Friday, August 10, 2012

haruki murakami okumayı neden seviyorum?

çünkü bazenleri wong kar wai'ye benziyor ve bazenleri de  j.d. salinger'a.

peyki wong kar wai izlemeyi neden seviyorum?

çünkü herşey ne güzel uçuşuyor filmlerinde. bir insanın zihninin içi gibi, duygularının gelip geçişi gibi..
çünkü başka filmlerin çoğu hep çok rasyonel, hep zamanın bağı var. wong kar wai çok güzel kırıyor bağları; son kullanma tarihi gelen konservelerle, bir bulanık hafızanın içindeki gel-gitlerle.. hep bir boşluk bırakıyor.. yarım bir şeyler.. lacan'ın seanslarını konuyu kapamadan bitirmesi gibi. yarım kalan şey güdülemeye devam eder diye.. hatta belki de çocuk akranlarımın caillou'yu sevme sebebi gibi. ekranda tamamlanmamış çizgiler görmek iyi geliyor diye... en azından bana iyi geliyor :)
çünkü gerçek hayatta hiç birşey aslında tamamlanmıyor.. hep sürüyor, ama katmanlı ve iç içe..
işte wong kar wai filmleri tüm soyutluğuyla bana çok gerçekçi geliyor bu yüzden ve haruki murakami romanları da.. mesela bir kuyunun dibinden çıkılan 208 numaralı oda ile bir hayal bir hatıra olan 2046 numaralı oda..






bir yaz gecesi eğer bir yolcu

birbirini tanımayan on beş kişi gecenin bir yarısı, bir sayfiye şehrinden bir minibüse biner. evlerine gidecekler, niyetleri bu. dinlenip uyuyacaklar, sabah denize girerler belki. birazdan inecekler minibüsten, aman ne karanlık yollardan geçiyorlar...bir şey olsa, basit bir şey.. mesela benzini bitse minibüsün.. bu gecenin karanlığında, kimselerin geçmediği bu yolda.. birbirini tanımayan bu yolcular, artık kader arkadaşı olurlar. aksiliklerin, felaketlerin böyle bir gücü vardır işte. sonra bulunsa mesela benzin, bir şekilde yollarına devam edebilseler, sağ salim evlerine varsalar.. yeniden birbirini tanımayan insanlar olurlar..neyse ki, minibüsün benzini bitmiyor, yollarına devam ediyorlar, birbirlerini tanımadan. bu ihtimalleri düşünen yolcu da iniyor birazdan..

böyle olur bazen işte kader bağı bağlar insanları ve bazen de kopar bu bağ, dağılırlar bir o yana, bir bu yana, tesbih taneleri gibi.  ve tilkinin dediği gibi sevgili okur,bağlar kurmak emek ister.



Tuesday, July 24, 2012

suluboya





john frieda'nın saç maskesi saçları yumuşacık yapıyor ve müthiş kokuyor, herkeslere tavsiye ederim.. üstelik bitmiş hali bile işe yarıyor.. nasıl mı? maske bitince kutusunu suluboya çalışmalarım için su kabı yaptım, fırçayı suya batırdıkça rayihası yayılıyor odaya, ben de mest ola ola resim yapıyorum.. hani derler ya yemek yapınca sevgi kattım diye, ben de güzel koku kattım resimlerimin içine :)

Sunday, July 22, 2012

çünkü ayrılık da sevdaya dahil

dedem vefat ettiğinde 10 yaşındaydım. annem eşyalarını kaldırırken görmüştüm, çarşafında gizli gizli sigara içerken yaptığı  -hastaydı, sigara içmek yasaklanmıştı- yanık izini. eşyalarının kaldırılması içimi burkmuştu, ben kullanayım istemiştim  nevresimlerini, dedemle bağımı sürdürmenin kendimce bir yoluydu bu...
sonrasında dedem temsili olarak nevresimleriyle ama daha çok hikayeleri ve bendeki izleriyle hep yaşadı, hala da yaşıyor inanır mısınız, geçen sene 100. yaşını kutladık. 
annanemin de 90.yaşını.. rahmetli dayımın da nice yaşlarını kutlarız, hepimizdeki hikayeleriyle çok yaşar daha..
ölenle ölünmüyor azizim, yaşanıyor ölenle..

from istanbul with love

telephone call from istanbul





postcards from italy 




letter from istanbul

ah latifeciğim

tahrir kelimesini çok sevdiğimi söylemiştim sanırım buralarda bir yerlerde. bir kelime düşünün ki aynı anda hem hudut çizmek anlamına gelsin, hem hürriyet.. böyle bir kelime sevilmez mi..

bir de latife kelimesi var benzer bir sevgi beslediğim, hem hoşluk, incelik, güzellik anlamına geliyor hem de espri. ne latif değil mi? bir de latifeler var, beş tane. letafet sevdiğim bir şey, evet.

Friday, July 13, 2012

Dayimin anisina

cenaze merasiminde yapılan anma konuşması, nikah merasiminde yapılan yemin konuşması gibi adetleri sevdiğimi fark ettim bir kere daha. bu seferki fark edişim biraz acı bir tecrübe üzerine oldu ama...

dün akşam evimize bir ateş gibi düşen dayımın vefat haberi üzerine.. annemler kalkıp apar topar gittiler..ben evde bu acıyla yalnız kaldım ve o an, tek yapmak istediğimin dayım hakkında konuşmak olduğunu gördüm... onu tanıyanlar zaten bilir ne kadar özel bir insandı(r).. bilmeyenlere de anlatasım geldi hep.. hacı erol, iyi bir insandı... bu dünyada saf iyi kimdir deseniz tereddütsüz gösterebileceğim türden.. yaratılmış herşeyi severdi.. küçücük şeylerlele mutlu olurdu.. cömertti, güler yüzlüydü, espriliydi.. eşine çok düşkündü, merhametliydi.. hikayelerle doluydu.. hikayeleri kaldı hep şimdi.. 

fark ettim ki, onu tanıyan herkesin benzer cümleler kurduğunu görmek  teselli ediyor... Tanimayanlar da bilsinler, iyi bilirdik. Not: nikah merasimindeki yemin konusmasi icin baska bir yazi yazarim belki..

Wednesday, July 04, 2012

liliyar



Lili
, Charles Walters'ın yönettiği, Leslie Caron, Mel Ferrer ve  Jean-Pierre Aumont 'un başrollerini paylaştığı 1953 yapımı bir film. Sezai Karakoç 1954'te (babamın doğduğu yıl) yazmış Lili'nin şiirini.  

LİLİYAR
Bu kuklaların kukla olmadığı besbelli
Ne söyledilerse tıpıtıpına gerçek besbelli
Altın saçlarını yana atışı yok mu Lilinin
Lilinin yağdan kıl çekercesine inanışı
Lilinin yağdan kıl çekercesine yaşayışı yok mu
Kuklalar titremesin ne yapsın
Kuklaların kukla olmadığı besbelli
Lilinin çekip gideceği besbelli
Lilinin dönüp geleceği besbelli

Ekmek ha bakkalın olmuş ha Cabaret de Paris'nin
Sen herhangi bir ekmek yiyeceksin işte Lili
Ekmek ne kadar Allahınsa Lili de o kadar Allahın Lili
Yüzün ruhun kadar aydınlık ya Lili
Gönlün soğuk sular güzel aynalar gibi ya Lili
Anladın ya kutunun içinden çıkan mendil
Olamaz Üsküdar'dan geçeriken bulduğun mendil

-Bizi bırakıp nereye gidiyorsun Lili
Demek bizi bırakıp gidiyorsun Lili
Sen daima güzeller güzelini bulursun Lili
Sen istesen de taş yürekli olamazsın
Sen daima güzeller güzeli olursun Lili
Demek gideceksin arkana dönüp bakmayacaksın
Hangi kuş hangi şafakta ölecek görmeyeceksin
Öyleyse al bu kürkü bu veda kürkünü Lili
Tüyleri şiirler olan bu mahcup kürkü
Sen daima Sultanlar Sultanı olursun Lili
Demek sen gidiyorsun Lili
Bizi öpmeden mi gideceksin Lili

