istediğim anı. izin geliyor, içeri giriyorum ait olduğum yere, bir puzzle parçasının puzzle içindeki yerine yerleşmesi gibi.

ama ben bir keşif pilotuyum.

Wednesday, February 03, 2010

güzel

Ölünce güçlenen veliler ve jedi'lar, aklıma ölünce badem gözlü olan körleri getiriyor. Ama veliler ve jedi'lar gerçekten güçlenir diyebilirsiniz, belki birileri de gerçekten badem gözlü oluyordur hıym? İlk durum ölenin tabiatıyla alakalıyken, ikincisi kalanın tabiatıyla alakalı olabilir belki. Çünkü biz henüz buradakiler şiirleştirmeyi, güzelleştirmeyi severiz. Birşeyi sonsuza dek güzel kılmanınsa, belki tek yolu onu öldürmektir. Ölü olan, zamanın sürprizlerinden ve hiç sürprizsiz yıpratıcılığından azadedir. Bir hatıradır, hayaldir ve şimdi tamamiyle bizimdir. Artık sonsuza dek ölü ve sevimlidir. Belki de bu yüzden herkes öldürür sevdiğini. Belki de bu yüzden bir dönüp baksak iyi olacak yanımızda uzanan sevgili diri mi?

lady d'arbanville

ölünce

"Kazanamazsın, Darth. Beni öldürürsen ne kadar güçleneceğimi hayal bile edemezsin" dedi Obi-Wan Kenobi, Darth Vader'a. Makul, dedim içimden, aklıma şu söz geldi: "Veli, dünyadayken, kınındaki kılıç gibidir. Ölünce, kınından çıkan kılıç gibi olup, tasarrufu, tesiri kuvvetlenir. "

Monday, February 01, 2010

sevgili jeremy

Dear Jeremy,


in the last few days, I've been learning how to not trust people, and I'm glad I failed. Sometimes we depend on other people as a mirror to define us and tell us who we are. And each reflection makes me like myself a little more.


Elizabeth.

Friday, January 29, 2010

sevgili günlük,

bugün, bir çizmeye hapsoldum, bozuk bir fermuarı açmaya çalışırken ojelerim çıkacak diye korktum. fonda cemil ipekçi, derya baykal ve dondurulmuş embriyolardan, dondurulmuş pizzadan bahseder gibi bahseden bir doktor amca vardı, tv'yi açık bırakıp gitmiş annem. yaklaşık bir saatlik bir mücadeleden sonra sabunlu fermuar pense marifetiyle açıldı ve ayağım nihayet serbest kaldı. giderayak kendime hürayak ismini verdim oracıkta. madem gidecektin, neden çizme çıkarıyorsun?
şey ben evde çizmeyle dolaşırım da :P yok evde çizmeyle dolaşmıyorum, sabah çizmemi çıkarıp öğlen çizmemi giymek için eve uğramıştım ya da onun gibi bişeyler.

akşam inglourious basterds'ı seyrettim, çok beğendim, sanırım tekrar seyredeceğim. fekat ben şiddet sahnesi seyrederken öyle geriliyor öyle geriliyorum ki anlatamam, sanki çizilen benim alnımmış gibi geriliyorum.

bir de bu gece dolunay var galiba.

Thursday, January 28, 2010

salinger'ın ardından

"Ego ego ego. Bıktım usandım. Kendiminkinden de, başkalarınınkinden de. Bir yere varmak, farklı ve ayrıcalıklı bir şeyler yapmak, ilginç biri olmak isteyen herkesten bıktım usandım. İğrenç bir şey bu -iğrenç iğrenç. Kimin ne dediği umurumda bile değil."
"Sırf rekabetten korkmadığından emin misin? Bu işten fazla anlamam ama, iyi bir psikanalist -yani gerçekten yetenekli biri- senin bu sözlerini muhtemelen-"
"Rekabetten korktuğum filan yok. Tam tersine. Bunu göremiyor musun? Rekabet edeceğimden korkuyorum ben -beni asıl korkutan bu. Bu yüzden ayrıldım Tiyatro bölümünden. Ben herkesin değer yargılarını kabule korkunç bir şekilde koşullanmışım diye, alkışlardan ve insanların benim için deli divane olmasından hoşlanıyorum diye, bunun doğru olması gerekmez ki. Bundan utanıyorum. Bıktım usandım. Tam bir hiçkimse olacak cesaretim olmamasından usandım. Kendimden de, bir çeşit ses getirmek isteyen herkesten de usandım."

"sana bir tek şey söyleyeceğim franny. bildiğim tek şeyi. ve sakın bozulma. kötü birşey filan değil. ama eğer senin istediğin dini bir hayatsa, şunu hemen bilmelisin ki, bu evde sürüp giden o kahrolası dini eylemlerin her birini tek tek gözden kaçırıyorsun. birisi sana bir kase kutsanmış tavuk suyu çorba getirdiğinde, onu içecek sağduyudan bile yoksunsun sen- ki bu tımarhanede bessie'nin birine getirebileceği tek tavuksuyu da bu türdendir zaten. onun için, sadece söyle bana dostum, sadece söyle bana. yola düşüp bütün dünyayı dolaşsan, şu isa duanı sana doğru dürüst okumasını öğretecek bir üstat- bir guru, bir kutsal kişi- bulmak için, bunun ne yararı olacak sana? sen daha burnunun dibinde duran bir kase kutsanmış tavuksuyu çorbayı göremezken, basbayağı kutsal bir kişiyi gördüğünde onu nasıl tanıyabileceksin, ha? söyler misin?"


bir iki hafta önce durdum ve dedim ki, bu yaşına geldin aslı, hala mı franny. evet, hala franny idi ne yapalım. mezarı başında konuşsaydım salinger'ın derdim ki, nerdeyse otuzuma gelmişken hala franny.


I'm a loser baby, so why don't you kill me?

sizce ne kadar rasyonel?

akademiyi bırakıp köye yerleşen ve bahçesinde domates yetiştiren bilim adamı,
tüm ilmini ve sevenlerini bırakıp, zamanının çoğunu ne olduğu bilinmeyen bir adamla geçiren alim,
kürküyle ciğer satan kadı,
ben siftah yaptım, karşı dükkana bir gitseniz o arkadaşım henüz yapmadı diyen esnaf,
tüm servetini muhtaçlara bağışlayıp mütevazı bir hayat süren eski kodaman,
tüm servetini yakıp dövüş kulübü kuran kariyer adamı,
ferrasini satan bilge (satıp napıyordu parayı?)
tibet'te yedi yıl geçiren brad pitt :P
tacı tahtı koyup yollara, çöllere düşen sultan,
kariyerinin nerdeyse zirvesindeyken çocuk doğurup isi gucu birakan anne,
kariyerinin nerdeyse zirvesindeyken evlenip evimin adami olacağım diyen meşhur oyuncu,
çok daha iyi kazanabilecekken azına razı olup sanatını tercih eden sanatçı,
sadece mutsuzken üretebilen ve artık üretmeme pahasına mutluluğu seçen sanatçı,
mutluluğun esaret anlamına gelebileceği durumda mutsuzluk ve hürriyeti seçen kişi,
leyla ayağına gelmişken ona sen leyla değilsin diyen mecnun.

Saturday, January 23, 2010

hikayeler

hikayenin biri insan ve Allah ilişkisi hakkındadır, ibn tufeyl yazmıştır, hay bin yakzan'ın ıssız adadaki serencamını anlatır.

hikayenin diğeri insan ve öteki insan arasındaki ilişki hakkındadır, daniel defoe yazmıştır, ve robinson crusoe'un ıssız adada cuma'yla karşılaşmasını, efendi-köle ilişkisi üzerinden anlatır.

hikayenin bir diğeri de insanlar ve dharma initiative hakkındadır :P

insan ve Allah ilişkisi hikayesi bence çok ilginç ama bu ilişki izole bir ilişki değil, insanın diğer insanlarla olan ilişkileriyle çok bağlantılı. hikayelerimiz ne ilginç, iç içe geçmiş.


Thursday, January 21, 2010

yol

yolculuk gittikçe daha keyifli bir hâl almaya başladı.
fekat keyif de geçer, gider.
nefes alıp vermek gibi çünkü herşey.
tutarsan ölürsün.
halbuki hayat bak ne güzel.

şahsi yolculuk keyiflendirici tarifim:
bir müziği dinlerken içindeki tüm sesleri tanımaya çalışmak, kulak kesilmek gibi,
bir yemeğin içinde neler olduğunu tahmin etmeye çalışmak ve tatlara odaklanmak gibi,
yolu izlemek, karşıma neler çıkardığını görmek ve tahminler yürütmek.

Wednesday, January 20, 2010

olan biten

küçük bir çocuk gibi öğrenmeye çalışıyorum işte.

hayat

foucault'cuğum, mektubunda hayatı sanat eseri gibi yaşamanın güzelliğinden bahsetmişsin. güzel olmasına güzel de, biraz kullanışsız geldi bana. kolaylıkla yapısökümüne uğrayabiliyor sonra hayat ve söküp söküp yeniden örmek, sökülüp sökülüp yeniden örülmek yorucu olabiliyor.

ankacığım, biliyorum ki sen küllerinden yeniden doğabilirsin. ama en ölümsüz süper kahramanlar bile yorulabiliyor ve güçleri zayıflayabiliyor, abartma istersen. ve yüzlerine o yorgunluğa dair bir iz konuveriyor sonra. ister misin yüzünde yorgunluk izleri olsun?

ve semender
ve akrep.

Saturday, January 09, 2010

konser konsantrasyonu

bazenleri konser izlerken o anın içine giremediğim olur, gözümü kapasam müziği duyacağım, turnanın yuvasına duyduğu özlemi anlatan bir japon türküsüyle japonya'ya gidecek gökte bir turna olacağım ama gözüm açık olunca salon bir konser salonu, ben de bir seyirci olarak kalıyorum. ve sadece seyirciyken bazı konserlerde icra edilenle aramdaki mesafe çok açık olabiliyor, gayet güzel bir konser olmasına rağmen o sırada icra edilenle bir rabıta kuramamış olabiliyorum. dün akşam da tam böyle hissediyorken, japon davulcu amcanın bagetleri sırtına doğru götürdüğünü gördüm, hani bizde de mehteran büyük davullara vuracağı zaman kollarını şöyle arkaya doğru gerer ya, bu amca da o hareketin biraz daha sertini yapıyordu, sanki bir sırtına, bir davula vuruyor gibi görünüyordu. ve ben bu hareketle beraber konseri yaşamaya başladım.amcanın davula vurmasından daha canlı hissedebildiğim bir şey olacaktı sırtına vurması. hemencecik o hissi kendi sırtımda duyabilirdim, ama amca sırtına değil de davula vuruyordu, öyleyse bunu hissedeyim dedim. icra edilenle kuramadığım rabıtayı icracıyla kurmayı denedim ve o kocaman davulun önünde pata küte pata küte, davula vuran ben oldum, muhteşemdi :)

bundan sonra, konserlere götüreceğim bu tecrübeyi inşallah.

Monday, January 04, 2010

ikibindokuzu nasıl bilirdik?

mekân I.Nişantaşı, Asena'nın yeri.

mekân II. Maltepe, eski ofis.

mekân III. Cerrahpaşa, bir muhallebici.

mekân IV. Üsküdar, cadde.

mekân V. Karagümrük, ne eveti aslı ne eveti. evet, ülfet.

mekân VI. Kuzguncuk, Üsküdar filan, öfori.

mekân VII. Haseki, hayat vakfı, to return to innocence.

mekân VIII. bir tatil beldesi, balkon, uzak.

mekân IX. Üsküdar, bir teras katı, konuşmak bazen güzel.

mekân X.


güzel yıldın sen ikibindokuz.

