Friday, May 24, 2013

herkes öldürmesin diye sevdiğini


"gerçi adım elisa day ama" diyemedim ya la.. dememek için

ölmeden önce yapılacak şeyler listesi:
1. isminize (mananıza) sahip çıkmak.
2. isminizi (mananızı) seven biriyle beraber olmak.

Bir de çift terapisinin guruları Gottmanların geliştirdiği şöyle bir model var :






















bence herkes öldürmeyebilir sevdiğini.

müteveffa elisa'nın ibretlik öyküsü


şarkının sözleri için (bkz: ekşi sözlüklü galip çevirmiş)

bugün size bir aşk ve cinayet öyküsü anlatacağım, oscar wilde'a göre bütün aşk öyküleri cinayet öyküsü aslında ya..

iltifatlar, hayaller, aşk meşk, sonra da işte o hazin son. ama öykü şöyle başlıyor; "yaban gülü derlerdi bana, gerçi adım elisa day ama" sonra hep tekrar tekrar bunu söylüyor "yaban gülü derlerdi bana, gerçi adım elisa day ama"

bazen kadın veya erkek elisa day'ler görüyorum, yaban gülü denilen ve aramızda gezinen ama biraz ölü. çünkü birinden ismini çalmak, öldürmek olabilir belki, manasını çalmak gibi. cinayet böylece başlar sanki, her gün suyuna bir damla zehir gibi, eksilterek kudretinden, manasından, kaderinden. (bkz:kader kısmet conatus )

sonsuza dek sevilesi olmasak da olur ama yaşayalım değil mi? ( bkz: badem gözlü güzel ) 





Tuesday, May 07, 2013

listeleri severim ve

susan sontag'ın listelerini okumayı seviyorum, şurda da sontag'ın listeleri ile ilgil bir yazı var:
http://www.notosoloji.com/promotion/susan-sontaga-gore-listeler-nicin-degerlidir/

okumak ilham verdi bana, hemen sevdiğim şeylerin listesini yaptım :)

sevdiğim şeyler: kağıt-kalem-kırtasiye malzemeleri, peynir-özellikle sıcak peynir, kuş desenleri- tavuskuşu desenleri- balık desenleri, minyatürler, yaz akşamları, yaz geceleri, ikindi güneşi, sabah saatleri, sarı sokak lambaları ve yağmur yağdığında ıslanan sokaklara vuran yansımaları, yansımalar- yansıma fotoğrafları, çimen kokusu, deniz kokusu, uzun yolculuklarda camdan dışarıyı izlemek, istasyonlar, sokak sanatı, moda, galata, idealtepe, leylak kokusu, ıhlamur kokusu, hanımeli kokusu, geniş düzlükler, filmlerde müziğin iyi kullanımı, mekanlarda ışıklandırmanın güzel kullanımı, müzeler-sanat galerileri, ilkbahar-yaz-sonbahar (üşümeyi sevmiyorum), çini mürekkebi, mürekkeple yapılan resim, ejderhalar, fantastik hikayeler, çocuklarla oyun oynamak, hafıza ile ilgili hikayeler, inançla ilgili hikayeler, köklülük ve köklerle ilgili hikayeler, şaşırmak, güzel gülen insanlar, güzel gülen adamlar :) coşkulu müzikler, coşku, hayal kurmak, başkalarının hayallerini dinlemek, beraber hayal kurmak, yola revan olmak, revan olmak, yolda olma hissi, sözsüz alanlar, şifon-ipek bluzlar-elbiseler, kalem etekler-ellilerin kıyafetleri, suluboya, illüstrasyon, bütün bademli bitter çikolata, nezaket, dans etmek, dua etmek, anlamlar düşünmek-uydurmak-derin anlamlar yüklemek (saçma ama seviyorum napiyim), metaforlar, tanımadığım bir şehri yalnız başıma gezmek-keşfetmek, eve dönmek, ev, sevdiğim insanların birbirini sevmesi, bazı arkadaşlarımın başka bazı arkadaşlarımdan çok başka olması :) bayram, seyranda toplanan büyük akraba meclisleri (bayram, seyran kafi evet), rüya görmek, mesleki eğitimler- bol uygulamalı-farkındalıklı-uyanışlı olanları, hikaye örmek, hikayeleri geriye doğru yeniden örmek, başkalarının hikayelerini dinlemek, papatyalar, erengüller, limonlu su, katmanlar, katmanlılık (edebiyat-sinema-resimde), pür sinema, pür edebiyat, renkler, şaşırmak.


sevmediğim şeyleri yazmıyciim.