Lilinin güneşin altında duruşu yok mu
Perdeleri sıyırıp çirkin adamı burnundan yakalayışı yok mu
Eline bavulunu alışı yollara koyuluşu yok mu
Çirkin adamın güzel adam oluşu yok mu
Yaklaşıp onu saçlarından yakalayışı
Uzaklaşıp yollarda yol oluşu yok mu
Lilinin bir tavşan gibi koşuşu
Keklik gibi dönüp bakışı ve yıldırım gibi koşuşu yok mu
Adam da tam o zaman kapıdan çıkmaz mı dışarı
Lilinin adamın boynuna çocukça ve çılgınca atılışı yok mu

Ben konuşmasını bilmem Lili

Sezai Karakoç 

Ben ilk defa, yazıldıktan 40 yıl sonrasında, 1994'te dinledim. Kartal'da bir şiir okuma yarışmasında, Mahmut abi okumuştu Liliyar'ı. O  yarışmada birinci olmuş muydu hatırlamıyorum ama gönüllerimizin birincisiydi :)  
O günden sonra bu şiir hayatımızın bir parçası olmuştu artık. mesela  biriyle vedalaşırken şöyle diyorduk: 
"öyleyse al bu kürkü, bu veda kürkünü lili,
tüyleri şiirler olan bu mahcup kürkü"..

Benim ayrıca sahiplendiğim dizeleri de  vardı bu şiirin,
"lili'nin yağdan kıl çekercesine inanışı, 
 lili'nin yağdan kıl çecercesine yaşayışı yok mu" dediği kısım mesela,  
"aslı'nın yağdan kıl çekercesine inanışı, aslı'nın yağdan kıl çekercesine yaşayışı yok mu" olarak değişiyordu içimde hep.. 
ya da biraz daha büyüdüğümde, bir köşe başına gelip de bana, tamamiyle yabancı bir tercih sunulduğunda,
"anladın ya kutunun içinden çıkan mendil 
olamaz üsküdar'dan geçeriken bulduğun mendil".. diyordum kendi kendime.. 

işte az evvel ,bu çok sevdiğim şiirin, 1953 yapımı olan filmini izledim, MUBI sağolsun. çok mesudum. Filmi izlerken küçük  bir çan gibi olup, nasıl vurulursa vurulsun saf bir ses çıkaran Lili'yi tanıyor, filmin her karesini biliyor gibiydim..Her karesi öyle güzel sinmiş ki şiirin içine.. Hem filmi, hem de bir kere daha şiiri  çok sevdim.. Filmdeki kukla oynatıcılığı, esas esas oğlanın Lili ile kuklalar aracılığıyla konuşması vs. de  oyun terapisi yapan benim daha  bir ilgimi çekti. Kukla karakterlerin seçimi, ortaya koyuluşu ve sonundaki dans kısmı filan sağlam da bir psikodrama altyapısına oturuyor bence.. Ayrıca 50'lerin sinemasını da seviyormuşum, hatırlamış oldum bunu.. 

Bu kadar anlattıktan sonra, içinize Lili filmini izleme isteği doğmuştur sanıyorum :)

Şuradan üye olup hem davetime icabet edip bana bedava film kazandırabilirsiniz, hem de bu üyelik ile Lili başta olmak üzere pek çok güzel  film izleyebilirsiniz :) 

İyi seyirler...


Monday, May 21, 2012

psikolojim geldi


namaz kılan bir toplumun psikolojiye ihtiyacı var mıdır?


1.
namaz kılmak, müslümanlar için, kulun Allah'a olan borcudur, zikretme, şükretme, itaat, muhabbet, dua etme biçimidir. namaz kılınca daha iyi hissetmek söz konusu olabilir elbette ama  namaz kılmak kötü hissetmemeyi garantilemek anlamına gelmez.  garantisi yok bunun.



iyi-kötü hissetmenin ötesinde namaz kılmak, başına hep iyi şeyler geleceğini garantilemek anlamına da gelmez.  namaz kılan biri de depremde göcük altında kalabilir, iflas edebilir, aldatılabilir, şiddet görebilir.. travmatize olabilir..


kosmos'un dediği gibi
"hayatta herşeyde bela şu ki, herkesin başına gelen şey aynı"




"herkesin başına her şey aynı şekilde geliyor. iyiyle kötünün, cömertle cömert olmayanın başına gelen şey aynı, iyi adam nasılsa suç işleyen de öyle, yemin edenle yeminden korkan aynı birbiri gibi..." 
namaz kılanla, kılmayan da (herhangi bir olumlu ya da olumsuz kategoriye de koymadan) diye ekleyebilirim ben de, bunlar üstüne... 




2.
içine karma kaçmış islam,  birşey yaparak ya da yapmayarak mutluluğu garantilemeye çalışma, " böyle şeyler sadece şöyle şöyle insanların başına gelir, ben öyle biri değilim, öyleyse benim başıma gelmez"  şeklinde, kendini bir sınıfa dahil ederek ya da etmeyerek mutsuzluktan emin olma temayülü.. gibi yan temaları (kendileri bu yazıyı yazma motivasyonum olur) çekmeceye kaldırıp "psikolojiye duyulan ihtiyaç" başlığına dönersek; psikoloji biliminin sadece sorunlu olanı düzeltmekle uğraşmadığını, iyi olanı geliştirmeye de odaklandığını filan söyleyebilirim bu arada.. söyledim hatta :)



3.

psikolojiye ihtiyaç var mı diyen soran tek bu dernek değil tabii,  bilim insanları da soruyor bu soruyu :)

 





4.

valla şurda mesleğimiz filan diye vitrin toparlıyorum  ama biz psikologlar da soruyoruz bazen, sonra tabii ki  de ihtiyaç var diye cevap veriyoruz kendi kendimize :) ama bu ihtiyaç konusuna çok takılıp kalmak da meslek erbabı için hayırlı bir iş olmayabilir. komşu komşunun külüne muhtaç neticede..fırına da ihtiyaç var toplumda, ekmeğini evinde yapabilenler müstesna..


5.

bi mesaj daha veriyim kapaticiim : doktora, öğretmene, taksi şoförüne vs.. yönelik şiddete ben de karşıyım :) fekat "doktorsuz kalın! belli ki amacınız da bu!.." diyen protestoları sevemedim.. çünkü..

taksi şoförleri taksici cinayetlerinden sonra böyle pankart asmaz mesela.. taksisiz kalın!
diyeceksiniz ki doktorluk kutsal.. demeyin..   

ha doğrudur taksiciye kıyasla  daha hayati bir ihtiyacı görüyordur amenna..ama bunu göze göze sokmak da,   ihtiyaç duyan ile ihtiyaç duyulan arasındaki güç ilişkisini yeniden hatırlatmak  değil mi .. işte bu bana çirkin geliyor..  yani diyeceğim şu ki, psikologsuz kalın! belli ki amacınız da bu :P



Wednesday, May 16, 2012

kediler, beyaz tavşanlar, salyangozlar..

murakami'nin romanlarında bir kedinin peşinden gitmek diye bişiy var.. bir çeşit beyaz tavşan oluyor hikayelerinde kedi.. benim hikayemde de bana bir şeyler öğreten kediler vardı bir zaman.. şimdi ise salyangozlar var, canımın içi yağmur yağınca meydana çıkıyorlar.. neşeli neşeli bir şey düşünürken hop atacağın adımın hemen altında gözüne çarpıyorlar. neşeli adım ihtiyatlı adıma dönüşüyor..

"neşelen tabii hakkındır, ama adımlarını da dikkatli at, can yakma" diyorlar..