Friday, December 04, 2009

bir günün sonunda

bugün zizek dinledim öğleden sonra, ideoloji ve sinema üzerine konuştu.
akşam da lacan semineri vardı bir yerde ama napıyım lacan'ı gidip yiyeyim kebabımı dedim ve o esnada kendimi şöyle bir cypher hissettim:

Wednesday, December 02, 2009

nefs ejderhası ya da kargası

"Nefs hayvanı"yla barışık Barak. Bunu saklamıyor. " Suya girdiğinde akıntının tersine kulaç atarsan yoktur kurtulma ihtimalin," diyor dervişlerine. Önce suyla tanışacaksın, bakacaksın ne yöne akıyor? Sonra kendini ona teslim edeceksin, ona güvendiğini anlayacak, sonra kulaçların seni geçmek istediğin kıyıya götürür. Nefs ejderhası da böyledir, gemine asılırsan azar, hakkından gelemezsin. Fazla zorlamaya gelmez. Gönlünü hoş tutacaksın, yavaş yavaş alıştıracaksın koşumlara. Koşumlarla barıştıracaksın onu, sonra istediğin yere sürersin. Teslim almak istiyorsan, teslim olmayı bilmen gerek. İkisi bir arada olmak zorunda."
ikiilebir/reha çamuroğlu

bir kere rüyamda bir karga gördüm, yerde duruyordu, elimdeki silahı ona doğrulttum, geldi dizime kondu ve bana dedi ki...

Saturday, November 28, 2009

nasıl bayramlar?

iyi bayramlar
hayırlı bayramlar
güzel bayramlar
mutlu bayramlar
huzurlu bayramlar
bayram gibi bayramlar
kanlı bayramlar :P
etli bayramlar
"çünkü bu can kurban sana ben koç kurbanı neylerem" uyanışlı bayramlar
önce kurban sonra azad olduğunuz
oh be dediğiniz derin bir nefes aldığınız
hem kurbiyetli hem hayatlı bayramlar
sevinçli bayramlar
sevgi dolu bayramlar sevdiklerinizle beraber
herşey O'nun.

not: güzel ve mutlu ile sıfatlayarak tebrik etme alışkanlığımın muhtemel kaynağını düşündüm bu esnada.

Friday, November 20, 2009

ayağıma değmeyen taş

yolun bir yerinde bir taş, bir kaya ya da bir ağaç olduğunu biliyorum diyelim, hiç önünden geçmesem de o taş oradadır. eğer yolum düşer de yanından geçersem çarpmamaya dikkat ederim o ağaca. hiç görmemiş dahi olsam, o ağacın bilgisine sahipsem birine yol tarif ederken ağacın ilersinde ya da gerisinde diyebilirim. zihinsel bir haritam vardır. bunun gibi gündemime hiç düşmemiş ve düşmesi ihtimali hiç de yok gibi duran meseleler de benim zihinsel haritamın içindedir, ayağıma değmeyen bir taş olarak oradadır, fiillerimi de fikirlerimi de belirler. bir ev yapacaksam olmaz orda koca bir ağaç var, kesilmez evi şuraya yapalım diyebilirim ve bunu gayet de sessiz diyebilirim. haritaya bakarım ve o mekânı direkt gözden çıkarırım, düşünmem gerekmez. bazı meseleler de bizim için böyledir, sessizce ordadırlar ve basbayağı ordadırlar.
sınırlar da böyledir, biz çok geniş bir mekanda hareket ediyor da olsak bir duvar vardır orda, gitmesek de görmesek de o duvar bizim duvarımızdır. duvar varsa ardı da vardır :)

diyor felsefeyi sever misiniz?

idealistleri hiç sevmiyorum. platon'a gıcığım var. kierkegaard'ı tanımam etmem ama onu da sevmiyorum. bir de felsefe okurken gülesim geliyor bazen.

Wednesday, November 11, 2009

komik horoz

kendimi şöyle karikatürize edebilirim:
bir çöplük ortasında öten ve etrafına da irili ufaklı piliçler toplayan horoza uzaktan bakan horoz, düşünce balonu vesilesiyle cool bir edayla şöyle diyor " başka çöplükler de var be yavru".
şimdi başka çöplükler de var bilgisiyle bu çöplükte ötmeyen cool horoz da bana kendi çöplüğünde öten cevval horoz kadar komik geldi.

şunu da getirdi aklıma:
http://yazlikblog.blogspot.com/2009/01/acaba-diyorum.html

Sunday, November 01, 2009

mutfak

aptal durumuna düşmek/rasyonalite foucaldien/naif

Sunday, October 25, 2009

Başka Yer

Zamanlardan bir zaman, ülkenin birinde, insanlardan uzak, bir dağ başında; kocaman, ihtişamlı bir şatonun küçük, sade bir odasında Sueño adında bir kız yaşarmış. Bu kızın tüm hayatı bu odada geçermiş ama tüm hayatı da bu odadan ibaret değilmiş elbette. Odası enfes bir manzaraya bakan Sueño, gün boyunca bu enfes manzarayı vegün içindeki değişimlerini izlermiş. Güneşin hareketleri, bulutların hareketleri, denizin renginin değişimi, rüzgarın sesi ve ağaçları sallandırışı, yağmurların düşüşü, tekrar güneşin açışı, karların yağışı hepsi ayrı bir coşku ve zevk verirmiş bu kıza. Ah bu odada, bu manzara karşısında ne kadar da mutluymuş. Bazı günler ise mutluluk sıcak elini üzerinden çeker, Sueño hüzünlenirmiş. Bu anlar daha çok, gözünün, annesinin bahçedeki mezarına takıldığı zamanlar olurmuş. Daha küçük bir çocukken vefat eden annesini, peder Mensajero ve bir kaç arkadaşı buraya defnettiğinden beri küçük kızın manzarası da zaman zaman hüzünle gölgelenmiş.

Yine böyle hüzünlendiği ve hatıralara daldığı bir anda, hızla vurulan kapının sesiyle irkilen Sueño karşısında dana evvel hiç görmediği yaşlı bir adam görmüş. Bu Sueño için çok garip bir anmış, şaşkınlığı tüm yüzünden okunuyormuş. Adamsa bu şaşkınlığa anlam veremeyip biraz da sinirli bir ses tonuyla " Görmüyor musun yağmurdan sırılsıklam olmuşum? İçeri almayacak mısın?" diye sormuş. O zaman Sueño'nun şaşkınlığı bir kat daha artmış işte, böyle güneşli bir havada bir insan nasıl yağmurdan sırılsıklam olsun ki... Anlam veremese de "Özür dilerim" diyip yabancıyı nazikçe içeri davet etmiş.Adama kurulanması için havlu vermiş ve oturması için bir yer göstermiş. Adamın konuşmaya başlamaya niyeti olmadığını görünce dayanamayıp sormuş " Bayım dışarıda yağmur yok, siz nasıl böyle ıslandınız?" , yabancı da yine sinirle " Neden bahsediyorsun dışarıda fırtına kopuyor" diye yanıt vermiş. Bu söylediği şey Sueño'ya o kadar komik gelmiş ki dayanamayıp gülmüş ve sonra adama dışarıdaki havayı göstermiş. " Bayım bakın dışarıda ne kadar güneşli bir hava var" , adam bunun üzerine Sueno'ya, kuzeyden geldiğini ve bu manzaranınsa güneyi gördüğünü anlatmış. Sueno için bir anlam ifade etmemiş tabii bu söylediği. "Sizin bu Kuzey dediğiniz bayım, denizin arkasında mı kalıyor?" diye sormuş. Bu defa şaşkınlık sırası adama geçmiş, bu kız çocuğu eğer benle kafa bulmuyorsa kuzeyi güneyi bilmiyor diye düşünmüş. Bunu anlamanın bir yolu olarak kızın kafasını biraz karıştırmayı görmüş. "Geçenlerde Batı tarafına yaptığım bir yolculuk esnasında senin gibi küçük bir kızla karşılaşmıştım" diye bir cümleye başlamış ama Sueno Batı tarafını da bilmiyor gibiymiş. Yine de bu adamın başka bir yerden gelmiş olabileceği fikri Sueño'nun aklına bir rüzgar gibi değip geçmiş. Bir çocukluk anısıyla gözleri buğulamış, annesinin "bak kızım görüp görebileceğin en güzel manzara bu" diyip dışarısını gösterdiği ana gitmiş bir anda. Nasıl en güzel manzara olabiliyor, öyleyse başka yerler de mi var sorusu garip bir şekilde aklına düşmüş. Düşer düşmez de bu düşündüğünün ne komik bir şey olduğunu anlamış. Elbette ki buradan başka bir yer yok diye kendi kendini onaylamış, peder Mensajero'nun da anlattıklarını hatırlayıp. Bu adam ne söylediğini bilmeyen bir ihtiyar herhalde demiş ve adamcağıza yiyecek içecek birşeyler ikram etmiş. Adam bu kızdaki tuhaflığı fark edip ikramlarına teşekkür etmiş ve fazla da oyalanmadan ordan ayrılmış.

Günler kovalamış günleri, Sueño unutmuş o gün aklına düşeni. Bir daha hiç sormamış acaba başka bir yer var mı sorusunu. Ama eskisi gibi de bakamamış artık manzaraya bir daha. Tarif edemediği bir farklılıkhissetmiş kendinde, "büyüyorum herhalde" demiş kendi kendine.

Uzun yıllar sonra, günün birinde, oturuyorken yine aynı odada, aynı pencere kenarında bir kuş pır pır etmiş kalbinde, daha evvel hissettiği, o rüzgar gibi değip geçen başka yer ihtimalini hatırladığında.

Saturday, September 26, 2009

neşv ü nemâ

binlerce şükür içinde tohum, çok münbit bir topraktan selam verdi havaya. güneş mmm leziz, hava, su, içinden neşet ettiği zemin ve besleyenleri tam olarak ona göre, onun için.

Monday, September 21, 2009

"hafıza ağları algılama, tutum ve davranışların temelidir. "
zamanın külleri filmi çağrışımlı.
şehrin aynaları çağrışımlı.
dedi ki hatıralar zamanla anlamlarını değiştirirler.
diğeri de dedi ki toplum ve değerler sistemi değiştikçe tarihi dönüp yeniden yazma ihtiyacı duyuyor insanlar.
öteki de dedi ki emdrla çalıştığımdan beri hatıralara duyduğum güven azaldı.
ne ilginç di mi?

Friday, September 04, 2009

sosyal inşa ve söylem

okurcuğum, bu kavramlarla biraz sık karşılaşabilirsin bundan sonra. hazırlıklı ol!

:)

Wednesday, September 02, 2009

şevkiye

şevkiyeyi bahçede gördüğümde dalgın gözlerle önüne bakıyordu. gittim, yanına oturdum, seslendim, hiç oralı olmadı, başını okşamak için elimi uzattığımda hemen sırtını kabarttı, elimi çektim ve oturduğum yerden kalkıp apartman kapısına yöneldim, içeriye girdikten sonra geriye dönüp bir müddet ardından baktım. sanırım bir av görmüştü havada uçuşan bir şeyin peşinde gibiydi sanırım. o sırada içim burkuldu işte ve çok garip geldi bana bu his. şevkiye ait olduğu yerde artık dedim, sokaklarda ve yabanileşiyor sağlıklı bir şekilde, uyum sağlıyor işte. artık onu seveyim diye kucağıma atlamıyor beni gördüğü yerde. artık ayrı dünyaların insanları ve hayvanlarıyız :P
işte bu yabancılaşma ve onun artık başka bir hayatı olduğunu görme, kedimiz adına beni sevindirse de ilişkimiz adına üzdü biraz.

Tuesday, August 25, 2009

aklın sistemden çıkması ve



bu vidyoyu 2007 mayıs ayında çekmiştim, metindeki bazı şeyleri şimdi değiştirebilirim ama bu haliyle de iyi bence :) aklın sistemden çıkmasıyla ilgili kısmı ise az evvel okuduğum kitaptaki olasılık koşulları bahsinden sonra daha manidar geldi.