Monday, April 29, 2013

sahiplenmek vs..

perşembe akşamı 'bağlanma'nın konuşulduğu bir oturuma katıldım. çoğu psikolog olan katılımcılardan biri, "alışmak" dedi, biri "sahiplenmek".. başka başka bir sürü şey dendi de, konumuz sahiplenmek..

sahibi olmamak hiç bir şeyin,
aidi olmamak hiç bir yerin,
mastarları sevmek sevdiğim..

demişim ikibinikide, fiil zamanla bağlanmıyor diye seviyormuşum mastarları.  işte sahiplenmek benim için böyle bir mesele..

biri için dua edeceksem, mesela kardeşim için, "leylacığım" diyesim geliyor da dilimin ucuna, "leyla kuluna" diye düzeltiyorum, hiç olmazsa dilde konsun birşeyler yerli yerine diye..

cuma günü "sosyal bilimlerde eleştirel duruş" sempozyumuna gittim, çok besleyici bir sürü konuşma oldu.. bir ara konuşmacılardan biri dedi ki, "artık insanlar birbirleriyle candan dostluk edemiyorlar, kimse kimsenin kusurunu, hatasını söyleyemiyor, kimsede bunu duymaya karşı bir tahammül de yok.. "

bu benim bir kusurumdur, söylemem kimseye "kusurlu" davranışını, eğer kusur bana karşı değilse :)  yanlışın doğrunun zaman ile anlaşıldığını düşündüğümden biraz.. belki bundan bir öğreneceği vardır, belki de benim öğreneceğim vardır diye.. söyleyerek deneyimin saflığını bozmayayım diye.. (deneyimin saflığı diye bişiye inanıyormuşum, biraz saçma geldi şimdi bu ) fekat mesela, mesele "büyükse" kardeşlerime ve "çok büyükse" bir iki yakın arkadaşıma söyleyebilirim..  acaba bu bir sahiplenememe sorunu mu diye düşünüyordum... şimdi acaba başka anlamları da var mı diye düşünüyorum..

bir  de mesela bir işin sahiplenilmesi var, sahiplenemeyince sanki kenarından tutmuşssun gibi oluyor, olmuyor öyle, elinden kayıyor...  hadi bir daha düşün diyorum sahiplenmeyi.. elimden kaymasın yaptığım iş, kucaklayayım..

bir daha düşününce,  emanete sahip çıkmak tabiri geliyor aklıma.. çünkü sahiplenmek istemememin altında yatan tasavvur, bana herşeyin birer emanet olduğunu söylüyor.. emanet sahiplenilmez ama emanete sahip çıkılır, hatta daha bir üzerine titrenilir, çünkü canı tezdir.

hıym, şimdi şurdan şuraya vardım ya bu yazı içinde, belki konuşarak da varılır bir yerden bir yere.. belki zaman ile anlaşılır dediğim ve bunun için beklettiğim konuşmalar da yeşertir bir şeyler, yeni anlamlar.. hem zaten deneyimin saflığı diye bişiye inanmak da azıcık saflıkmış sanki :)

böyle bişeyler işte..

Tuesday, March 26, 2013

bazı ejderhalar

                                                                                                             

ilk kez bir ejderha ile altı yaşındayken tanıştım, babannemin anlattığı hikayenin kahramanıydı.. iyi de bir rolü yoktu bu hikayede ama niyeyse sevmiştim bu yaratığı.






bayburt'un nişantaşı köyünü basıp, sonra zavallı bir kadının duasıyla oracıkta taş kesen ejderhanın fotoğrafı.

sonrasında galiba yedi-sekiz yaşlarındaydım, susam sokağının şu bölümüyle ejderhaları bir kere daha sevdim. niye sevdiğimle ilgili bir fikrim yok hala...



 kral arthur-merlin hikayesinin ejderhasıyla tanıştığımda ise 9-10 yaşlarındaydım, bu defaki ejderha  bilgeydi üstelik, gönül rahatlığıyla sevebilirdim. sonrasında bir sürü ejderha tanıdım işte, okuduğum fantastik kurgularda muhakkak en az bir tane oluyordu. en sevdiğim, tehanu idi




game of thrones'un üçüncü sezonunu beklediğimiz şu günlerde dizinin en sevdiğim karakteri, ejderhalar annesi daenerys targeryen'i anmasam olmaz di mi? bu sezon, evlatlarının hayrını görecek inşallah...