Thursday, May 10, 2012

iki yıl okul tatili

bu sabah bir hikaye okuyordum, gezgin amcasıyla beraber seyahate çıkan bir çocuktan bahsediyordu.. on yaşlarında bir çocuk nasıl öyle uzun bir yola çıkar ki, okulu mokulu yok mu diye düşünürken buldum kendimi o anda,  hikayenin 1700' lerde geçtiğini unutup.. sonra dedim ki, ne büyük bir tutsaklık, eli kolu bağlayan bir şey okul.. o yüzden galiba "iki yıl okul tatili" çok fantastik.. çocukken en sevdiğim yazarı da andıktan sonra, aklım bu defa, engelleri hatırlama becerimize gitti.. zihin denen şey böyle işte, orada bir engel varsa, hemen bulur, hemen çıkarır karşına, yoksa bir engel hemen üretiverir hatta..


daha önce buralarda, ayağıma değmeyen taş yazısında anlattığım şeyden bahsediyorum yine :


yolun bir yerinde bir taş, bir kaya ya da bir ağaç olduğunu biliyorum diyelim, hiç önünden geçmesem de o taş oradadır. eğer yolum düşer de yanından geçersem çarpmamaya dikkat ederim o ağaca. hiç görmemiş dahi olsam, o ağacın bilgisine sahipsem birine yol tarif ederken ağacın ilersinde ya da gerisinde diyebilirim. zihinsel bir haritam vardır. bunun gibi gündemime hiç düşmemiş ve düşmesi ihtimali hiç de yok gibi duran meseleler de benim zihinsel haritamın içindedir, ayağıma değmeyen bir taş olarak oradadır, fiillerimi de fikirlerimi de belirler. bir ev yapacaksam olmaz orda koca bir ağaç var, kesilmez evi şuraya yapalım diyebilirim ve bunu gayet de sessiz diyebilirim. haritaya bakarım ve o mekânı direkt gözden çıkarırım, düşünmem gerekmez. bazı meseleler de bizim için böyledir, sessizce ordadırlar ve basbayağı ordadırlar.
sınırlar da böyledir, biz çok geniş bir mekanda hareket ediyor da olsak bir duvar vardır orda, gitmesek de görmesek de o duvar bizim duvarımızdır. duvar varsa ardı da vardır :) 

Sunday, May 06, 2012

iki

ben kendimi gülün dibinde buldum, zamanlaması harikaydı. dolunay vardı, kocaman. rüyalar vardı, resimli.
değişim vardı, taptaze. dolma vardı, ben sarınca çelişkisiz, pek nefis.





Saturday, March 17, 2012

şöhret ne zor :P

Ben dun canli yayin asli'si oldum. Omrunce hic tv'de konusmamis biri olarak, acilisi bir canli yayinla hem de bir nevi acin oturun tarzi bir programla yaptim, cesaretime bir alkis. Cesur olmam gergin olmama mani degildi tabii, dun kahvaltida annemlere soyledim, tv'de konusacagim ama kaygiliyim diye, anacigim sagolsun hemen moralimi duzeltti "gerilcek bisey yok kizim, cuma aksami kimse ahaber izlemez, feriha var, yalan dunya var, hayat devam ediyor var.." (Hayat devam ediyor'u saymadi ama o da var yani :) ) neyse bunu duymak bi moralimi yukseltti, gun icinde de ekip arkadaslarim ve seyma'cim sagolsunlar superstar gibi hissettirdiler hep, aslıhandim, kaplıhandim, yapardim :) sonra program saati geldi, studyoya girdik. o studyolara daha once de girmistim, gayet soguk oldugunu biliyordum halbuki, niyeyse aklimda sicak olacagi bilgisi kalmis, yayin baslayinca bir anda isinacakmis gibi mi geldi artik.. Neyse ince gomlegimle usudum program boyunca biraz. Bunun disinda hic fena bir program olmadi, oncesinde tanistigim konuk psikiyatrist arkadaslar gayet iyiydiler, sunucu beyefendi pek fazla soz vermedi bana ama cok sorun degildi :) ikinci reklam arasina kadar hic konusmadim, bu isi boyle atlatabilirdim, canli yayina da cikmis olur muydum, olurdum :) ama dayanamayip ikinci reklam arasinda sunucuya sey dedim "ben saksi degilim, ben aslipur'um" :P reklam arasindan sonra bir iki cumle birsey konusabildim bu sayede. Aralarda da soze karismaya calistim "aslinda soyle..", "Bu konuda size katilmiyorum.." filan gibi bisiylerle ama pek de muvaffak olamadim. Zaten gun boyu suren heyecanimi da dusununce abartmaya da gerek yoktu.. Sonuc olarak uc kere soz aldigim az ama oz konustugum bir program oldu :) Yalniz su replik icimde kaldi "beyefendi sozumu kesmeyin, ben sizi dinledim, siz de beni dinleyin ", artik bir sonraki programa insallah :) bu arada televizyonu sevdim ve program tekliflerine acigim, haberiniz olsun :) televizyaya cikacagimi ese dosta duyurmadim hic, duyurduklarim da insallah seyredemezler diye dua ettim, yalan degil :) Kotu gecseydi, tarihe gomulsun diye umacaktim, fekat bence fena degildi, o yüzden artık bahsedebilirim dedim.. yayının kaydını da paylaşacaktım ama sitedeki kayıtta bir sorun var, ben size başka bir zaman anlatırım programda konuştuklarımızı :)

edit: az evvel yayının bir kaydına ulaştım 105 dakikalık programda konuşabildiğim 3 dakikayı şuradan izleyebilirsiniz:

Sunday, March 11, 2012

with a little help from my friends

http://fizy.com/#s/1d7ex9

stresle ilgili araştırma sonuçlarına göre, stresi engelleyen en önemli faktör, stres yaratan problemi çözmek değil, yalnız olmadığını, seni anlayan birinin varlığını yanında hissetmekmiş. yani sevgili okur, biri size derdini anlattığında, ona hemencecik çözüm önerisinde bulunmak yerine duygusuyla ilgilendiğinizde, anlamaya çalıştığınızda stresini azaltacak bir etkide bulunmuş oluyorsunuz. ne harika değil mi?

Thursday, March 01, 2012

prenses ayı

http://fizy.com/#s/12dd72

insan aklı mukayese ederek işler.
hayvan aklı nasıl işler bilmiyoum.
yastıkların altındaki bezelyeyi hissedebilmek için bezelye diye birşeyi tanımak gerekir mesela ve fakat fazla fazla tanışıklık değil, olması gerektiği kadar, yüz göz olmadan. yüz göz olmak güzel bir şey değildir.
kış uykusu güzel bir şeydir. yani, yastık altındaki bezelyeleri çok tanıyorsan ve alışmışsan oradaki varlıklarına pencere cam hep sap sağlam durur öylece, duvar gibi.

ayıysa ayılığını bilsin uyusun kışları. camsa camlığını bilsin kırılsın aldığı darbe ile. aslı aslılığını bilsin. hissettiğimiz bezelyelere gözlerimizi kapamayalım prenses.

Thursday, February 09, 2012

dil ile barışmak


kosmos filminde en sevdiğim şey neptün ile kosmos'un "adam gibi" konuşmadan kuşlar gibi ses çıkararak muhabbet etmeleriydi.

beginners filminde de en sevdiğim şey Oliver ile Anna'nın şu gündelik dil dışında bir dille konuşmaları, anlaşmalarıydı.

sonra Oliver ile Anna konuşmaya başladı, konuşunca ayrılık oldu.

sonra canım yeğenim elif hastalandı, derdini anlatamadı, biz de ona iç bu ilacı şifa bulacaksın diye derdimizi anlatamadık. anlaşamadık.

halbuki ben bu dilsiz konuşabilmeyi ne kadar çok seviyordum. ne çok cezbediyordu beni başka dillerde anlaşmak. birbirini hiç tanımayan çocukların konuşmadan oyun oynayarak tanışmasına ne kadar hayrandım. fekat elifciğimi hasta görünce anladım ki, kazın ayağı öyle de değilmiş, bu dille konuşmaya karşı tuzu kuru bir şımarıklıkla saygısızlık etmişim meğer..

sonra Oliver ile Anna barıştı, konuşarak. konuşarak yeni bir şey inşa etmeye başladılar. film bitti. filmin öylece bitmesi bana iyi geldi, başlayarak bitmesi. ismiyle müsemma şekilde.



sonra ben bugün düşündüm ki bu dille, bu rasyonalite taşıyıcısı ile barışabilirim. mesela kendisine rasyonalite taşıyıcısı demeyi bırakabilirim evvela. burdan herkeslerin gözü önünde özür diler, pişmanlığımı dile getirir, bir de çiçek veririm.
o da affetsin artık diy mi..