Bir olayın olasılık koşulları semantik kaynaklarla onu düşünülebilir ve anlaşılabilir kılan güç çizgilerinin karşılıklı bir oyunudur. Düşünülebilirlikten kasıt, dilin formlarının bu olaya halihazırda bir biçim kazandırdığı ve onu halihazırda anlamlara büründürdüğüdür dolayısıyla da olayın anlamının ne olduğuna, deliliğe sürüklenmeden ya da tecride uğramadan duyularımızla sahip çıkabiliriz. Delilik Foucault'un tartıştığı(1971) üzere, kesinlikle dilden kovulmuş, delilik üzerinde akılla birlikte bir söylem gibi iş gören, onu çerçeveleyen, açıklayan, hakkında makul olarak neyin konuşulabileceğini hassaslaştıran düşünce aşırılığının bir örneğidir.( Parker ve ark.1995)

Birey olarak bilim adamının ancak kendi bilim cemaatinde genel söylem kodlarını edindiğinde "rasyonel" olduğunu görürüz. Sonuç olarak, bilimsel rasyonalite dilin, yerel olarak, ayrıcalıklı bir şekilde kullanılmasıyla kazanılır (Nelson, Megill ve McCloskey,1987; Simons 1990)

Friday, August 14, 2009

elini taşın altına koymak ya da

kocaman bir taş vardı bizim sokağın sonunda, parıltılı bir taştı, mahallenin çocuklarını bu taşın tılsımlı olduğuna inandırmış, kendim de buna inanmıştım. günahtan korkmasak yapacağımız şeyleri konuşurken verdiğim cevap sahte din kurmaktı çocukken şimdi bir de bunu hatırladım.

elimi altına koyamadığım taşları düşünürken geldi bunlar aklıma, çünkü taşların çoğu çok manasız görünüyordu gözüme. ezilecekse elim taş da manidar olmalı değil mi? nasıl apolitik oldum sorusuna böyle cevap verebilirdim apolitik olmak diye bir şey mümkün olabilseydi eğer. ama yaşıyoruz bu dünyada anlam veremediğimiz nice taşlar, kayalar arasında.

işte tüm bu "gerçek" kayalar saçma geldiğinde gerçek olmayan bir şeylere kaçasım geliyor.
masala, kurguya, rüyaya.

annem odaya gelip bahçedeki yaralı kediye merhem götüreceğini söyleyene kadarki düşüncelerimdi bunlar.

cemiyet ana

bağrına da basabiliyor, evlatlıktan red de edebiliyor mu?

bir sürü haller içinde halim

türlü çeşit hallerden geçiyorum sonra dönüp bakıyorum tanıdık geliyor bu haller başka bir yerlerden ve diyorum ki " demek ki bu haldeyken falancı şöyle şöyle hissetmiş" bu geçişlilik bana başkalarının hallerini bildiriyor mütemadiyen.

çapa: kişisel bütünlük, ahenk

Thursday, August 06, 2009

içersi

ey insanlar,
içinize bakmaktan korktuğunuz her gün kendinizden çok uzaklara gidiyor olabilirsiniz.
geri dönün!

Tuesday, July 28, 2009

hüsn-i tal'ilin ustasıyım, gözlerinin hastasıyım

ne işle iştigal ederim?
efendim bendeniz estetisyenim. hâlleri vaziyetleri itina ile estetize ederim.
o kadar maharetliyim ki bu konuda hâl bile tanıyamaz kendini sonunda.

Monday, July 27, 2009

köklülük/köksüzlük

önce köklülüğe hayran kaldığımı yazdım, mekan purblog zaman beş yıl öncesi idi. seyrettiğim filmlerde büyük büyük büyük babalardan bahsediliyordu, yüzyıllar öncesi yapılan göçler anlatılıyor, nerelisin sorusuna böyle cevap veriliyordu. taberani dünya tarihini anlatacağı zaman adem'le havva'dan başlıyordu.

sonra biriyle tanıştım büyük büyük büyük çok büyük babasının yaptıklarını anlattı bana. bu dedeler bir isyanı bastırmış ve kendisi bugün hala bastırılan grubun benzeri gruplara öfkeliymiş. iyi de biri keşke bu kadar öfkeli olmasa demiştim. dedelerinin mirasını taşıyordu, babasının kendisine çizdiği yoldan yürüyordu, ufku da geniş biri ama keşke bu kadar izleyici olmasa demiştim.

benzer dönemlerde bir oyun oynamıştık sosyometri cetveli gibi, sorular soruyordu gruptan birileri, grup da bir çizgi içinde yer değiştiriyordu, bir taraf evet diğer taraf hayır, ortası havet oluyordu. biri ebeveynine benzemekten korkanlar bu tarafa korkmayanlar diğer tarafa dedi,
bir de ne göreyim korkmayanlar tarafında tektim. bu ilginçti ama çok da düşünmedim o sırada niye böyle ki diye.

sonra babalar meselesi geldi gündeme, gestaltta bu göründü yani ve bununla beraber de köklülük meselesi cetvelinde hoop diğer uca gitti düşüncelerim. köklülüğün akibeti hareket serbestisinin kısıtlanmasıydı ve bu benim hiç sevdiğim bir şey değildi. babalar, oğullar ve azade ruhlar dedim ve ne mutlu azade ruhlara diye ekledim.

e. haklı bir o yana bir bu yana savruluyorum ama bu da bir şey için. bence iyi bir şey için. bir şey oluyor bu savruluşlar esnasında.
şimdi durduğum yerden köklülük ve köksüzlüğün anlamları başka.

Derler: insanda derin bir yaradır köksüzlük;
Budur âlemde hudutsuz ve hazin öksüzlük.

Yahya Kemal Beyatlı

Monday, July 20, 2009

how i met your father

nida ile bu yaz macera dolu bir yolculuk yaptık ve zorlandığımız her anda, kaçırdığımız trenlerle bratislava'da sabahlayacağımız fikriyle, viyana'daki ilk gün emniyet müdürlüğünde, çektiğimiz onca fotoğraf bir anda silindiğinde, neden geldim viyana'ya türkülerinden hemen sonra yüzümüz gülsün diye tekrar ettiğimiz şey " sene 2009, nida/aslı teyzenle ben..." repliği idi, bu repliğin bana çağrıştırdığı ise elbette ki ted mosby idi. "the summer of 2009 was one of the strangest summers of my life."

“kids, this is the story of how i met your father.. bunch of engineers and doctors wanted me but i got married your father :P "

dün bezmimizin bir ezeli neşesi vardı

yazları güneşli, neşeli ve tatilli olur, ikindi güneşiyle eve girmek mümkün olur.
aynı kitaplardaki gibi olur, kadıköy'ünün romanı ve huzurdaki gibi.
yaz akşamları olur, yaz öğleden sonraları olur.
yıldızda hiç bitmeyen kahvaltılar, beylerbeyinde hiç bitmeyen ikindi çayları, kuzguncukta çekirdek çitlerken izlenilen yazlık sinemalar, piyer lotide kahveler, üsküdarında kahkahalar, modada şarkılar olur.
ben yazları severim.
sen de yaz yaz yaz, bir kenara yaz.

Saturday, July 18, 2009

çekmesene kardeşim

bazen ben uçarım
sonra bazenleri de bir el beni aşağı çeker.

Tuesday, July 14, 2009

özne ve iktidar'dan

"Yaşamanın ve çalışmanın temel önemini oluşturan şey, başlangıçtakinden farklı biri haline gelmektir. Bir kitap yazmaya başladığınızda sonunda ne söyleyeceğinizi bilseniz, onu yazmaya cesaret edeceğinize inanıyor musunuz? Yazı ve aşk ilişkisi için geçerli olan yaşam için de geçerlidir.
Oyun, ancak nasıl biteceği bilinmiyorsa zahmete değer."

"Günümüzün sorunu artık ne olduğumuzu keşfetmek değil, olduğumuz şeyi reddetmektir."


"Geleneksel tarihe göre bir şeyin kökeni onun en mükemmel anıdır. Ve son olarak bir şeyin hakikatinin onun kökeninde yattığına inanır. Buna karşılık Foucault tarih yöntemi olarak soybilimi önerir. Bir karşı-hafıza (contre memoire) olarak soybilim sabit özleri reddeder ve farklı kimlikler olabileceğini varsayar; verili bir kimliğin kökenini bulmak yerine bu kimliği çözmeyi, ayrıştırmayı hedefler. Soybilim tarihini yazdığı şeyin değişmez bir doğruluğu olduğunu reddeder. Her şeyden önemlisi, soybilim tarihini yazdığı şeyin ortaya çıkışından sonra anlamı muhafaza eden bir süreklilik izlemediğini; tersine, bu süreçte dışardan bir çok müdahele, sapma, hata ve ilineğin (accident) etken olduğunu; sürecin farklı güçler arasında mücadeleler içerdiğini, varılan noktanın bu etkenler ve mücadelelerin sonucu olduğunu gösterir. Yani köken tek ve mükemmel, varılmış olan nokta da zorunlu değildir."

neden foucault'yu okumakta bu kadar gecikmişim ki?

Wednesday, June 10, 2009

bir cümle

yazı yazasım var, aklımda belli bir şey yok. çantamdan bir kağıt çıktı. küçük bir kağıt.
kağıdın küçüklüğü yazacaklarımı kısıtlayacak. bu kısıtlılık içinde cümlelerin özenle seçilmesi gerekecek. geyik yapma, lafı dolandırma lüksüm yok. aklıma selim hocanın verdiği senaryo ödevi geliyor; elinizde mikrofon var, bir meydanda insanlara sesleniyorsunuz bir cümlelik hakkınız var o cümle ne olur diye sorduğu. cümlemiz ne olacak? cümle değil ama bir kelime geldi aklıma: itina.
sınırlılık içinde kendini daha çok bildiriyor.
bir cenaze namazı sonrası akla işte bu sınırlılık geliyor.

Sunday, June 07, 2009

Monday, May 11, 2009

kısa günün kârı


bugün dede efendi evinde rahmi bey'le tanıştım.
bir nev civansın şuh-i cihansın şarkısının hikayesini dinledim.


dede efendi evi ve cankurtaran'a tren yolculuğu da pek hoştu.

pek latif mevzulara girildi.
müzik dendi, anne karnında annenin kalp atış ritmiyle başlar.
sonrasında dünyaya yeni gelen bir bebek için hiç bilmediği bir sesler dünyası vardır. tehdit yaratan ani ve yüksek sesler ve bebeği yatıştıran anne sesi.
anne sesinin dünyayı anlamlandırmada önemli bir araç olduğundan bahsedildi. işte böyle buyurmuş klein. kohut da demiş ki müzik, egonun tehdit almadığı bir alan oluşturur demiş, müzik sözler gibi tehdit edici değildir demiş.
aklıma "words are useless especially sentences" diyen şarkı geldi.
müziğin regrese ettirici etkisinden de bahsedildi, kaybolma, kendini bırakma hali gibi dendi.
ve benim aklıma da şu çok sevdiğim primitif tanımı geldi.

sonra bir başka konuşmacıya geçti sıra o da dedi ki " bazı sesleri duymaya kulaklarımız yetmeyince yüreğimizi açarız" işte böyle bir panelin inceliğinden sonra hiç olacak şey miydi taksime gidip meydanlarda bağırmak "psikologlar özel eğitimden çıkarılmasın" diye. oldu işte napalım. garip de bir geçiş oldu gerçekten.

Sunday, May 03, 2009

evdeki bulgur

dikkat bu yazı ilişkilerle ilgilidir!

işim gereği pek çok ilişkiye şahit oluyorum ya (hayır psikoloğum) şöyle bir fikir yürüttüm, okuyun bakiyim olmuş mu?

ilişki denen şey hoştur, güzeldir ve bu güzel, hoş şey beraberinde bazı sorumluluklar getirir. sorumluluk denen şeyler ise o kadar da iyi bilinmez şu alemde, bazen sırta yük, ayağa bağ bile olur. bu da ilişkiden ilişkiye değişir. ama ekseriyetle ilişiklilik miktarıyla doğru orantılıdır. hayat alanı ne kadar yakınlaşıyor, ortaklaşıyorsa sorumluluk denen şeyin de o kadar artması beklenir.
bu değişime eşlik eden yakınmalar şöyledir: "nişanlıyken, flört ediyorken ne kadar romantiktin necati, şimdi nerde çiçekler, nerde sürprizler?" bu yakınmalara verilen cevaplar ise "sen de o zamanlar bu kadar çok konuşmuyordun ayten" şeklinde olabilir.
bu tür diyaloglar yabancı değildir. bu sürece eşlik eden yakınma ise gözlerde kayma şeklinde görülebilir.

işte konumuz bu kaymalarla ilgili. şimdi evdeki adam/kadın bulgur ya, çarşıdan alındığında pirinçti de eve gelince bulgura dönüşüverdi ya, dimyat'ta ise nefis bir pirinç varmış ya, esasen o pirinçlik büyük ölçüde sorumluluklarla ilgili bir yanılgı gibi geliyor bana. çünkü komşunun tavuğuyla alakalı hiç bir sorumluluk yok hala, aman ne güzel bir kaz bu böyle.. hadi öyleyse size bir ikaz bu böyle :P gidin evinizdeki bulgurun kıymetini bilin.