her ne kadar altı yaşımdayken babannemden dinlediğim bir hikayenin gayet yerli bir kahramanıysa da ejderha, sonraları ya hep uzak doğu ya da kelt hikayelerinde rastladığım bir karakter oldu, bu arada, nerde bizim ejderhalarımız diye zaman zaman üzülüp içlendim kendi kendime.. ta ki, geçen hafta gördüğüm bir minyatüre kadar.. minyatürlerle osmanlı-islam mitologyası isimli ilginç bir kitap edindim, şaşıra şaşıra okuyorum.. kitabın mitolojik yaratıklar bölümünde ejderha başlığı altında, Peygamber efendimiz'in bir ejderha ile karşılaşmasını anlatan minyatürler var.. hakikati yoktur herhalde :)
iyi bir müslümanın peygamber efendimize dair hakikati olmayan bir bilgiyle karşılaştığında heyecanlanmaması lazım aslında.. fekat Allah affetsin, bizim kültürümüzden de ejderha hikayeleri geçmiş diye seviniyorum saçma bi şekilde..

not: yazarken mesnevi'deki ejderha göndermelerini hatırladım, nefse benzetilen. peki ama niye seviyorum ben bu yaratığı?


Wednesday, March 13, 2013

bazen de

bazen de ağrıyan değil de ağrımayan yere dokunursunuz, bu şifa olur.
ben o bazenleri seviyorum işte. izdüşümleri, görünmez bağları, perdeleri.

Tuesday, March 12, 2013

bir kapıdan geçince



bence hepimizin hayatlarında görünmez kapılar var, metropolitan expressway'deki kapı gibi. içinden geçince değişiyor anlamlar, alice gibi.

Friday, February 22, 2013

bir insanı o insan yapan şey nedir de severiz onu

I.

Anılardan örülüyoruz ya ilmek ilmek, bizi tam olarak olduğumuz kişi yapan şeylerden biri hafıza mı acaba diye düşünesim geliyor. Sonra hafıza kayıplarını hatırlıyorum.. Kayıpların kaybedene etkisi ayrı bir konu, yakınlarına etkisini de merak ediyorum. (çok da merak etmiyorum aslında, sabah sabah  dua yerine geçmesinden korktum şimdi) O kişiyi zihninde ördüğü anılar var ve o kişiyle beraber örülü anılar.. Ama hafıza kaybı bir boşluk bırakıyor işte havada.

II.
Spoiler-Black Mirror 2.1 –Spoiler

Black Mirror’ın ikinci sezonunun ilk bölümünde, eşi ölen bir kadının yasını izliyoruz. Bir arkadaşı bu yasla baş edebilmesi için ona bir uygulamadan bahsediyor. Kaybettiğin sevgilinin yazışmalarını, fotoğraflarını,videolarını, bütün dijital izlerini bu uygulamaya yüklüyorsun. Sistem bunları tarayıp analiz ediyor ve sana sanki O’ymuş gibi cevap verebilen bir yapay zeka hediyor, bir bot-sevgili.

İzleyince yine sordum, bir kişiyi tam da o kişi yapan şey ne acaba diye ve biz birini sevdiğimizde onu tam da o kişi yapan bu şeyi mi seviyoruz, neyi seviyoruz, nasıl seviyoruz?

III.

Yapay zekanın verdiği tepkiler avutabilir mi acaba? Bilmiyorum.. Beyin hasarlarından sonra düşünme becerilerinde ve hızında azalma, bozulma olan kişileri düşünüyorum.. Artık eskisi gibi kıvrak bir zekası yok, eskisi gibi esprili değil.. Verdiği duygusal-davranışsal tepkiler bambaşka… Sanki başka biri diyen sevgiliyi..

IV.
Spoiler- On the Road-Spoiler­-Spoiler

Hani  Sal ile Dean kendilerini yollara vurdular, Meksika’da buldular “welcome to tijuana, tekila, sexo y marihuana” dediler ya.. Nasıl da can dostuydular, nasıl da yıllardır, yollarda..
Sonra, Sal Meksika’da hastalanınca, dizanteri olmuş da ateşlerle boğuşurken, Dean ona öylece veda edip (bir de parasını alıp) geri döndü ya San Francisco’ya.. Beraber takılabileceğin sağlıklı Sal ile, hasta yatağındaki aciz Sal arasındaki farkları düşündüm.. Dean aynı Dean’di, seni her zamanki gibi seven...