Friday, February 03, 2012

çocukluğum ve kulak ağrısı


geçtiğimiz günlerde grip oldum diye doktora gittim, bana otrivine sprey verdi. aa ne güzel nostalji, hey gidi otrivine derken..


otrivine benim vi-daylin iştah şurubundan sonra ilk öğrendiğim ilaç markasıdır. evet, annem bana iştahımı açsın diye şurup vermiş, afferim ona. otrivine pediatric ise burnum rahatça akabilsin de kulağımı zorlamasın diye verilen damlaydı. çocukken kulağım çok ağrırdı. gece gelirdi ağrılar, ben önce sağa sola döner uykuya dalmaya çalışır, kendi kendimi avutmayı denerdim sonra ağrı geçmeyince annemlerin yanına.. ordan da sabahı edip doktora.. bu gece yine kulak ağrısıyla uyanınca saate baktım; üç, seneler sonra bile saatini şaşmamış, hep bu saatlerde başlardı.. pis bir ağrıydı kulak ağrısı çocukken, şimdi daha hafifti çok şükür, ya da büyüdüğümden.. biraz bişiyler okuyup oyaladım kendimi, ağrıyı hafifleten bir uykudan sonra, sabah olup da annemlere işe gitmeyeceğim doktora gideceğim derken gönlümden geçen babamın bana eşlik etmesiydi. kulağım ağrıyınca yine çocuk olmuşum. sonra büyük oldum yine.


Sunday, January 15, 2012

hadi biraz uçalım

çekmecedeki kadınlar

L'âge de raison filminde Marguerite'in stresli anlarda ofisindeki çekmeceyi açıp kadın karakterlerin fotoğrafları arasından birini seçmesini sevdim. Şimdi Benazir Butto, şimdi Brigitte Bardot diye kendine bir rol çağırmasını. Film aslında Marguerite'in bir türlü kendi olamayışı üzerine, sonunda "kendimi özlemişim" diyerek çözülüyor ama ben yine de bu çekmecedeki kadınlar fikrini sevdim...

Sunday, December 25, 2011

kış ortasında bahar postası

Sevgili purblog okurları, buraya yazmayalı epey oldu farkındayım ama birazdan öyle güzel telafi edeceğim ki, sen hep yazma da arada böyle telafi et diyeceksiniz.

Telafi hamleme dün keşfettiğim Mısır'lı müzik grubunun çok kıyak şarkısını paylaşarak başlıyorum, kıymetini bilin, bu şarkıyı bulmam çok zor oldu.


Dinlediğiniz şarkı Massar Egbari 'den "E2ra el-khabar" isimli şarkı. Sözlerini de aktarabileyim istedim ama maalesef onca aramaya rağmen bulamadım, fekat yılmadım, Mısırlı arkadaşlara haber saldım, bakalım bakalım, ordan ümitliyim biraz, beklediğim cevap gelirse buraya ekleyebileceğim sözleri.. Yine de ne anlattığından biraz bahsedeyim size, memleketini terkedip başka ülkeye, çalışmaya giden gençlerin dramatik hikayesini anlatıyor ama esprili bir dille . "Muhtarın oğlu olmuş ne güzel haber, ama ülkeyi terketmiş, ne ala memleket, flaş haber flaş haber" gibi bir şeyler diyor, "bulaşık yıkamada doktora yapmaya gidiyor" diyor bir de. Keşke şarkının Mikrofon filmdeki kaydını bulabilseydim, o zaman bu şarkıyı söylerken ne güzel coşan Khaled Abol Naga'yı da görebilecektiniz. bu arada az evvel verdiğim isim ve link ile ikinci ve en süper telafi hamlemi yaptım fark ettiniz mi?

Keşke filmdeki kaydını bulabilseydim dediğim diğer Massar Egbari şarkısı ise şurda:

Filmde bu şarkıyı dinlerken sarı sokak lambalarının ıslak İskenderiye caddelerine yansımasını görebiliyorsunuz, öyle yakışmış ki şarkının arabeskine bu görüntü... "Sevgilime aşk mektubu, sevgilim; noktalı virgül, çünkü sevgilim yazdıktan sonra ben onu adını söyleyemem." diyen arabeskine.. izlesenize filmi siz de :)

Size iki güzel şarkı, bir güzel adam, bir güzel film ismi verdikten sonra, bir de tüyo vererek yazımı sonlandıracağım. Eğer olur da bir gün tadımı kaçık görürseniz sevgili dostlarım, beni neşelendirecek şeyi söylüyorum, yamacıma yaklaşın: Kasap havası. Evet, doğru duydunuz, kasap havası. Bu kadar da kolay işte..



edit: Mısırlı arkadaşlardan cevap geldi, İkra el Khaber şarkısının sözleri şöyleymiş:


مليا الجرايد اعلانات
للخدامين والخدمات
اشغال كتير راتب كبير
حاسب ليوم عقلك يطير
مطلوب خبير يحكي حكايات
او سمكري يعرف لغات
يعزف كمان واكورديون
يكسب عشان يفتح صالون
اصله فاهم في الحلاقة والحداقة والسواقة
عشان كده بيعرف يسوق
اصله كان خريج حقوق
خريج جديد فرحان سعيد
واليله حلوة اليله عيد
والعيد اكيد محتاج فانوس
ويجيب منين معهوش فلوس
لكن في ايده جواز سفر
والحل ده كان معتبر
سافر عشان عايز يكون
خد دكتوراه في غ
مليا الجرايد اعلانات
للخدامين والخدمات
اشغال كتير سل الصحون
راتب كبير
حاسب ليوم عقلك يطير
مطلوب خبير يحكي حكايات
او سمكري يعرف لغات
يعزف كمان واكورديون
يكسب عشان يفتح صالون
اصله فاهم في الحلاقة والحداقة والسواقة
عشان كده بيعرف يسوق
اصله كان خريج حقوق
خريج جديد فرحان سعيد
واليله حلوة اليله عيد
والعيد اكيد محتاج فانوس
ويجيب منين معهوش فلوس
لكن في ايده جواز سفر
والحل ده كان معتبر
سافر عشان عايز يكون
خد دكتوراه في غسل الصحون

شيخ البلد خلف ولد
بس الولد ساب البلد
والحل ده كان معتبر
إقرا الخبر - إقرا الخبر

Thursday, November 17, 2011

doktor odası ve ideolojik mesafe


Dizimdeki kisti aldırmak için gittiğim doktorun odasında duvarda asılı bir tablo vardı, eğer adama işim düşmemiş olsaydı biraz bu resim üzerine konuşmak istedim o sırada ama bu adam birazdan dizime müdahele edecekti. Ben de bu yüzden onunla konuşmak yerine şimdi burdan dedikodusunu yapmayı daha uygun gördüm. Resimde bir devenin üstünde dört tane yarı çıplak cariye ve bu deveyi çeken sadullah efendi görünüyor, amcanın adının sadullah olduğunu resmin üstündeki "harem ağası sadullah efendi" yazısından anlıyoruz. Burası hastanede bir doktorun odası. Doktor denen tipin en başta güven vermesi gerekiyor, hastasının değerlerine inanışlarına en azından iş ortamında saygılı olması gerekiyor. Ama bu tablo hem cinsiyete hem de dini değerlere karşı çirkin bir ima içeriyor. uz. dr. harem ağası osman efendi ise hiç çekinmeden bu imayı duvarından hastasına aktarıyor.

Benzer başka örneklerim de var ama uzatmayayım, psikanalistlerin "doktor dediğin anonim olmalıdır" düsturunu da benimsiyor değilim. Yani doktor kendi kimliğine dair herhangi bir işareti kendi üzerinde ve odasında bulundurmamalı, kendi hayatına dair hiç bir bilgi vermemeli kuralı çok katı bir kural ve bence gerçekdışı aynı zamanda. Yani aslında herşey ideolojik bir mesaj olabilir okumasını bilene. Fekat yine de bir doktor, dekoru aracılığıyla hastalarının bazılarıyla arasına böyle bir mesafeyi koymayı neden tercih eder acaba?