Wednesday, April 29, 2009

anlatmak

hikaye şöyle
bir öğrenci değişim programı vardır, erasmus gibi ama gezegenler arası, bir misafir gelmiştir dünyamıza, küçük prens gibi. dünyamızın müdürü odasına çağırır hanım kızımızı ve tanıştırır "misafirimizdir kızım iyi ilgilenesin, büyüğü küçüğü de olmaz hem, prens prenstir, unutmayasın"
odadan çıkarlar beraber, prensin eline kalın bir kitap tutuşturur esas kız, kapağında "introduction to world" yazar, gibi. talihsiz prens dünyayı bu ufku dar alnı geniş kızdan tanıyacaktır ve elinde tuttuğu kitabın sayfalarını çevirirken alnı geniş kız birşey demeden uzaklaşır. kitapta anlatılan dünya kızın dünyasından ibarettir. köyün en son çitiyle dünyanın bittiğine inanmasın mı kızımız ünzile gibi, niagara şelalesinden bahsedilince "su gördüm ya, o da bir suya hepsi de bu ya" diyen selma gibi. merak içinde açıyor prens kitabı, içinde maddeler var, bu bir ansiklopedi, hikmetler sözlüğü gibi. okuyor iştahla su içer gibi.

prensimiz dünyadaki günlerini bu alnı geniş, ufku dar hanım kızımızdan hikayeler dinleyerek geçiriyor, dünya nasıl bir yerdir, dünyalılar nasıl şeylerdir, herşeyi, tüm bildiğini bir bir anlatıyor kızımız prense, karanlıktaki fil tarifçileri gibi. bazen de biraz uyduruyor tabii, sağlaması da yok ki,
kafiye olsun tarihçileri gibi.

böyle ziyaretçiler her gün gelmiyor dünyamıza ve anlatmak ihtiyacı duyan canlılarız biz niye acaba. anlatarak anlıyoruz bazen ve de şahit tutma ihtiyacı duyuyoruz çoğu zaman, geçilsin kayda, kaybolmasın boşlukta, saklansın bir sandıkta ya da yayılsın kulaktan kulağa. kurumasın ki huyumuz, böyleyiz, hiç olmazsa bir kuyu bulur söyleriz.

benim payıma düşense, bir süredir bolca şehadet. dinliyorum, işliyorum, ilişkilendiriyorum, örüyor, örgülüyorum ve bunların hepsi zihinsel, soyut bir iş oluyor. yazmak bu zihinsel yapıya harç olacak. yazmazsam ev üç küçük domuzlardan birinin ya da ikisinin evi gibi dağılacak.

gelmiyor dünyamıza böyle ziyaretçiler pek, gelmeyen misafirlerimiz yüzünden anlatılmayan bir sürü hikayem var, binbir surat hikayeler, her gün de değişen. gelirse bir gün bir prens dünyamıza, çağırırsa müdür beni odasına, anlatmaya başlarsam hikayelerimi her gün de yeni yeni, prens de derse ki "ama dün bu hikaye böyle değildi", derim ki "bizim gezegende hikayeler her an değişir, beş dakkada değişir bütün işler", bakarsa yüzüme şüpheli şüpheli sen küçüksün anlamazsın der, nanik yaparım. belki de benim nanik yapacağımı bildiği için müdür misafirler gelince beni çağırmıyor.

belki de sevgili okur, bir küçük prens gelse susar kalırdım. bir keresinde sena ile beni bir hocamız dersten çıkarmıştı, çıkın dışarda konuşun, bitince gelin diye. dışarda birbirimizin yüzüne anlamsız anlamsız bakıp susmuştuk, ne konuşacaktık ki kapı önünde. sonra içeri girince yine bir sürü tilkiler gelmişti. şarap bulununca testi bulunmaz, testi bulununca şarap bulunmaz sözü gibi. aklıma şarap, tilki, küçük prensli güzel bir hikaye geldi ama gözüme de uyku geldi.

uykudan evvel tavsiyesi "eğer bir yerde bir ağacın yıkıldığını duyarsan nasıl olduğunu değil, kimin anlattığını sor" demiş ya hint atasözü, sen kime anlattığını da sor en iyisi, ne zaman anlattığını da.

başka ne sorsan ki?

Tuesday, April 28, 2009

çok uzun susmak istiyorum ve hiç susmayacak gibi çok konuşmak istiyorum
tüm manalar bir kanın damardan akışı gibi aksın mesela ve bu manalar çok latif, çok başka olsun.
ve benim latif mana diyince dolan gözlerim bugünlük şükrüme kafi olsun.
ama ayıptır, herkesin ortasında göz dolmaz. o yüzden bu yazı susulsun.
çok uzun susmalara karışsın ve hiç susmayacakmışsın gibi susulsun masın.
öyle çok anlatasım var ki, öyle çok.
hani göz yaşının hiç engele takılmadan akışı vardır ya, az evel akan latif manayı düşünürken o ılıklığı hissettim, hayal ettim. öyle gözyaşı gibi anlatasım var, temiz ve engelsiz ve ılık.
aklıma duası geldi celaleddin'in. aklıma duası geldi pervane'nin, duası semender'in.
çok.

Wednesday, March 11, 2009

tekerrür

nasıl oluyor da oluyor
hep bir şeyler tekrar ediyor
sanki soruyor bize
okuduğumuzu anladık mı?

anahtar kelimeler: sekülerizm, arkadaşlık, sükûnet-siz, iz

Tuesday, March 03, 2009

II. lape aydınlanması







etrafta oedipus çatışmaları görür oldum hep. o edip, bu edip, şu edip.
ne çok edip varmış be!

Friday, February 27, 2009

deliye her gün bayram

21 şubat çomartesi
üsküdar, "insan kendinde birşeyi iyileştirmeye karar verince hayat ona yardım eder" ve caymama çekici. 9-insp. anne şule bir itiraf ve projeler. hüdaverdi özlem ve şehirlerarası yolculuk, bir kış gecesi eğer bir yolcu. istasyonlar. tülin ve safiye ve yaprak sarmalar ve de tuğba. kara kedi ak kedi ve uyku.

22 şubat pazar
kahvaltıda grup terapi, dilek ablada altın günü "deli diilsiniz, cahil diilsiniz niye böyle şeyler yapıyorsunuz anlamıyorum ki"

23 şubat pazartesi
senede bir gün zeynep, viyana'dan zeynep gelmiş üsküdarda bir bayram havası, rümeysa ve selin de.

24 şubat salı
almanya'dan nida gelmiş maltepe'de bir bayram namazı, saadet ve özlem de. gazozlu fotoroman.

25 şubat çarşamba
evime de gideyim bazen, eve iş götüreyim hazır gitmişken. sonra da film izleyeyim ne güzeldi slumdog millionaire.

26 şubat perşembe
yasemin iyi ki doğmuş, gördün mü bak kitap cini olmuş. ayinli, gayinli bir gece.

27 şubat cuma
ayin sonrası şükürler olsun sağım salimim bu sabah.

bütün dünya buna inansa bir inansa.

not: elbette ki her zaman böyle çok gezmiyorum, bu haftalık böyle oldu. evimden işime, işimden evime bir insanım genelde.

Saturday, February 21, 2009

geçtiğimiz haftanın nesneleri

heybe, çekiç, baston, gül.
bunları tut.
heybenin varlığını unutma, içine bak sık sık, içersine aşina ol.
çekiç sana kararlılığı hatırlatsın.
baston gülmeyi.
gül de değerliliğini.

ama arkadaşlar süperdir :)

Tuesday, February 17, 2009

pekişti





minibüsten inerken şoföre hayırlı işler dilemek adetimdir




















ama bazen şoför ani frenler yapmış, kötü kullanmış


















ve beni sinirlendirmiş olur





















işte o zaman hayırlı işler dileğimi içimden geçirir ama seslendirmem













ve yine derim ki içimden
yok sana pekiştireç mekiştireç

Thursday, February 12, 2009

yaşantı grubu

dokuzuncu haftadan sonra,
terapiler esnasında, odada birileri daha olsa keşke diye düşünürken buluyorum kendimi, hadi anneni seç, eşini seç, öfkeni seç diyesim geliyor.

bir de bu haftalar boyunca aidiyet meselesi de çözüldü sanki içerlerde, çözülüyor sanki hala.
memnunum gidişattan.

Thursday, February 05, 2009

kaza geçireceği

dün sabah tv'de bir adam gördüm, tekerlekli sandalye gibi bişey vardı adamla beraber. aslında pek görmedim adamı, o sırada annemle konuşuyordum hararetli bir şekilde, adamın olduğu ekranda şöyle de bir altyazı gördüm :
mucize hayatlar
kaza geçireceği içine doğdu
ne yazdığını anlamak için konuşmayı kesip bir daha okudum, çünkü konuşma esnasında gözüme çarpan anlamıyla adamcağız, kaza geçireceği diye bir aracın içine doğmuştu, portakal sıkacağı gibi bişeyin içine doğmak gibi. altyazıyı ikinci okuyuşumda aslında ne dediğini görünce yuh dedim kendime.

doğal olanı korumak konusunda tavrım nasıldır?

oynadığımızı düşünsek, sahneye çıksak, bahçeye insek. biraz oynasak. çok doğal bir oyunculuk çıkarsak. oynamak şimdi bana oyunun birinden çıkıp diğerine girmek gibi geldi. doğallık denen şeyle alakası uçuşuyor havada. alaka bir tüyü oynuyor. hadi şimdi ağırlaşsın ve konsun yere, kurduğum bütün alakaların böyle uçuştuğunu görmek bana garip geliyor. tüy yerden bana bakıyor.

sosyallik kelimesini alıyorum raftan, belki biraz kullanırım burda bir yerlerde. eğitim kelimesini çıkarıyorum çekmeceden. ormanda maymunlar tarafından büyütülen tarzan fikrini kapatıyorum dolaba, hayvanlar alemini de. tam da kapatırken kapıyı itkisellik kelimesi fırlıyor dolaptan, elime alıp biraz inceliyorum.

yerden bana bakan pembe bir kuş tüyü var. tüyleri pembe olan bir kuş görmedim hiç. bu renk doğal olmayabilir, eğilip yerden alıyorum. şimdi elimde pembe bir tüy var, oyuncu bir tüy ve de şekilsiz bir hamur var, itkisel kelimesi gibi şekilsiz. hamuru yoğuruyorum ve tepesine bu pembe tüyü takıyorum. karşımdaki kelime değişti şimdi, evcilleşti sanki, küçük prensin evcili gibi ama o kadar evcil de değil, çünkü tepesinde pembe tüyü olan hiçbir hamur o kadar evcil olamaz. medeni kelimesine de biraz benziyor. hani vardır ya medeni ve bedevi mukayesesi. ne kadar az ilkelse o kadar medenidir, kültürü vardır, şekillenmiştir, aslından başkalaşmıştır, törpülenmiş, süslenmiştir. kafasında pembe tüyü olan bir hamura vereceğim isim medeni olunca, aklıma "medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar" dizesi geliyor. sonra birden bu canavar karpuzlaşıyor zihnimde, aman tanrım bir canavar yaratmışım yerine, aman tanrım bir karpuz yaratmışım diyorum, tüm bunlar medeni karpuz tiplemesinden geliyor, bir diziden çıkıp. medeni karpuz gibi absürd bir hamur bu hamur, oyuncu hamur. sonra köşelendirip kanun yapıyorum hamuru, medeni kanun olsun biraz da.

benim doğal olanı korumak konusundaki tavrım budur işte :)

üzüm yiyince bağını sormak konusunda tavrım nasıldır?

bu sabah güne nasıl uyandığımı söyleyeyim size, kafamı duvara çarpmak suretiyle uyandım. rüya görüyordum, rüyamda birşey fark ettim sonra da kafamı duvarlara vurma ihtiyacı hissettim sanırım. 27 senedir uyurum, ekseriyetle bir duvara dönerek olur bu, ama hiç böyle birşey başarmamıştım. neyse işte, güne böyle başlayınca sabah biraz sevimsiz oldum, geldim hemencecik görüşmelere girdim. üç görüşme yaptım.
şimdi soracak mıyım bu neşenin bağını?
biri vardı bağ sormazdı çünkü sorarsa büyü bozulur, doğallık kaçabilirdi. sanırım doğallık biz doğmadan evvel kaçmıştı. belki elde avuçta olanla yetinme çabasıdır bu bilmiyorum.