V.
Hani anılardan örülüyoruz ya ilmek ilmek, bir de anılardan “kendimizi” örüyoruz seçerek.. Bir mozaiğin taşlarını yapıştıran şeyi düşündüm. Bu yazı içinde “dünya tasavvuru” diyeceğim o şeyi. Bu değişir, biz yaşadıkça değişir.. Bu değiştikçe, örülen taşlar yerinden bir atar, bozulur, sonra yeniden örülür, yeniden yerleşir, yapışır ya. Tam o esnada geride kalan insanları düşündüm. Sevdiği başka bir kompozisyon muydu, yoksa o minik taşların kendisi mi acaba?

Geçtiğimiz günlerde bir şiirle tanıştım, diyor ki,

İnsan insana aşık olmaz güzelim,
İnsan insanın yanında bile durmaz.

Çok sevdim bunu..  Şiirin başında bir de sevgiliden içine atlamasını istiyor şair*,

bir trapezin durması gibi suya
içime çok yüksek bir yerden atlar mısın leyla
başın kaşın yarılsa diplerime çarparak
kanın karışsa suyuma
yerin bütün kanunlarına kusarak
ben sana bulanayım sen bana...

bana öyle geliyor ki, insan o kadar yükseklere kendi başına çıkamaz, yani aklı varsa çıkmaz :) 
aklı var mı? Bence bir anda kendini orada bulur, öyle hayal ediyorum yani, bir anda bir bakar ki çok yukarlarda, nasıl gelmiş ki buraya.. o anda bir iki saniyesi olur geri dönebileceği. Boşluğuna gelirse, bir el onu iter aşağı. İşte böylece aşka düşülür. Aşka atlanmaz bence.

Peki bir  insanı tam olarak o insan yapan ne sorusunun cevabı bir havuz gibi bir şeydir belki, sevdiğimiz kişiyi nasıl severiz sorusunun cevabı  trapez gibidir belki. Bilmiyorum ki…

* Alper Gencer

Monday, February 11, 2013

nedir delilik?

Heidegger Lacan'ın kendisine gönderdiği makaleyi okuyunca "bu psikiyatristin bir psikiyatriste ihtiyacı var galiba" demiş.

Biz psikologlar da duyarız bazen buna benzer cümleler, itiraf edeyim hadi, muhatabımızın yüzeyselliğine veririz çoklukla... Ama son zamanlarda az da deli olmadığımızı düşünüyorum yine itiraf edeyim.. Sınıfın yarısının tavuk, yarısının solucan olduğu, tavukların solucan kovaladığı (kadın-erkek ilişkilerindeki halimizin minyatürünü görmek içinmiş) eğitimde de bunu düşünmüştüm, şimdi dışardan biri görse kesin deli olduğumuzu düşünür  diye.. Geçenlerde de psikolog bir arkadaşıma oyun terapisinin sembollerini anlatırken kendimi bir de dışardan dinledim de, yine biraz deliydim o anda..


İşin aslı şu ki, dışardan dinlenince herşey çok delice durabiliyor.. Aynı siyasi görüşten, aynı cemaatten, aynı meslekten, birbiriyle aynı dili konuşan insanlar bir rasyonalite ürettikleri gibi, fena halde delilik de üretiyorlar.. Böylesine üretilmiş ve böylesine değişken bir şeye güç atfetmekle derdim var benim.. Böyle işte..

Zelig'i de izleyebilirsiniz bence.

What makes a hero? - Matthew Winkler




"Aradığınız hazine girmeye korktuğunuz mağaradadır.''
"The cave you fear to enter holds the treasure you seek." 
 Joseph Campbell

Saturday, February 09, 2013

mental landscapes


“One thing I wanted to tell you is that I often think of him,” Tamaru said. 
“Not that I want to see him again or anything. I really don’t. We wouldn’t have anything to talk about, for one thing. It’s just that I still have this vivid image of him ‘pulling rats out’ of blocks of wood with total concentration, and that has remained an important mental landscape for me, a reference point. It teaches me something—or tries to. People need things like that to go on living—mental landscapes that have meaning for them, even if they can’t explain them in words. Part of why we live is to come up with explanations for these things. That’s what I think.” 
“Are you saying that they’re like a basis for us to live?” 
“Maybe so.” 
“I have such mental landscapes, too.” 
“You’d better handle them with care.”
“I will.”