Wednesday, November 16, 2011

yüz okuma kulübü

bu yazıdaki tespitlerin gerçek hayatla hiç bir alakası yoktur, tamamen eğlenceliktir:

Insanlar agizlarinin buyuklugune gore uce ayrilir, minicik agizlilar, normel agizlilar ve koca agizlilar.

Minicik agizlilarin gozlerinin buyuklugune dikkat edin. Kocaman gozlu minicik agizlilar anlatacak cok hikayesi olup anlatmayanlardir ama hikayeler icerde durdukca curur. Oylece birakilmis baska hersey gibi hikayeler de curuyebilir.

Koca agizlilarin da gozlerinin buyuklugune dikkat edin. Eger gozleri de agizlari gibiyse ne ala, karsinizda cok hikayesi olan bir anlatici var demektir. Bir de su kucuk gozlu koca agizlilar var, en cok onlara dikkat edin, konusurlar mutemadiyen. Senin sorunun dostum o koca agzinin gozunden buyuk olmasi..

ben normel agizlilardanim tabii ki de.

ps: iç okuyucuları eleştirdiğim yazıyı böyle bir yazının takip etmiş olması ne manidâr değil mi?

Tuesday, October 25, 2011

iç okuma kulübü

geçen haftasonunu bir grup psikologla geçirdim, bunda ilginç bir şey yok gibi en başta, 10 senedir psikologlarla vakit geçiriyorum zaten. 10 senedir bana "aa sen şimdi bizim içimizi okuyordundur" dendiğini duyuyorum "yok canım, olur mu öyle şey" diye cevap veriyorum 10 senedir. 10 senedir içimi okuyan bir psikologla da karşılaşmadım çok şükür. okunaklı olması olmaması da değildir mesele, aklı başında arkadaşlarım vardır, okumuşlarsa da bilmezden gelmesini de bilmişlerdir.

neyse işte, geçen haftasonunu ilginç yapan bu gördüğüm psikologların iç okumaya fazlaca meraklı olmalarıydı, yeni okumaya başlamış çocuğun okuma açlığıyla tabela, plaka gördükleri herşeyi okuması gibi. öyle sıkıldım ki bu halden, eğitimi veren amcanın eşine dönüp konuyu hızlıca anlatacağını söylerken " i'll do it quickly, you know i'm always quick" esprisine bütün salon abartılı bir biçimde gülerken ben gülemedim bile. sanki çıplak kalmışız ne düşünüyorsak görünüyor gibi hissettim o anda. berbat bir histi. neyse ki sınırlarımız, mesafelerimiz var, şeffaf değiliz çok şükür.

burdan tüm sıkıcı psikologlara sesleniyorum : yolunuz yol değil, geri dönün.
freud amca ne demiş bir puro bazen sadece purodur, magritte amca ne demiş bu bir pipo değildir, pipo resmidir. gördüklerinizi fazla ciddiye almayın.

Monday, October 17, 2011

dünya yansa içinde yorganı yok





rüyamda h. yi gördüm, bizde misafirdi, kek yapacaktım ona, bir şey için içeri geçince ben, çay yapacağım diye ocağın üstündekileri yakmış, sonra kek tarifini de yakmış, ben en çok tarife üzülüyorum, onun umrunda değil, bir senaryosu varmış, onu anlatmak istiyor. sonra odamdan salona her yer akvaryum gibi olmuş, dize kadar su var ve rengarenk balıklar bir sürü. bu rüyaları gece uykum kaçıp bir buçuk saat kıvrandıktan sonra tekrar dalınca görmüşüm. benim ki bir şey uykumu ya da iştahımı kaçırsın pek az görülür, dün görüldü. dün neler görüldü? garip garip şeyler.
sonra ben dün tadı kaçık aslı değilmişim gibi bugün usti usti babalar filan.
anka gibi biraz.

Saturday, October 15, 2011

uyuryazar

gönülyazar değil, uyurgezer değil, uyuryazar oldum. yazdığım hikayenin başında uyuyakalıp uyanınca ekranda hikayeyle çok alakasız " ama hayrine hanım sana çok hayran" cümlesini gördüm. hayriye hanım kim acaba, adını bile yazamamışım uyku mahmurluğuyla.

hikaye hep cinayet mahaline dönen bir kurbanın hikayesiydi.

yağmurda dinlenir



yağmur playlisti:

1. jun miyake - here and after

uyku kardeşim

uyku şefkatli elleriyle saçlarımı okşuyor, sıcağına çekiyor, sarıyor, dinlendiriyor, tazeliyor. sanki saçlarımı okşarken değdiği kafamın içi, değiyor ama yumuşacık. değiştiriyor ama belli belirsiz, pastel. rüyalar gösteriyor, başı, sonu, ortası yok, rüya.

Sunday, October 02, 2011

haftadışı

Bence haftanin bir ici varsa bir disi da olmali ve bu dis, bizim haftasonu dedigimiz sey olabilir, cunku haftasonu tam olarak haftaici olmayan gunlere tekabul ediyor. Bu gercege az evvel haftasonunun -ya da haftadisi- bitisine uzulurken uyandim. Haftasonu sanki baska bir aleme acilan kapi gibi geldi bana iste o anda. Eve gidip uyuyacak ve yeniden haftaici aleminde uyanacaktım, sabah kalkıp ise gidecek, aksam eve gelecek uyuyacak ve ayni seyi bes gun daha tekrar edecektim, cuma aksami yeniden o sihirli kapidan gecene degin...

Pazarin son saatleri hic bu kadar huzunlu olmamisti...

Thursday, September 29, 2011

bu hafta

Ben bu hafta Beyoglu’nu cok sevdim. Salt'a istanbullasmak sergisi gezmeye cikip, becomingistanbul.org adresinden izleyemedigim belgeselleri izledigim gun biraz hava almak uzere disari ciktigimda caddenin hemen karsisinda Tuba, Mahmut ve Ali uclusunu gordum, Ali ustunde meşhur mavi yagmurluyla, elinde dondurmasiyla pek tatliydi yine. Onlar da Yalcin Tosun soylesisine gelmisler, hadi gel dediler, beraber soylesiye gectik. Soylesi esnasinda Ali'cigimle beraber geleneksel Turk motiflerinin oldugu boyama kitabinda boyama yaptik. Soylesi bittiginde yagmur baslamisti, cikista Ali bize sari bir semsiye almamizi tavsiye etti yoldan, tavsiyesini dinledik biz de. Ciktik caddenin karsisinda Muharrem'i gorduk, belki sene olmustur gormeyeli, biraz ayakustu sohbet ettik. Boyle iki adimda es dost tanidik gormek cok hosuma gitti dogrusu.

Beyoglu'nu sevdim bu hafta, Alman konsoloslugunun Beyoglu'nda olmasina ragmen hem de. Bu kismi anlatmayayim, yazinin esenligi filan.. Ama konsolosluktan cikinca sikkin, yorgun, dedim biraz gezineyim kendime geleyim, arayip tez icin yapacagim gorusmeyi iptal ettim. Evvela aga camiine gittim, bir misirli teyzeyle, bir de iranli aileyle tanistim. Ciktim ordan, sabahtan beri kosturuyordum, ama anlatmayacagim dedigim gibi yazinin selameti... Neyse kosturmusum, acikmisim, yemek yiyeyim en iyisi dedim, yolda "suc ve ceza" film festivali programini gordum, biraz durdum, girsem diye dusundum, vazgectim, aklimdaki yer baskaydi. Arter'in onunden gecerken dur bi karnimi doyurayim, ac ac sergi dolanmayayim dedim, biraz ilerde salad station'a girdim, 104 numarali asian salatadan soyledim, tatli eksiyi seviyorum cok. Oh karnim doydu, keyfim biraz daha yerine geldi, sabahki hezimetin izleri silindi, anlatmayacagim dedim ya, yazinin esenligi (yazarken derin bir nefes aldim bu arada) neyse sonra gectim arter'e kutlug ataman sergisine, danismadan serginin ucretsiz gezilebildigini, sergideki eserlerden bazilarinin dvdsinin ve sergi kitabinin satildigini ogrendim. En cok aya seyahat filmini gormek istiyordum, aklimda o oldugu halde sergiyi gezdim ve sonunda aya seyahatin gosterildigi odaya vardim. Aya seyahat icin ayri bir yazi yazmayi planliyorum, cikista aldigim dvdsini bir kere daha izleyeyim evvela. Ama herkeslere tavsiye ederim, 16 kasima kadar suren bu sergideki aya seyahat filmini gelin gorun.