Monday, January 19, 2009

çöl ortası

diyelim ki ben ortasındayım, tam ortasındayım günün, tam ortasındayım çölün. diyelim uçsuz bucaksız bu çöl, tek görebildiğim kum tepecikleri, alabildiğine engin bir çöl diyelim. ve ben orada öylece duruyorum. anneciğim, babacığım, arkadaşlarım ve tüm sosyal bağla-ntıla-rım, işim, gücüm ve tüm sosyal zımbırtılarım, evim sevgili gölgem başımı sokacak ve içi dolu ıvırım ve zıvırım, tüm bunlarım artık başka bir yerde diyelim. ya da ben artık bunlardan başka bir yerdeyim . yalnız mıyım? nasılım? neler hissediyorum?

duyularım, algı kanallarım açılmış mı biraz? tüm herşey hakkında, olan biten herşey hakkında bu tabiat kadar çıplak mı acaba hislerim, düşüncelerim? oyalanmasız, dağılmadan dikkatim. bulut bile yok, böcek bile yok, rüzgâr yok. herşey duruyor. ve durunca herşey ne garip değil mi?

Saturday, January 17, 2009

emdr röportajı

ayşe arman'dan emdr röportajı

fotoblog

yılın en sıkıcı toplantısından kareler


kafamızı çarpmayalım istiyoruz! çarparsa da acımasın!
vanilyalı dondurmalı porsche istiyoruz!





işlerini planla!


mecliste kuruldu yine tambur ile neyler aman aman

mazi seyahat

bu hikaye paket yapan bir kadın hakkındadır.ben kadınla bir otobüs yolculuğu esnasında tanıştım.
mazi seyahatin hülyalı yolcularından biriydi. bir ara çay molası için aşağı indiğimizde, şirketten olan çayları yudumlarken sohbete başlamıştık, bana işinin inceliklerini anlatmıştı. bu hikaye incelikle paket yapan bir kadının yolculuğu hakkındadır. kahramanımız bu yola neden çıkmıştır? bu yola neden çıkılır ki, sıcacık ev bırakılıp şu soğuk kış gününde.. belki de biraz ısınmak için.. önümdeki, beyaz saçları başörtüsünden çıkmış tonton teyze sanki ısınmak için yolculuk ediyor gibi, yüzündeki tebessüm öyle diyor, anıların sıcağına gidiyor belki, şimdinin soğuğundan, yalnızlığından. bu yolcuların envai çeşit hikayesi olabilir, çevreme bakıp hikaye uydurma oyunu oynuyorum. yanımda oturan ve camdan dışarı donuk gözlerle bakan kadın belki geçmişinden bir şeye kırgındır, belki hesaplaşmaya gidiyordur. arkamda oturan ve tam ben uykuya dalacakken "hey gidi hey" diyerek konuşmaya başlayan şu davudi sesli adam, birşeyleri özlüyordur. paralelimde, elinde çakısıyla bir ahşabı sinirli sinirli oyan delikanlı herhalde öfkesine yolculuk ediyor, kimse onu öfkelendiren karşısına çıkmasa iyi olur.. belki de affeder.. kim bilir... uzun yollardan geliyor... çünkü bazen de sadece affetmek için yola çıkılır. arkada kusan kadın var ya belki kustuğu kinidir, afedersiniz biraz kötü kokuyor, sanki içerde çok beklemiş. neyse bu mola iyi oldu işte, hava alacağız. bu mola paketçi kadınla sohbet etmeye başladığımız mola.
meğer o da merak ediyormuş bu insanlar acaba niye yolcu diye. sonra anlatmaya başlıyor, geçmişe bir delil aramaya gidiyormuş. bir kırık gençlik hikayesi semtindeymiş aradığı delil.
bulunca ne yapacaksın diye sordum, "paketleyeceğim" dedi. zihni ancak paketleyince rahat bir nefes alabiliyormuş. her anı grubunu ayrı bir renk ve desenli kapla paketliyormuş. en sevdiği kabı yanına almış bu yolculuk için, çıkarıp gösterdi, hakkaten de çok güzeldi. inşallah aradığın delili bulursun dedim ve başladım kendi yolculuk hikayemi anlatmaya...
size de anlatacağım sandınız ha? pışşık :P o başka bir hikayenin konusu. bu hikaye incelikle paket yapan bir kadının delil arama yolculuğunun hikayesidir.

Friday, January 09, 2009

II. geleneksel inşirahlı aşure günleri



bugün, birincisini 2007 senesi muharrem'inde gerçekleştirdiğimiz inşirahlı aşure günümüzü artık gelenekselleştirdiğimizi ilan etmenin sevinçli gururunu yaşıyoruz. şak şak şak şak. bazılarınız alkışlarken, bazılarınızın da aşure zaten yeterince geleneksel bir tatlı dediğini duyar gibi oluyorum. duymamış oliyim :)

Thursday, January 08, 2009

acaba diyorum

aslında dikkatle bakıldığında bunun sağlam ve yaygın gerçek bir zenginlik olduğunu anlarsın; öyle ki benim anlatacak tek bir öyküm olsaydı, bütün gürültüyü bu öykünün etrafında koparırdım, ona tam değerini verebilmek için çabalardım, ama biriktirdiğim sınırsız anlatı malzemem olduğu için bunları telaşsızca ve umursamazca ele alabilirim; hatta bu işten biraz sıkıldığımı yansıtabilir, ikincil dereceden olaylarla lafı uzatıp anlamsız ayrıntılara girme lüksünü kendime tanıyabilirim.

bir kış gecesi eğer bir yolcu/ italo calvino

nehir roman

ey uhnem, uhnem'e başladım ve okurken pek çok geriye dönüşle karşılaştım. dünya nöbetine, aydınlanma değil merhamete, schrödinger'in kedisine vs.. ayşe bana sen bir roman yazsan nehir olur demişti. aaah aah, derdimi dağlara söylesem dağlar çatlar, kitaplara yazsam nehir olur. ben nehirleri severim. akışı severim. ama ben nehremem çünkü okumaktan başka bir de oynarım roman. ama yazamam öyle uzun. fekat sevmediğimden değil, beceremediğimden. entleri severim mesela. hadi sevgili okur alev alatlı için gidiyorsun da gerilere, ilmeğin gerilerine benim için de git ve hatırla sık sık atıflarda bulunduğum şu ent sözünü: "bizim lisanımızda bir şey söylemek çok uzun zaman alır, çünkü o kadar uzun zamanda söylemeye ve dinlemeye değmezse biz hiçbirşey söylemeyiz."
bu arada ey uhnem uhnem'i okurken ve referanslarla gerilere giderken aklıma saçma bir düşünce geldi ve kaç sayfa alatlı okumuşumdur diye düşününce 4000 sayfa olduğunu fark ettim, uhnemsiz :) bu biraz görmemişçe olabilirse de hoşuma gitti evet.

gitmek benim marlon ve brandom

gitmek benim marlon ve brandom'u seyrettim bugün. çok gerçekti. savaşı hissettim, savaşın ortasında bir sevgilinin varlığını hissettim, bundan dolayı duyulan sıkıntıyı. hakkaten iyi oynamış kadın oyuncu, ben de jüri olsam ben de verirdim ödülü. bir de helal olsun dedim ayça'ya, sonra döndüm de içime...

Wednesday, January 07, 2009

tatil güncesi

çok şaşırarak söylüyorum ki sevgili okur, çalışmayı özledim.

kaç gündür yorgan altında okuyarak ve film izleyerek, sıkıldığımda yorgan altından çıkıp biraz çay içip sohbet ederek vaktimi geçiriyorum. dinlenmeye doydum... uykuya doydum çok şükür.

ve bugün sanki kış uykusundan uyanmış bir ayıcık gibiyim, hava da bahara uyanmış havacık gibi sanki bugün.

kendimi sokaklara atacağım, aylin ve hacerle buluşacağım. capitol diyeceğim hacer'e, kadıköy anlayacak. capitol'deyken arayacağım, "sinema katındayım" diyecek, aylin'le beraber sinema katına çıkacağız hacer'in gönlü olsun da gelsin diye bekleyeceğiz, sonra hacer gelmeyince "yoksaa" diyeceğim, tekrar arayacağım ve hacer'in nautilus'un sinema katında beklediğini öğreneceğim.sonra hadi kalk git nautilus'a, çünkü hacer bugün niyetli, biz de niyetliye hürmetliyiz, iyi niyetliyiz. onların ikisini filme bırakacağım, bırakmadan evvel sinema danışmanım enes'i arayacağım çünkü bilmiyoruz ki transporter nasıl filmdir, enes diyeceğim transporter nasıl filmdir, fırsattan istifade aylin'le hacer'in rafine olmayan sinema zevkinden bahsedeceğim :P neyse ben sıkıldım nautilustan arkadaşlarla karşılaşma kısmını atlayıp ordan bir taksiye atlayıp vapura sonra nişantaşına, sanat terapisi yaşantı grubuna gideceğim. yaşayacağım tabii gitmişken.

sonra dönüş yolunda minibüste bir kavga çıkmasın mı, bir minibüste birbiriyle alakasız tam dört sarhoş (bildiğimiz kadarı ile) ve bir adet de manyak çıkınca bunların biri yanıma ikisi hemen arkama oturunca sarhoş kız, a.q diye ünleyen sarhoş oğlanı gözyaşartıcı spreyle tehdit edince korktum biraz, "sen nasıl konuşuyorsun bir bayanla" diyen diğer sarhoşa (sanırım minibüste ayık olan şoför ve ben varım tek, umuyorum şoför ayıktır :) ) cevaben ünleyen oğlan "ne bayanı ya şundaki çeneye baksana" (kadın hakkaten hiiç susmadan konuşabiliyor ve kelimeler de kayıyor bu esnada) diyince sırıtıyordum salak salak, komik de bişey oldu, spreyli sarhoş manyak kadın " çocuğa dedi ki oolum sen kafadan kontaksın, senin bir psikoloğa görünmen lazım" o esnada psikolog sırıtıyor yanında ve sırıttığı gözükmesin diye dışarı bakıyor havalarında, çünkü bu kız bütün minibüse öfkeli, herkese sataşıyor aman neme lazım.. sonra aklıma ç. geliyor, " ne var canım, ben hep bu saatte (22.00) dönüyorum eğitimden, hiç de bişey olmuyor" diyişim.. bazen de oluyormuş..

ve de bugün öğrendim ki, hacer filmden çıktıktan sonra mehmet'le buluşmak için sözleşmiş, kadıköy'de diye, mehmet de elbette ki hacer'i capitol'de beklemiş. sayın hacer k. sayın hacer k. capitol'de bekleniyorsunuz. aklıma şimdi duysal geldi bu kadar absürdlük üstüne.

not: sanatçı bu eserinde üslubunu zaman kaymaları üzerine kurmuş ve zamanın göreceliliğine atıfta bulunmuş olabilir, neden olmasın? ya da yazının kendini sokaklara atma kısmından sonrası bir gün sonra yazılmıştır, yazar kendini belki aceleyle sokaklara atınca yazıya ancak ertesi gün devam edebilmiştir, bu da mümkün evet.

Monday, December 15, 2008

Saturday, December 13, 2008

Thursday, October 16, 2008

film ekimi

film ekimi filmleri ekmeyi ve de filmlerde bize eşlik edecek arkadaşlar tarafından ekilmeyi anlatan bir tamlamadır.

ben bu sene katıldım film ekimine. salı günkü film için çarşamba günü üç kez ekildim, sonra dördüncü kişi ile sinema kapısındayken biletin üstüne bakıp " aa bu da mı" dedim.. niye mi öyle dedim? bir önceki seansta film başlayınca aslında yanlış filmde olduğumuzu fark etmiştim. bu fark edişle beraber biletin üstüne baktığımda gördüğüm tarih 14 ekim idi ve biz o esnada ekimin 15'inde idik. neyse artık bir kere gelmiştik, izleyecektik. izledik. vasat bir filmdi diyebilirim. bir sonraki film ise çok görmek istediğim bir filmdi, fragmanını izlerken, hakkında yapılan yorumları dinlerken görmeliyim muhakkak dediğim bir filmdi. nasip değilmiş... bundan iki sene evvel film festivalinde çok istediğim bir filme otobüste nasıl bilet bulduğumu anlatmıştım yine böyle bir blog üstünde, nasip kısmet dedim işte.. bu sayede ben de ekmiş oldum film ekimi filmlerini.

böyle talihsiz bir festival oldu diyeceğim ama pazartesi günkü harikulade wong kar wai filminin hakkını yemiş olurum, o filmin gününü şaşırmamışım çok şükür... gittim, seyrettim, etkilendim..
çok şiirseldi zamanın külleri..