Filmden ciktim ve tunele dogru yururken belgesel film festivali afisini gordum, gozume gezilebilecek baska sergiler de carpti. Dedim bir insan bu sergileri, etkinlikleri takip ederek baska mesgalesiz nesiz pekala yasayabilir . Hayallerimden biri bu zaten, yaklasin kulaginiza soyleyeyim; soyle cok uzun bir zaman degil 2-3 ay galata'da bir evim olsun, rahatca gezip harcayabilecegim param, bir de en muhimi tumuyle kendi tasarrufumda olan bir zaman, biraz takilayim oyle. Leyla'ya soyledim bu hayali "anaaa ergen" dedi, sonra "napacaksin calismadan insan calismamayi yaslaninca ister" dedi , henuz is hayatina atilmamis oldugundan boyle sozler soyledi iste, ben de hevesini kacirmadim cocugun, demedim insan calismamayi calismaya ilk basladigi gunden itibaren ister diye. Velhasil bu hayalimi bi turlu yasima yakistiramadi ama ben bana yakistiriyorum en cok da bu yasima.

Neyse yazimiz bu hafta neler gordum yazisi idi, bu hafta 'bir zamanlar anadolu'da' fimini de gordum. Boyle sanat sepet seylerden bahsettim ama bakin bu benim seyrettigim ilk NBC filmi, entel dantel muhabbetler yaptigima bakmayin yani. Dantel muhabbetleri daha cok seviyorum. Film diyordum,guzeldi, diyaloglar ve oyunculuk cok sahiciydi ve tabii yine (-ilk filmi bu seyrettigin asli, ne yinesi?
- tamam be, trailer filan da mi izlemedik) gorselligi guclu idi. Diger filmlerinde olmayan bi mizah da vardi. Diger filmlerinde mizah olmadigini da biliyorum, boyle iste.

Bu arada sarjim bitmek uzere, bunu size tilifonumdan yaziyorum. Cunku kac gundur gezmekten ve baska ivir zivirdan (odamin seklini degistirdim, cogzel oldu) yazmaya firsat bulamadim ben de kendi kendime dedim ki, bir bucuk saat trafiginde mi yok asli, yazsana, su anda bulgurlu'dan baslayan kopru trafiginden yaziyorum, idealtepeden beri yol boyunca yazmisim. Sarjim bitmeden anlatmak istedigim bir beyoglu sanat etkinligi daha var, terminalde istanbulimpronun ve psikoloji istanbul'un ortak calismasiyla sahnelenen 'bir zamanlar' oyunu. tolga'nin hayal gucunu ve persona kartlarini kattigi bu oyun dun ilk defa sahne aldi. Iki haftada bir carsambalari da oynanmaya devam edecek, gidin gorun, katilin derim. Ben tekrar tekrar gitmek istiyorum. "Ayni oyuna niye tekrar tekrar?" dediginizi duyar gibiyim :P efenim bu oyun spontan tiyatro ile sanat terapisi harmani bir oyun. Seyircilerin oyuna katilimiyla her seferinde o anda uretiliyor, dun aksam izlerken oyuncularin dehasina duydugum hayranlik da tam da oyunun bu ozelliginden geliyor. Oyuncular oracikta ne hikayeler yazdilar, oynadilar, muhtesemdi! Hele bir ara erkek oyuncunun anneyi oynadigi sahne vardi ki karsimdaki sakalli biyikli adamin erkek oldugunu unuttum diyebilirim. Neyse gidin gorun, gidelim gorelim, uretelim. Ne ala.


Millet parkina geldik anca.

Sunday, September 25, 2011

çok yerleri var dünyanın gidilmemiş

Sanırım bir çeşit mesleki deformansyon bu, herşeyi merak etmem, bana yabancı tüm hayatları. Makul sebeplerim de var ama. Az evvel yeniden fark ettim, karşı kaldırımda yürüyen eski danışanımı görünce. 4 sene önce geliyordu seanslara, anlattıkları ilginç geliyordu hep , bu ilginçliklerle kodlamışım zihnime. Anlattıkları ilginç gelsin tabii insanların, ilgim uyanık olur. Ama yabancı da gelmesin istiyorum sanırım, bu bana bir çeşit mesleki toyluk gibi geliyor. Tabii yabancılık ve yakınlık ortak tecrübe ile değil de duygudaşlıkla alakalı biraz. Fekat ne var ki ben de böyle öğreniyorum işte, minyatür tecrübelerle, ya da yakınlarımın tecrübelerine yakından şehadetle. Tabii şunu da hatırlatıyorum kendime, her tecrübe kendince, her tecrübe özgün. Yani ben bunu biliyorum duygusu da bir çeşit körlük yaratıyor. Aklıma “ i’ve seen it all” şarkısını söyleyen selma’nın körlüğü geliyor, mırıldanarak yürümeye devam ediyorum.

Tuesday, September 20, 2011

psikoloji ifriti

Ne olursa olsun, Aziz Gregorius kahramanca edimini gözümüzün önünde gerçekleştirir, her zaman zırhlıdır ve hiçbir yeri görünmez: Psikoloji eylem adamlarına göre olmasa gerek. Aslında, bütün psikolojik ağırlık öfkeli kıvranmalarıyla ejderhanın üzerindedir: Düşmanda, yenilende, canavarda kahramanın aklından bile geçiremeyeceği (ya da sergilemekten kaçındığı) dokunaklı bir hal vardır. Bunun bir adım ötesi, ejderhanın psikoloji olduğunu söylemektir: Hatta ruhtur ejderha, Aziz Gregorius’un yüzleştiği kendi içindeki karanlıktır, bir çok genç kızın ve delikanlının canına kıymış bir düşmandır, tiksindirici bir yabancılık nesnesi haline gelen bir iç düşmandır. Bu, dünyaya yansıyan bir gücün öyküsü müdür, yoksa içedönüklüğün güncesi mi?

Kesişen Yazgılar Şatosu, Italo Calvino

Resim: Saint George and the Dragon, Paulo Uccello

“daha o zamanlar psikoloji ifriti ona musallat olmuştu. bu yüzden kendine ait her şeyi, üzerinde durduğu ve derinleştirdiği için çok ciddiye alıyor, etrafındakileri ise en zalim dikkatlerle delik deşik ediyordu.”

Ahmet Hamdi Tanpınar, Sahnenin Dışındakiler

Friday, September 16, 2011

fuad

"kalb öncesi zamanlar vardı...

sonra mucize gerçekleşti, kalbin oluşum süreci tamamlandı. emir geldi ve kalb atmaya başladı... o ilk darbe anı ve hareketin başladığı hayat noktası "fuad" ile sarsılır cisim... gücü vardır, sesi vardır.ritmi vardır...

kalb, hayata hevesle tüm gerçekliği ile başlar... hızlanmalar, yavaşlamalar, heyecanlar, korkular, aşklar, mutluluklar, keskin şoklar, gider bozuklukları, yetmezlikler, hastalıklar, durma ve yeniden başlamalar...

derken cisme gelen sinyal ve durma anı... "fuad".

en küçük sonsuzluktan, en büyük sonsuzluğa, yokluktan varlığa kainatı başlatır, "fuad"... orada artık ne son ne de ilk olmak tariflenemez. mutlak varlık yegane gerçektir...

kalb öncesi, kalb anı, kalb sonrası sorularını kendime sormaktayım...

kalbin kırıldığı an vardır ki, o hayat noktasında "fuad" 'dan kırılır. kalbin en mutlu olduğu an "fuad" dır.

"fuad" ile görür, duyar, dokunur, tadar, koklar, sever, gariplikleri sezer, hissederiz... ve "fuad" ile düşünürüz. yeteneklerimiz ve hatta hiç bir zaman keşfedemeyeceklerimiz "fuad"...

mantık kalbimizde şekillenir ve nasibimiz ölçüsünde acımasız ya da sevdi dolu olabilir.

bu müzikler, insan ve insan dışında bilinene, bilinmeyen ve hiç bir zaman bilinemeyecek olan ya da ileride keşfedilecek canlı, cansız her nesnenin özündeki eksiklikleri tamamlamada karşılıksız hizmetkar olan "fuad" özlemi ile insanlık hayaline armağandır."

erkan oğur

imaj her bi şeydir

Filmlerde,


adamlar öfkeyle birbirlerine dalar, ağız burun bırakmayıp kan revan içinde kalır sonra da hiç bir şey olmamış gibi can ciğer kuzu sarması olur ya, bu sahneleri severim.

Büyücüleri, cadıları, ejderhaları, sahte peygamberleri, garip ayinleri, şövalyeleri, kovboyları, mafya babalarını, Barney Stinson'ı severim.

Gerçek hayatta sevmeyeceğimden emin olduğum bu şeylerin hepsini, daha doğrusu hepsinin imgesini severim.

Ne fena değil mi?

Saturday, September 10, 2011

O brave new world, That has such people in't!

Yavaşça konuşarak, "Hiç, içinde dışarı çıkmak için bir şans verilmesini bekleyen bir şey varmış gibi hissettin mi kendini?" diye sordu, "Kullanmadığın ek bir güç gibi, hani türbinlerden geçmek yerine şelaleden çağlayan su misali?"

.............

"Yine de," diyen Vahşi, ısrarını sürdürdü, "tek başınayken Tanrı'ya inanmak doğaldır-yalnız başına, gecenin bir yarısında, ölümü düşünerek..."

"Fakat şimdilerde insanlar hiç yalnız kalmıyorlar" dedi Mustafa Mond. "İnsanların yalnızlıktan nefret etmelerini sağlıyoruz ve yaşamlarını hiç yalnız kalmayacak şekilde düzenliyoruz."

..............


"Ama ben yan etkileri severim."

"Biz sevmeyiz," dedi Denetçi. "Biz her şeyi keyifli yapmayı yeğleriz."

"Ben keyif aramıyorum. Tanrı'yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum."

"Aslında." dedi Mustafa Mond, "Siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz."

"Öyle olsun," dedi Vahşi meydan okurcasına, "mutsuz olma hakkını istiyorum."

"Eklemek gerekirse, ihtiyarlama, çirkinleşme ve iktidarsız kalma hakkını da istiyorsunuz; frengi ve kansere yakalanma haklarını, açlıktan nefesi kokma hakkını, sefil olma hakkını, sürekli yarın ne olacak korkusu içinde yaşama hakkın, tiyoya yakalanma hakkını ve her türden ağza alınmaz acıyla işkence çekerek yaşama hakkını da istiyorsunuz."



Bu akşam kitabı bitirince Aldous Huxley amcaya telefon etme isteği duydum, kulakları çınladı Holden'ın. Fekat bizler tahtalı köye telefon edemiyoruz şimdilik. Neyse ki Huxley amca da gitti oralara da bugünleri görmedi, telefon etmeyelim ne çıkar. Ama yaşasaydı telefon etmek yerine mail yazardım belki, acaba feysbuk hesabı olur muydu? Aslı pur bunu beğendi derdim mesela.
O diil de Mustafa Kemal yaşasaydı Akpartiye oy verir miydi? ya Mustafa Mond? O da diil de Aldous Huxley@tahtalikoy. İyi ki de bugünleri göremedi dedim diye içinde yaşadığım zamanı sevmiyormuşum gibi olmasın, seviyorum çok fena.

1984 vs Brave New World


edit: Huxley iyi ki görmemiş bugünleri dedim ama 'cesur yeni dünya' amcanın distopyası değilmiş sadece ütopyasıymış da biraz, ne işler dönmüş yav..

Monday, September 05, 2011

evden işe işten eve ülkesi

Güney İngiltere’de Portsmouth-Waterloo demiryolu hattında bir köydür. Evden işe-işten eve yaşayan birinin özlediği herşey bu köyde bulunabilir. Köy, İngiliz bilgin Merlin’in uzak torunlarından biri tarafından, özellikle pazartesi sabahları böyle yaşamaktan bıkmış olanlar için kurulmuştur. Gözleri çökmüş, ince çizgili takım elbiseli insanlar trenin ikinci ya da birinci sınıf vagonlarının pencerelerinden bakıp dururlar. Birden manzara açılır, şaşırtıcı bir hal alır. Tren, ağır çekimdeymiş gibi, sarsıntıyla değil de sessizce durur. Kapılar sessizce açılır ve havayı üçüncü sınıf romantik pazar ikindisi filmlerini hatırlatan yumuşak bir müzik doldurur. Evden-işe yaşayanların her biri, trenden çıktığında gizli arzusunu bulacaktır. Bu arzu yumuşak geniş dalgalı, beyaz kumlu bir plaj olabilir. Şömine önünde rahat bir koltuk, bir bardak iyi viski, kocaman sarı bir köpek ve sayfaları tükenmeyen yeni bir Agatha Christie romanı da olabilir. Dünya Kupası Finali’nde en iyi yer de olabilir tabii.



Elspeth Ann Macey, “Awayday”, Absent Friends and Other Stories, Londra, 1995 ( Aktaran: Alberto Manguel, Gianni Guadalupi, Hayali Yerler Sözlüğü)



Absent Friends : http://fizy.com/tr#s/1lvgmd



Absent Minded Friends: http://fizy.com/tr#s/154n19

Friday, September 02, 2011

yumurta

Alvy Singer: Adamın biri , bir doktora gider ve "Doktor, kardeşim fıttırdı. Kendini tavuk sanıyor." der.
Doktor da:"Getirseydiniz ya, tedavi ederdim." der.
Adam da şöyle der:"Evet ama doktor, yumurtaları çok işime yarıyor."
Galiba ben de insan ilişkilerinde|aynı şeyi hissediyorum.
Akıldışı, mantıksız, hatta saçma olduklarını bilseniz de...sürdürmeye çalışıyorsunuz.
Çünkü hepimizin yumurtalara ihtiyacı var.

Annie Hall

Thursday, September 01, 2011

benim ailem ve bayram şekerleri


Bayramda kuzenimin çocukları misafirim oldu. Günün sonunda teşrif ettikleri için bende tükenen enerjiden ötürü onları hareketli oyunlarla değil de sakin sakin oyalamam gerekti. Kütüphaneden 'Benim Ailem' kitabını çıkardım, onlarla beraber resimlerine bakıp biraz da anlatılanı özet geçtim sayfalar boyunca. Kitap dünya çocuklarının ailelerini ve bu arada kültürlerini anlattıkları bir kitap, her sayfada çocukların aileleriyle çekilmiş bir fotoğraf var. Çocuklar sayfalarda gezinirken Birmanya'lıların boyunlarındaki halkalara, İran'lı çocukların çarşaflarına (İstanbul'da yaşamalarına rağmen), Afgan ailenin kalabalıklığına, Tanzanya'lı babannenin saçsız başına, Etiyopya'lıların karalığına şaşırdılar. Brezilya'lı babanın mayosunu gördüklerinde ise suratlarına pis bir gülüş kondu, geçti.

Bu kitap faslının sonunda biraz içeri geçip geri geldiğimde kapıdan oynadıkları oyunu duydum, biraz daha parlak olan 7 yaşındaki d, elindeki oyuncak fotoğraf makinesini 10 yaşındaki D 'ye gösterip "ben şimdi dünyayı geziyomuşum" diyordu. Sevindim vallahi, kısa günün kârı dedim.

bir çiçeğin bedenine yürümek


“Yeni doğmuş bir çocuğun dişleri yoktur.” – ” Bir kazın dişleri yoktur.” – ” Bir gülün dişleri yoktur.” – Bu sonuncusu herhalde- diyebilir insan- açıkça doğrudur ! Hatta o bir kazın hiç dişi olmamasından daha kesindir. – Ve yine de hiç böyle açık değildir. Zira bir gülün dişleri nerede olmalıydı? Kazın çenesinde hiç yok. Ve şüphesiz ne de kanatlarında var; ama hiç kimse, o söylediğinde onun hiç dişi olmadığını kastetmez. Birisi neden şöyle demesin: Bu inek yemini çiğniyor ve sonra onunla bu gülü gübreliyor, öyleyse bu gülün bir hayvanın ağzında dişleri var. Bu saçma olmaz çünkü insan bir gülde dişlerin nerede aranacağına ilişkin peşinen bir kavrayışa sahip değil.”