Saturday, September 27, 2008

tatil sevinci

tatil denen şey ne güzel birşeymiş, ne tatlı, ne hoş birşey... sabaha kadar misafirlerimle sohbet ediyorum, öğlene kadar uyuyorum, akşama kadar yağmurlu sokaklarda uzun yürüyüşler yapıyorum, akşam da yüzümde ballı maskem, ayaklarımda naneli krem (yürüyüşler sahiden uzundu), filmler seyrediyorum.. pek memnunum hayatımdan...

rüyalarım da pek hoş.. bu sabah rüyamda bir film ekibi gördüm. rüya içinde rüya gibi film içinde filmdi. bu film ekibi bir mezarlıkta çekim yapıyor ve çekim esnasında beraber hareket eden üç arkadaş, yavaş yavaş başka taraflara yöneliyor. önce ışıkçıydı sanırım, o ayrılıyor, ilginç birşey görüp onun peşinden gidiyor. ardından kameraman, kamerasını gözüne yapıştırmış olduğu halde yürürken yanındaki arkadaşından ayrılıyor ama sanki kamerayla gördüğü yerin dışında başka bir yeri göremiyor gibi gözüküyor, arkadaşının yanından ayrıldığını fark etmiyor bile. sonra kalan diğeri de başka bir tarafa gidiyor.o da gittiği yerde başka bir ekip ile karşılaşıyor, o ekibin eksik parçasıymış meğer, hemen dahil oluyor. mezarlık başına bir adam geliyor, charlie chaplin kılıklı bu adamın boynunda numaralar yazıyor. bizim adam bu numarayı görüyor ve mezarlıktaki siyah, nostaljik ev telefonundan bu numarayı çeviriyor, telefonu da halası açıyor. filmin sonunda bu adam bir kadınla sohbet ediyor, kadın bilim kadınıymış, önlerinde bir sürü kitaplar var, konu da evrimsel psikoloji. kadın adama diyor ki "ancak çok özel olanlar türlerinin sürdüregeldiğinin dışında bir davranış sergileyerek bir şeye kavuşurlar." bu cümledeki davranışın rüyada çağrıştırdığı şey bir feragat, bir serdengeçicilik idi..
güzel rüyaydı, hoş rüyaydı...
hayırlara gitsin..

Friday, September 19, 2008

"ütopik olmasa da mistik inançların"

azize /aziyade/azade (burası bilinçüstü )

bilinç (burası bilinçyanı :P )

me/la/l. (burası da altı)

necati serdengeçti de bilinçüstünden gelenmiş meğer.
belki bir gün anlatırım size bu hikayeyi.

Friday, September 12, 2008

pötika

şimdi beklemeye başladım.
ben beklerken başbakan ile doğan şantajlaştı, yüzyılın yardım hareketi tartışıldı, hadronlar çarpıştırıldı, iran'da deprem oldu ve iş yerimdeki saatim durdu.
salı günü durmuş, çarşamba günü geldiğimde gördüm. aklıma çanakkale savaşında şehit olan bir tabur istanbul lisesi öğrencisinin şehadet dakikalarında duran okul saati geldi. saat hala öyle duruyor. benim saatim de öyle :)

butimar nekrofilik bir kuştur. biz burda kuşları severiz ama nekrofiliyi sevmeyiz.


güzel birşey anlatayım hadi size, haftasonu terapide hikaye kullanımı eğitimine gittim. pek güzel, pek keyifliydi... hani böyle sabit konularım vardır ya dönüp durup anlattığım, biri de anlatmaktır ya hani, şöyle bir hint sözü öğrendim, çok tanıdık geldi: "bir ağaç fırtınada yıkılırsa ne olduğunu sorma, hikayeyi kimin anlatacağını sor" hikaye bir de kimin dinleyeceğinden de etkiliyor sayın dinleyenler... şimdi size bir hikaye anlatacağım, ismi yanmış ağaç..

YANMIŞ AĞAÇ

Bir zamanlar, bir ormanda diğer ağaçlar gibi canlı ve yeşil durmayan bir ağaç vardı. Sanki üzerine yıldırım düşmüş ve büyümesi durmuş gibi bir hali vardı. Sanki biri gelip dallarını dibinden kesmişti. Ormandaki birçok ağaç, onun ölmüş olduğunu düşünüyordu; çünkü ömrü tükenmiş olsa da bazı ağaçlar ayakta kalabiliyordu. Fakat yanılıyorlardı. Çünkü bu ağaç içinin derinliklerinde bir yerde canlıydı. Sadece, nasıl diğer ağaçlar gibi büyüyüp, yaprakları olan güzel bir ağaç olunacağını bilmiyordu çünkü ona yıldırım çarpmış ve kötü bir biçimde yanmıştı. Bazen bir ağaç yandıktan sonra da büyümeye, yaşamaya, tıpkı diğer ağaçlar gibi olmaya azim gösterir. Ama bazen de yıldırımların ve fırtınaların şiddeti, ağaçların bir daha büyüyemeyeceklerine, yanmış, çirkin ve ölü görüntüleriyle, hep aynı kalmak zorunda olduklarına inanmalarına neden olur.

Bir gün bir kunduz tek başına gelip, ağacın ölü olduğunu düşünerek onu çiğnemeye başladı.
“Hey! Aah!” diye bağırdı ağaç.
Kunduz şaşırarak etrafına bakındı ve bağırdı: “Kim var orada? Benimle kim konuşuyor?”
“Benim!” dedi ağaç. “Canımı acıtıyorsun. Beni ısırmayı bırak!”
“Buna inanamıyorum!” dedi Kunduz. “Hiç de canlı görünmüyorsun. Bir çividen daha ölü görünüyorsun. Yanmış ve zavallı duruyorsun. Dalların kırık ve tek bir yaprağın bile yok. Ben oldukça sorumluluk sahibi bir Kunduzum ve canlı ağaçları asla yıkmam. Çünkü kendimi kötü hissederim. Senin ölü olduğunu sanmıştım!”

“Ben ölü filan değilim” dedi ağaç. “Hasta bile değilim.”
Kunduz ağaca şaşkın şaşkın baktı. “Madem ölü ve hasta da değilsin, neden bu kadar kötü görünüyorsun?”
Ağaç üzgün bir biçimde yanıtladı: “Nasıl büyüyeceğimi bilmiyorum. Nasıl yapraklarımın çıkacağını bilmiyorum. Tekrar nasıl canlı görüneceğimi bilmiyorum, çünkü yıldırım pek çok kez üzerime düştü ve nasıl büyüyeceğimi unutacak kadar hayatımda pek çok fırtına geçirdim.”

Ağaçlarla çok deneyimi olan Kunduz, yardım etmeye karar verdi ve öncelikle yanmış uçları temizlemesi gerektiğini anlattı. Dalların içinde ve dışında tüm ölü kısımlar yok olana ve yeni hayatın büyümeye başlamasına imkan oluncaya kadar tüm yanmış kısımları ısırıp attı. Ağaç, çok acı çekmemesine şaşırdı. Daha sonra Kunduz, ağaçlar için olan özel bir gübreyi ağacın gövdesine sürdü. Ağacın ihtiyacı olan gün ışığından ve sudan eksiksiz yararlandığına emindi. Çok kısa bir zaman içinde ağaç, nasıl büyüyüp gelişeceğini, nasıl güzel görüneceğini ve diğer ağaçlar gibi nasıl yeşil yapraklarla donanacağını BİLDİĞİNİ keşfetti. Ağaçtan yeni yapraklar filizlenmeye, ağaç büyümeye ve gelişmeye başlamıştı. Öyle ki, daha önce yıldırım düşmüş ve yanmış olduğuna dair geriye hiçbir iz kalmamıştı. Artık Kunduz ve ağaç çok iyi arkadaş olmuşlardı.

Çünkü Kunduz, ağacın güzel ve sağlıklı olmasına yardımcı olmuştu ve ağaç Kunduz için özel bir şey yapmaya karar verdi. Kunduzdan, dostluklarını simgeleyen bir şekil oymasını rica etti. Bu simge ağacın ön kısmına oyuldu. Böylece, oradan geçen herkes hayatınızın akışı içinde güvenilir bir arkadaşın ne kadar fark yaratabileceğinin farkına varacaktı.


bu hikaye terapötik hikayeler isimli bir siteden alıntılanmış.. terapötik di mi?

Thursday, August 28, 2008

işimi sevdiğimi söylemiş miydim hiç?

deryacık bu hafta işten ayrılıyor, gurbet ellere gidiyor. gider ayak bir mail yazmış bizim mail grubuna, bir veda maili. bir kısmını buraya aktarıyorum çünkü bugün ben de işten ayrılacak olsam söyleyeceğim sözlerdir bunlar.. böyle seviyorum ben de işimi, iş arkadaşlarımı..



".... bilmenizi isterim ki sizleri tanimaktan, dahasi beraber calismaktan, ayni ekipte yer almaktan cok ama cok mutlu oldum. alanda ve meslekte, sizler gibi isine ozen gosteren, caliskan, bilgi paylasan, ureten, gelisen insanlar oldugunu gormek, ne yalan soyleyeyim bana cok iyi geldi :) her birinize ayri ayri tesekkur ederim..

pilot calisma sonunda, sizlerle bir araya geldigimizdeki heyecanimi hatirliyorum! ekibin onca buyumus olmasi, gozle inanilmasi zor birseydi! :) o heyecani hatirlayarak, giderayak birseyler demek istedim sizlere, nacizane..
inanilmaz guzel bir is yapiyorsunuz! dahasi, inanilmaz ozenerek yapiyorsunuz.. bildigim pek cok -saati milyonlar eden- meslekdasdan daha gayretle, ozenle, dikkatle, isine ve karsisindakine saygiyla calisiyorsunuz.. alip alabilecegi en iyi hizmet 3 dakikalik bir psikiyatr gorusmesi sonucunda elinde tuttugu receteden ibaret olan yuzlerce - binlerce insana ulasiyor, psikoterapi nedir'i bu insanlara en guzel ornekleriyle gosteriyorsunuz. bir suru insanin hayatinda yeni bir sayfa aciyor, "iyi ki yapmisim" diyecekleri adimlari atmalarina yardimci oluyor, bu ulkede psikolog-psikoterapist nedir ne degildir'e dair ciddi bir zemin ve soylem yaratiyorsunuz.. ellerinize, emeginize saglik..!! umarim, bundan sonrasinda karsilacaginiz cesitli zorluk ve sacmaliklarda, isin bu asil ozunu hatirliyor ve bununla motivasyon tazeliyor olursunuz.. tekrar.. ellerinize saglik!!! :)

bi kuple de pilot ekibe :) sevgili alev, aslihan, hacer, nuray ve seyma.. sizinle calismak ayri bi keyifti, hele bir gunde bir aylik hakedis yazdigimiz pazartesileri ve onu bile eglenceli hale getirisimizi unutmak mumkun degil :) size ozel tebriklerimi de sunmam gerek, cunku bugun bu kadar genis capli yapilan is, sizin emeginiz ve ozeninizle olabildi. sizi seviyorum :)....."

biz de seni seviyoruz deryacık :)

Monday, August 18, 2008

içler dışlar


"hep birşeyler dışarda kalıyor, bazen de ben" demişim geçen sene bir blogda, bu resmin yanında. başlık yine içler dışlar.

sağ köşeye aldığım eğitimleri yazdım, biri fuzzy logic, biri de fark ve cem eğitimleri. cem dersleri bitti bu dönem, şimdi fark derslerimi alıyorum :)
bir çizgi çiz ve içine herşeyi yerleştir, sen dışarda kal ve de ki... ben dışarda kalırsam bu bir farktır ama fark edememişim bunu ben.. ben de girmişim içine bazen, bazen de kalmışım dışında.. içindeyken cem demişim. sonra bazen dışarı bakışlar atmışım camdan, bir de ne göreyim biri kalmış dışarda, huzursuz olmuşum bisikletli çocuğun dışarda kalışıyla.. bazen de dışarı bakarken aslında dışarsı olmuşum, çünkü şöyle sorular sormuşum, derya içre balık gibi miydi acaba adem'in cennetteki hali, içinden bilmek ile dışından bilmek arası farkları düşünmüşüm... bazen de dışarsı olmuş da içersiyim sanmışım biraz grace olmuşum.

sonra yaz geçmiş, güz geçmiş, kış geçmiş, bahar gelmiş. bahar gelince yazlık mekana gelinmiş, bu bir mesafedir. insan kafa dinlemeye gider yazlığa. mesafeyle alakalı bir yazı koymuşum gelir gelmez buraya. böyle böyle süreçlerden sonra...

bugün mesih ile konuşurken birden aydınlanıverdim..

john hick, dini çoğulculuk kitabını okuyorum bugünlerde bu konuyla epey de alakalı..