Felsefi soruşturmalar, Ludwig Wittgenstein

“Korkma, sadece toprağa gideceksin. Sonra toprak olacaksın. Sonra sularla birlikte bir çiçeğin bedenine yürüyeceksin. Oradan özüne ulaşacaksın. Çiçeğin özüne bir arı konacak. Belki… belki o arı ben olacağım.”

Eşkıya



Saturday, August 06, 2011

BERİL

parkta bir bankın ucunda yalnız başıma oturuyorum, elimde yeni başladığım kitabım, karşımdaki oyuncu kediyi izliyorum. birazdan kedi ilgimi fark ediyor herhalde, gelip bankın diğer ucuna uzanıyor. parmağımı uzatıyorum, biraz oyun oynuyor. kedilerle iletişimin böyle kolay, böyle kendiliğinden olmasını seviyorum. bir insanla böyle bir iletişim kurulamaz, kurulsa nasıl olurdu ki diye düşünmeye kalmadan iyi insan fikrin üstüne geliyor, bankın ucuna oturup kediyi yerinden ediyor, bir yandan da "rahatsız etmedim di mi" diye müsade istemeyi ihmal etmiyor.
"ona sorun" diyorum kediyi işaret edip, kadın duymuyor, içimden söylemişim bunu. kitabıma dönüyorum, kadına parmağımı uzatsam oynamaz herhalde diye düşünüp kendi kendime gülüyorum.
"ne güzel esiyor" diyor.
"hıhıym" diyip kitabıma dönüyorum, sanırım kedi daha ilgi çekici bir arkadaştı.
"evlerde durulmuyor" diyor.
"hıhım" diyip bir cümle daha okuyorum.
"evler çok sıcak" diyor.
" öyle" diyorum. sonra bana orada oturup oturmadığımı filan soruyor, konuşasım yok hiç,
"iyi akşamlar" diyip ayrılırken, "al sana kolay, kendiliğinden iletişim niye kaçıyorsun" diye söyleniyorum kendi kendime . eve gelip şu yazıyı yazarken birden fark ediyorum niye kaçtığımı.



Thursday, August 04, 2011

yavaşlamak için

Ellerin aklıyla iş yapmak gibisi yoktur. Akıl, eller olmadan kendi kendini kullanarak çalışırsa bir döngüye girer ve gereğinden fazla hızlanabilir. Sesi kullanan konuşma bile gereğinden hızlı gidebilir. Aklın biçimini çamura kazıyan ya da sözcükleri kaleme alan eller, şeylerin kapısında düşünceyi yavaşlatır, onu tesadüflere ve zamana tabi kılar. "Arılık kötülüğün sınırındadır" derler.

Hep Yuvaya Dönmek- Ursula K. Le Guin

sözlük

A çok spiritüel bir insandır, bunu bilir bunu söylerim.



B nin parmaklarının biçimi beni düşündürüyor, işi gücü bıraktım bugünlerde bunu düşünüyorum işte.



C annem diye demiyorum tanıdığım en kıyak insandır. kıyak ve naif. neşesi yerindeyse kesinlikle bulaşıcıdır o neşe, spontandır, temiz kalplidir, güzeldir.



D dedem ben 10 yaşındayken vefat etti, şimdi bunu yazarken birden gözlerim doldu, devam edemiyciim.



E canımın içidir, yaptığı küçücük şeyler bile neşe sebebidir. annesini de severim zaten :)



F hayatımda f. noksanlığı var.



G çok eski çok kıymetli bir arkadaştır. çok yapmacıksız çok doğaldır. doğallığının patavatsızlığa vardığı zamanlarda çok güldürür bendeniz ketumu. ağzından çıkanla kulağının duyduğunun bir olmadığını sanıyorum.



H nin hatırası var.



İ aslında e. bazı kodlarımı bilir.



J sevdiğim bir filmde oynayan esas kadın, onun üstüne J tanımam.



K bir oturuşta 5000 hint filmi seyredebilen bir vyakadır. onunla sohbet etmek benim için genellikle konforlu ve bazen de sürprizlidir. bir şey anlatırım mesela ve o bu anlattığım şeyle ne yapmak istediğimi sorar bir anda, içimden vay canına diyip dışımdan derdimi dile getiririm o zaman.



L hem prensipli hem coşkuludur, çok heyecanlandığında çok sevindiğinde ya da canı çok sıkıldığında deli deli bağırır, severim onun bu tepkilerini. müzik ve pasta yapmayı çok sever L, geçen haftasonu beraber 'pulp fiction' izlerken bir anda "dur bir turta yapıp geliyim" dedi ve bir yandan kanlı vahşetli filmi keyifle seyrederken bir yandan hamur yoğurdu. yoğurduğu hamurdan birbirinden lezzetli beş farklı çeşit poğaça kurabiye çıkardı, hayran kaldım.



Mübarektir.



N nin kocaman hayalleri vardır ve N tanıdığım en itidalli kişilerden biridir. beraber film yapacağız, şimdilik izlesek de olur beraber :)



O yokmuş hiç.



Ö şu hayatta beni en çok güldüren kişidir, kafası her daim güzeldir. çok merhametli ve çok cadalozdur. her görüşmemize irili ufaklı hediyelerle gelip bendenizi mahcup eden bir cömert, bir gönlü geniştir.



P sevdiğim birinin üç harfli nickinin ilk harfi.



R babamızdır ama göklerdeki değil.



S 'nin tasvirlerine hastayım, öyle güzel bir resim çizer ki onunla anlatımının içinde beraber dolaşırsınız sonra dolaşırken başınıza kırmızı bir küp düşer şaşar kalırsınız valla.


Ş yirmi altı senelik arkadaşımdır. başka bir şehre okumaya gittiği vakit kahkahalı ses kayıtlarını dinler neşelenirdim. E.nin annesidir.



T ağır karıdır :)



U gitmesek de görmesek de oradadır.



Ü köyün en son çitini bilmeyendir.



Ve bağlaçtır.



Yavrukuşum, sırdaşımdır, zekidir, eğlencelidir. ilişkimiz tutkuludur :)



Z Ö.ile aynı kişidir bence.

Monday, July 25, 2011

içten sesler korosu

insanlar sesler çıkarır. bazısı güzeldir seslerin, bazısı çirkin, bazısı zayıftır, bazısı hakim. insanlar sesler duyar, bazısını saklar, kimisini kuytularda, kimisini açıklarda.

bazen içimizden bize bizimle ilgili seslenen bir ses duyarız. ama başka bağın gülüdür, bir yabancıdır biraz biliriz. o zamanlarda dönüp o sese sormak lazım, sen kimin nesi, kimin sesisin, ne zaman duydum ben seni, nasıl sakladım diye. çünkü her ses hayır konuşmaz takdir edersiniz ki. ses var, ses var yani...


terapilerde yapmayı sevdiğim şeylerden biri de, sabote eden iç seslere kimlik sormaktır.


özürsüz

bazen kendimi özür diliyor buluyorum, tercihlerim yüzünden, sahip olduklarım ya da yapıp ettiklerim yüzünden.

başkasının tercih etmediği bir şeyi tercih ettiğimi söylersem bir çeşit kibirmiş gibi duracak diye binbir türlü eviriyorum dilimi, halbuki sadece başka türlüsünü seçiyorum.

başkasının sahip olmadığı bir nimet, başkasının yapamadığı belki de yapmadığı bir iş için bile zaman zaman özür diliyorum, onu dilimde değersizleştirerek. aman kibirli olmayayım diye, sahip olduğum şeyi, başardığım şeyi küçümsüyorum.

neyse ki fark ettikçe değişiyorum da, bakın şuracıkta söyleyeyim ki döngü de kırılsın hem, çok güzel değişirim. yolunda gitmeyen bir şey göreyim yeter ki, bana yeni bir iş, yeni bir gayret doğmuş demektir.