Friday, August 15, 2008

teşhir saati











sağ tarafta sevdiğim şeyleri sıralamışım, ejderha demişim, kaplumbağa demişim, tavus kuşu tüyü demişim de tavus olmayan kuşları nasıl unutmuş, nasıl atlamışım anlamadım.. sadece rengarenk kuş resimleri yapabilmek için bile ressam olmayı isterdim.. ressam olabilemezsem ornitolog da olur..

Wednesday, August 13, 2008

şifacı

"bunun üzerine eowyn'in kalbi değişti ya da en sonunda anladı.ve aniden kışı geçiverdi, içinde güneş parladı. "minas anor'da güneş kulesinde duruyorum" dedi "ve bakın! gölge gitti! artık cengaver bir kız olmayacağım ve sadece kılıçtan geçirilenlerle ilgili şarkıları dinleyip zevk almayacağım. bir hekim olacağım ve yetişen kısır olmayan herşeyi seveceğim" yine faramir'e baktı "artık kraliçe olmak istemiyorum" dedi.. "

yüzüklerin efendisi,kralın dönüşü, j.r.r tolkien.

Thursday, August 07, 2008

acı/ emdr

şimdi çok fazla acı var etrafımda.
insan acıya çok yakın olduğunda acaba benim de başıma gelir mi korkusunu duyuyor. istem dışı oluyor bu, istem dışı da korkudan korunuyor iç sistemleriyle. acıyı soyutluyor mesela. bu olay genelde şöyle şöyle insanların başına gelir diyor, acıyı dışarda bırakıyor, kapılarını sıkı sıkı kapıyor. şunları şunları yaparsam bu benim başıma gelmez diyor, kendine güvenli bir yerler buluyor. zihnimizin buna ihtiyacı var demek ki...

benim zihnim ne yapıyor bu arada bilmiyorum.. sanırım benim zihnim burda profesyonellik zırhına bürünüyor. emdr denilen tekniği seviyorum işte bu yüzden. çıplak olarak dinleyemeyeceğim acıları, üstümde zırhımla dinliyorum.. danışan ağlıyor, hıçkırıyor, kıvranıyor, şimdi burdan devam edelim diyorum.. buna neden devam ediyoruz diyor, yeter diye bağırmak istediğini söylüyor.. şimdi burdan devam edelim diyorum.. ama sonra yatışıyor.. yeter diye bağırmak isteyen canı yanan kadın/adam pamuk gibi yumuşuyor.. şimdi düşününce buna şahit olmak iyi geliyor sanırım bana.. acıdan korkan biriydim ben çok.. korkmuyorum demiyorum şimdi.. ama çok acı hikayelere çok canlı şahit olup orda duruyorum, acı çekenin yanında duruyorum, ağlıyor, kıvranıyor, duruyorum, taşıyor, kabarıyor duruyorum, duruyorum.. sonra duruluyor, duruyoruz... geçen gün acı çeken bir kadın dedi ki emdr esnasında, acısı iyice derinleşiyorken, "dur artık" der gibi bir tonla, "aslı hanım ben şimdi bir kuyunun içindeyim, bir el istiyorum ordan çıkmak için... " elim sizinle dedim, şimdi siz de tüm gücünüzle kendinizi yukarı itin... sonra devam ettik emdr'a..
emdr terapisti olmayı sevdim ben..
zihnim belki bir de böyle başediyordur, bu yeni bilgiyle.. biraz daha durursan burada acının ortasında, acıyla.. sükunet gelip konacak omuzlarına.. her gün bir iki saat bunun seyircisi olmak belki birşeyler katıyordur bana.. katsın Allah'ım noolur..

Wednesday, August 06, 2008

bu yaz çok konser yaptı, çok da göç..

soljenitsin de dünyasını değişmiş
uzaklara giden edebiyatçılar yazı olabilir bu yaz,
yakınlara gelen solistler yazı da..
björk geldi geçtiğimiz günlerde, ben mutlu oldum.. sahiden hayranıyım bu kadının.. siyahkahve.com'dan hislerime tercüman bir alıntıyla anlatayım hayranlığımı:
"O akşam, ufak tefek bir dişinin, doğumundan beri gün be gün içinde büyüttüğü sıradışı bir dünyaya konuk olduk. Öyle müthiş sesler duyduk, öyle yerlere gittik, öyle güzel konuştuk ki birinci tekilin ağzından, sonsuza kadar konuk olmak istedik o dünyaya. Büyülü bir ormandı orası, kocaman bir şatoydu, bulutların üstüydü kimi zaman, kimi zamansa en kalifiye kıyamet tasvirlerini aratmayacak bir felaketin başkenti. "
yazının tümü için buyrun :
http://www.siyahkahve.com/index.php?cmd=7&textID=9828

Tuesday, August 05, 2008

ben bugün



ben bugün mantarlı pizza yedim, midemde hala hissediyorum varlığını.

ben bugün basic ph testini yeniden yaptım, üstünden bir sene geçtikten sonra.. ve gördüm ki iyileşmiş birşeyler.. mutlu oldum..

basic ph test tarifi:
*bir kağıt alın ve altıya katlayın (geçen sene sekizli yapmıştık bu sene altılı yaptık, daha yalın geldi bana)
*birinci bölmeye aklınıza ilk gelen bir kahramanı ve özelliklerini yazı.
* bu kahramana bir görev verin, bu görevi tanımlayın ve ikinci bölmeye yazın.
* üçüncü bölmeye, kahramanın görevi yerine getirirken karşılaşabileceği zorlukları yazın.
* dördüncü bölmeye, kahramanın görevi yerine getirebilmesi için ihtiyacı olanları yazın.
* beşinci bölmeye görevin akibetini yazın.
* altıncı bölmeye de kahraman bir daha böyle bir görevle karşılaşırsa neler olabilir yazın.

sonra şunlara bir bakın:
inanç
duygu
sosyallik
yaratıcılık
bilişsel yetenekler
fiziksel yetenekler

bölmelerdeki tanımları gözden geçirip yukardaki özelliklerden hangilerini içerdiklerini her bölmeye not edin.

sonra da sayın bakalım hangi yetenekleriniz ağır basıyormuş.. ayrıca seçtiğiniz kahraman ve görev de bugünlerdeki gündemiz olabilir..

geçen sene okurlarımızdan ikisine yapmıştık bu testi, onları da yeniden yapmaya davet ediyorum. değişimi görünce inanamayacaksınız :)

ben bugün arkadaşlarımı çok seviyorum. her gün seviyorum da bugün de çok. şarkımız onlar için gelsin :

beatles yorumu şarkının ruhunu daha iyi hissettiriyor sanki

joe cocker yorumu da harika yıllar dizisini hatırlatıyor,

ben bugün sergio mendes yorumunu dinledim.

seviyorum bu şarkıyı.

Thursday, July 31, 2008

haberler

bizim hocanın filminin venedik'e gidiş haberi gazetelere düşmüş:

http://www.sabah.com.tr/2008/07/31/gny/haber,919D640564284D2BAB0C2692062BCFE2.html
http://www.ntvmsnbc.com/modules/habervideo/video.asp?CatID=0&cbVideo=6223&cbQuality=1

benim bir kaplumbağa olduğumun haberi de burç sitelerine:

"Dogum gününüze göre hangi hayvansın? (Kaplumbağa)
Uyumlu, sicakkanlı birisiniz. Size nasıl davranılmasını istiyorsanız siz de herkese öyle davranıyorsunuz.
Sadık ve dürüstsünüz, yapmacık insanlara ve dedikoduya karşısınız."

aynen alıntıladım, sitenin üslup konusunda kafası karışmış. önce bakmış kabuğum var gününüze göre demiş, sizli bizli bir üslup tercih etmiş, sonra bakmış uyumlu sıcakkanlıyım, hayvansın demiş. sensin hayvan diyeceğim ama dedikoduya karşıyım, maymun diilim ki dedikodu seviyim ayol :)

akrep burcu kaplumbağa ejderhası bildirdi.

sınırlı

bence sınırlar yaratıcılığı artıyor.
mesela çit çekiyorsun bahçeye, diyorsun ki bundan sonra bu çitler içinde oynayın, o çitler içinde neler neler, ne oyunlar çıkıyor. mesela diyorsun ki koydum kurallarını, dogma 95, o kurallar içinde ne filmler çıkıyor. mesela diyorsun ki bundan sonra konuşurken şunlara şunlara dikkat edelim, mesela dedikodu etmeyelim, falan filan.. konuşmaların içeriği bir anda renkleniyor.
böyle şeyler işte..
elbette ki bunun aksi de mümkün, herşey ölçüsüyle elbette ki..

Friday, July 25, 2008


içecek olarak ne alırsınız?
nestea cool.
tatlı olarak?
tatlı şeyler atölyesi çikolatalı keki.
film olarak?
kieslowski blanc.
süper güç olarak?
uçmak.

Tuesday, July 22, 2008

ve minel garabet

çok garip bir dünyada yaşıyoruz.
benim durduğum yerden garip görünüyor şimdi mesela.
dönüyorum arkama bakıyorum camdan, göğü görüyorum, geniş, beyaz, derin, mavi, huzur verici. yine de garip bu işte. göğe bakınca içimi dolduran huzur garip, mutfakta az evvel konuştuğumuz konunun içime kondurduğu huzursuzluk garip yine de bir yerlere basıyor oluşum..

Tuesday, July 15, 2008

yasmin levy




ayşeciğime nisbet gibi olacak ama... boğaz, gece, yıldızlar, arada bir geçen tekneler, ışıklar, deniz.. yasmin levy'nin muazzam sesi, pür sesi, güçlü sesi, yanık sesi, ağlatan şarkıları, oynatan şarkıları, inşallahlı mesajları ile çok güzel bir geceydi dün gece..

Friday, July 04, 2008

Friday, June 27, 2008

tahrir

tezhip ve ebruda tahrir dedikleri bir şey var, çerçeveleme anlamına geliyor. lûgata baktım, tahrir aynı zamanda kaydetme, kayda geçme demekmiş. bir anlamı da yazmak demekmiş ve muharrir kelimesi ile aynı köktenmiş. ve de aynı zamanda hürriyet demekmiş. sınırları ve hürriyeti ayrı ayrı çok seven benim için heyecan verici bir bilgi bu..

öfke

25 Haziran 2008 Çarşamba

"alışmadık g.tte don durmaz"" derler, benim ruhum için de öfke öyle birşey işte. ben öfkeye alışamadım. durmuyor bende, rahatsız ediyor. ne zaman birine, birşeye öfkelensem gece rüyama giriyor o öfke, bilinçaltımın en hızlı kustuğu, en hızlı reaksiyon verdiği şey.
dün gece ise bence çok sevimli bir şekilde gösterdi kendini. rüyamda üst kat komşularımızın pat diye içeri düşüşünü gördüm, ahşap bir evmiş komşularımız da sembolik kıyafetli kadın ve adamlardı. hani böyle meraklı insanlar dinlemek için kapıya yaslanır da açılınca içeri düşerler ya öyle bir düşüştü. sonra bu düşen komşular bizim evi yol geçen hanına çeviriyorlardı. üst kata çıkmak için ve alt kata inmek için evin içinden geçmeleri gerekiyordu. çoluklarına, çocuklarına da öğretmişler, ailecek bizi rahatsız ediyorlardı. türlü türlü numaraları vardı bunun için. mesela giyinmiş süslenip püslenmişler dışarı çıkacaklar, bizim evin içindeki merdivende karşılaşınca bir anda kıyafetleri pijamaya dönüşüyordu, bu da daha asab bozucuydu, pijamalarıyla evimizde dolaşan münasebetsiz komşular... biz de işte sinirleniyorduk bunlara.. en sonunda bu komşu ailenin reisini bir güzel pataklayıp cimdikledim rüyamda, çok fena da hakaret ettim.. sinirim geçti mi.. biraz azaldı sanki..sonra sabah bu sembolik rüyayı şöyle yordum-rüya esnasında da böyle hissetmiştim- sanki bilinçaltından üstüne çıkan münasebetsiz bişeylere sinirleniyordum. pattadanak dalışları öyle hissettirdi bana. sevimli kısmı bu işte :)

flamenko



ben küçükken, reankarnasyon denen şeyi ilk duyduğumda, bir sabah programında bir önceki hayatında ne olduğunu anlatan adamı dinlerken acaba demiştim.. belki de ben bir önceki hayatımda ispanyol'dum, flamenkocuydum.. böyle bir şeye inanmıştım işte.. ve itiraf edeyim ki o kadar da küçük değildim.

07/06/08

flamenko gecesi

Tuesday, May 13, 2008

bi gün doğacak çocuklara isimler

kızlarım olursa adlarını, ülfet, inanç ve hayat koyarım,
saçlarını tararım.

Monday, May 12, 2008

yanıyor mu yeşil köşkün lambası yaar

Dört günün ardından…

Bir sürü kapılar açılıyor emdr ile sonra kapanıyor bazısı nazikçe
Benim kapılar nazikçe açıldı ve kapandı en azından..
Her zaman o kadar nazik olmuyor bu, biliyorum..

Emdr'dan önce bazı konular vardı, şunu şunu yazayım dediğim. Benim böyle hazır konularım hep oluyor, yoğrulmamış hamurlarım. Genelde benzer benzer şeyler… kararlılık, irade konusu vardı ile’de, ben ordan doğal olana, olmayana gitmiştim zihnimde, medeniyete ve daha ilkel olana... eğitim bir de… Güven meselesi vardı biraz da ondan evvel… bunu biraz bekleteceğim.. ile’ye dönüyordu güven meselesi ve yine doğal olana olmayana..


Emdr’dan sonra.. kapılar açılmış sanki… Bıraksam öyle de çok açılacak ki… bu metafor iyi mi oldu ne..Mevzu bir tıkanma ise… Sevdim ben bu tekniği.. dün gece rüyamda david grand’in müziklerini dinlettiler bana.. Ne mi bu emdr? Bizi zorlayan tıkanmış hatıraların (his, düşünce, olay, hayal, bedensel hatıra) çift yönlü uyarım ile (sağa sola hareket eden parmağın gözle takibi, çift yönlü uyarım veren sesler, dize, ele uyarım vs..) çözülmesi işlemi özet olarak. Eye movement desensitization and reprocessing yani. Çok özet oldu ama böyle bir şey işte…

Bugün bir ara durdum, o yeşil köşkün kapısı önünde karşımdaki yeşil ağacı seyrettim. Rüzgarı hissettim. Sadece durdum öyle. Uzun bir süre. Günlerdir ilk defa durdum. Durmak ne güzel bir şeymiş…

Eve dönüş yolunda kedi olduğum eski günler geldi aklıma. Mekan hatırası da var insanın ama daha çok kedilerin. Öyle yazıyordu bir kitapta, ben o zaman kediydim, o kitabı okuduğumda. Kediler insanlardan çok mekanlara bağlanır diyordu, kedi miyim ki demiştim…

Aklıma mekanlar geldi işte, bu yeşil binayı özleyeceğimi hissettim dört günden sonra… sonra diğer bina geldi geçen yazı geçirdiğimiz, sonra içi yeşil boyalı ortası inkişaf perdeli o oda geldi, lisede duvar kenarı arka sıra, bahçede belief ağacı altı, moda, sonra yine moda ve biraz daha moda, mare serenitatis, evet ben bir kediyim, kabe.


Ookeey keep it, go on, just follow it, goood ookeey goood…

Monday, May 05, 2008

ah muhsin ünlü şiirinde biyofiliya ve nekrofiliya III

"modern bir alışkanlıktır ölmek, seni doğasıya seviyorum"

modern bir alışkanlıktır ölmek. çünkü gelenekte ölen hayvan imiş, aşıklar ölmezmiş.
çünkü ölmek kanlar içinde, bir anda, şedid.. hızlıdır çünkü...

doğmak bir bekleyiş gerektirir, bir tünel, bir sancı, bir ışık, bir geçiş, bir ayrılış, bir yol...
doğmanın sorumluluğu vardır çünkü...

ah muhsin ünlü şiirinde biyofiliya ve nekrofiliya kavramları II

WERTHER'İN YOLUNU TUTUP
KANLAR İÇİNDE İNLEYEREK ÖLMEK
yahut
KAYS'IN YOLUNU TUTUP
ANLAR İÇİNDE DİNLEYEREK OLMAK
ya da
İNSANLAR

bir başka şiirinde

seni sevmem
bu savaşı
kesintiye uğratmaz
ama ordan bakma!
bu, werther'in
leş kanını
gül kılar.

"modern bir alışkanlıktır ölmek, seni doğasıya seviyorum"

biyofiliya ve nekrofiliya kavramları

ilk defa alev alatlı'nın viva la muerte'sinde görmüştüm bu kavramları, hani bir kitap okudum ve hayatım değişti derler ya.. benim için öyleydi orda kimse yok mu serisi, bilhassa da viva la muerte.. biyofiliya da kitabın içine öylesine sindirilmişti ki size kitabın bunu ne kadar leziz, nefis bir biçimde anlattığımı göstermek istesem gösteremem şimdi, kitabın şurasında burasında tanımlanmış bir şey değildi, limonatanın içindeki şeker gibiydi.. ama bana bir ipucu vermişti kitap biyofiliya ve nekrofiliya'yı tanımıyla okumak istersem erich fromm'dan sevgi ve şiddetin kaynağını okumalıydım. okudum ben de, viva la muerte'deki lezzette olmasa da şöyle :

"yaşamseverlik en iyi biçimde üreticilik eğiliminde ortaya çıkar. yaşamı tümüyle seven bir kişi yaşam sürecine ve her alandaki gelişmeye ilgi duyar. elindekileri öylece tutmaktansa onlarla bir şey kurup yaratmayı yeğler. her şeye şaşırarak bakabilme gücü vardır; eski şeylerin getirdiği güvenlik duygusunun yerine, yeni şeyler aramaktan hoşlanır. kesinlik yerine yaşam serüvenini seçer.yaşama yaklaşımı mekanik değil, işlevseldir. yalnızca parçaları değil bütünü, sayısal toplamlardan çok yapısal bütünlüğü görür. insanları cansız nesnelermiş gibi şiddet kullanarak, parçalayarak, örgütsel kurallarla yöneterek değil sevgisiyle, aklıyla ve kendi kişiliğiyle etkilemek ve biçimlendirmek ister. salt heyecan yerine yaşamdan, yaşamın her türlü belirti ve görüntüsünden zevk alır."

"ölümseverler geçmişte yaşarlar; hiçbir zaman gelecekte yaşamazlar. iç dünyaları da doğal olarak duygusaldır; başka deyişle dün sahip oldukları ,-ya da sahip olduklarını sandıkları- duygularının anısını özenle korurlar. soğuk, herkesten uzak, “yasaya ve düzene” tutkun insanlardır.”ölümsever kişiyi organik şeyleri inorganik şeylere dönüştürme dürtüsü, başka deyişle yaşama tüm canlı kişiler cansız nesnelermiş gibi mekanik bir açıdan yaklaşma dürtüsü yönetir. tümüyle canlı süreçler, duygular ve düşünceler cansız nesnelere dönüştürülür. önemli olan deneylerden çok anılar, var olmaktan çok sahip olmaktır. ölümsever kişi, bir nesneye –çiçeğe ya da insana- karşı ancak ona sahip olduğu zaman ilgi duyabilir; bu yüzden onun sahib olduğu şeylere yönelen tehdit, kendisine yöneltilmiş bir tehdit gibidir; o kişi, sahib olduklarını yitirirse dünyayla olan bağlantısını da yitirir. öümsever kişilerin sahip olduklarını yitirmektense yaşamı yitirmek gibi paradoksal bir tepki göstermeleri bundandır, yaşamını yitiren kişinin, sahip olduğu şeyleri zaten yitireceğini göremezler. böyle bir kişi denetime tutkundur; denetlerken yaşamı öldürür. yaşama karşı derin bir korku duyar; çünkü yaşam yapısı gereği düzensiz ve denetimsizdir. süleyman’ın yargılama öyküsünde haksız olarak çocuğun annesi olduğunu iddia eden kadın, bu eğilime tipik bir örnektir; bu kadın canlı çocuktan vazgeçmek yerine, ikiye bölünmüş çocuğun yarısını yeğler. ölüm sever kişilere göre adalet yanlışsız bir bölme işlemi demektir; bu kişiler, kendilerince adalet saydıkları şey uğruna ölmeye ve öldürmeye hazırdırlar. “yasalara ve düzene” taparlar- yasayı ve düzeni tehdit eden her şey onların gözünde benimsedikleri yüce değerlere karşı girişilmiş olan şeytanca bir saldırıdan başka bir şey değildir."
“insanların her şeyin tümden yok edilmesinden korkmamaları, ya yaşamı sevmemelerindendir; ya yaşama karşı umursamaz olmalarından, ya da giderek çoğunun ölüme çekilmelerindendir.bir bakıma bu varsayım insanların yaşamı sevip ölümden korktuklarını dahası kültürümüzün önceki kültürlere göre insanlara daha çok heyecan ve eğlence sağladığını söyleyen varsayımla çelişmektedir. öyleyse şunu sormamız gerekir: bizim eğlence ve heyecan dediğimiz şey yaşama sevincinden ve yaşam sevgisinden çok başka bir şey olmasın?yaşam, yapısal bir gelişmedir bu nedenle yapısı gereği sıkı bir denetim altında olamaz ya da önceden belirlenemez. yaşam alanında ancak sevgi, uyarma, örnekleme gibi yaşam güçleriyle etki sağlanabilir. yaşam ancak tek tek örnekleriyle bir bireyde, bir kuşta, bir çiçekte algılanabilir. “kitleler” in yaşamı diye bir şey, soyutlanmış bir yaşam yoktur. günümüzde yaşama yaklaşımımız gittikçe mekanikleşmektedir. başlıca amacımız nesne üretmektir, bu nesnelere tapma süreci içinde kendimizi de mala dönüştürmekteyiz. "

böyle işte...

Tuesday, April 22, 2008

deniz


insan vücudunun % 70'i denizlerle kaplıdır, bu nedenle insan denizi özleyici bir canlıdır.

topraktan yaratılmış olan bedenin toprağı özlemesi gibi bir şeydir bu.

ama hiç birimiz ada değiliz ( no man is an island) çünkü dört tarafımız değil de dörtte üçümüz kaplı denizle. içi dışı deniz olduğundan- dünyanın da % 70'i denizle kaplı olduğundan- insan denizli metaforlar üreten bir canlıdır.

derinlik bildirir, esrar bildirir, vakıf olamayız, kara gibi üstüne basamayız, fırtınalıdır, durgundur, içinde hayatlar barındırır, medi vardır, ceziri vardır, aydan etkilenir, ışıklar yansıtır, oyunlar oynar, denizkızlarını gizler ve daha nice efsaneler, altında yirmibin fersahlar, tatlar, tuzlar... ve duramayıp aya bile deniz yükseltmeler...

ayda sevdiğim iki deniz var, biri durgunluk denizi.

vefa eskimeyen moda :P

vefa, insanın kendine yakışanı giymesidir bence, moda istanbul'da bir semt olabilir.

bir başka blog

yazacak çok şey var ya da bir iki şey..
o bir iki şey hep farklı farklı salınıyor etrafımda.
bir salıncak olsun bahçede, göğe uzanalım.