1Q84, Haruki Murakami

Monday, February 04, 2013

başat eylem analizi

2007 haziran-2009 eylül arası: dinlemek.
çokça dinlediğim bir dönemdi. ikibinden fazla insan dinledim, bu binlerce hikaye demek, binlerce hayat. çok iyi bir dinleyiciyimdir, dikkat ve ilgiyle dinler, iyi sorular sorarım. başat eyleminiz dinlemek olduğunda bazen istemeden de dinleyebiliyorsunuz. bir keresinde bindiğim bir minibüste yanımda oturan adam konuşmaya başladı benle, ama benim hiç dinleyesim yok, sessizliğe ihtiyacım var, güya beden dilimle dinlemiyorum mesajları veriyorum ama beden gayriihtiyari bir şekilde konuşana yöneliyor yine, buyrun sizi dinliyorum diyor. o zaman anladım ki artık dinlemekten dinlenmem lazım.
2009 eylül-2010 haziran arası: okumak.
bu dönemde dinlemeyi azalttım, yani okulda hocamı dinledim, arkadaşlarımı dinledim elbette ama başat eylemim okumak olarak değişti. epeydir okumak istediğim konularda okumalar yapmaya başladım, günlerimi bağlarbaşındaki kütüphanede geçirdim, sessiz sakin, mutlu mesud okudum, biraz yazdım, konuştum, dinledim, düşündüm, ama başat eylem okumaktı.
2010 haziran'dan beri: izlemek.
efendim bendeniz profesyonel izleyiciyim şu anda. binlerce çizgi film izledim haziran'dan beri. bugün geldim işe, birazdan açacağım transformers seyredeceğim. merak ediyorum neler olacak bu bölümlerde. işin fena yanı gündüz izledikten sonra eve gidince de yapmak istediğim şey dizi ya da film izlemek oluyor, izliyorum. bu aralar iyi bir sinema izleyicisiymişim gibi davranıyorum.
aslı gibidir, biutiful, aşk tesadüfleri sever ve i am love'ı izledim mesela.
aslı gibidir ile ilgili çok beklentim vardı aslında ama pek aslı gibi değildi film :P yazar bir sanat tarihçisi ve onun okuru arasındaki macera, beraber geçirdikleri bir gün ve sohbetleri üzerineydi. sohbetler daha çok bir kitap okuyormuşum tadı bırakıyordu aslında ama zaten hikaye de bir kitap ile başlıyordu.
biutiful, Alejandro González Iñárritu filmi, babil, 21 gram, paramparça aşklar ve köpeklerin yönetmeninin. bu adamın filmlerinin bir formülü var sanki ve o formülü uyguluyor filmlere hep, acıtıcı başlıkları bir torbaya koyup karıştırıyor sonra da çıkarıp bir sıraya diziyor gibi. bu pek hoşuma gitmiyor aslında. ama ben bu filme havyar badem için gittim zaten.
aşk tesadüfleri sever'e de bir grup kız arkadaşla gittik, hepimiz çok etkilendik, mehmet günsür'ün çok güzel bir gülüşü var.
i am love pür sinema idi bence, sevdim ben.
şimdi transformers izleyeyim :)

edit: böyle yazmışım 2011 şubat'ında, o tarihten 2012 başına kadar da izleyici olmuşum hep.

sonra sevgili 2012 gelmiş çok eğlenceli bir başat eylemle :) 2013'ün ilk ayını geride bıraktığımız şu günlerde dönüp geriye  nasıl yıldın sen 2012 diye sorunca, gördüm ki iyi gezmişim 2012'de maşallah.

2012 mart-kasım arası gezmek: 
urfa,mardin, midyat, hasankeyf, antep, besni, malatya, brüksel, ghent, bruges, antwerp, amsterdam, verona, venedik, new york, chicago.

hadi bir daha maşallah diyin.
benden çok gez, güzel gez he mi okur? 

Monday, January 28, 2013

kafalar bir dünya

yine dağılacak nasıl olsa diye toplanmayan odalar gibidir bazı kafalar. tabii kendi içlerinde bir düzenleri olan dağınıklar da vardır. 

sonracığıma, misafir odası gibi, az kullanılan, neredeyse hiç dağılmayan sadece tozlananları vardır, misafirler içindir. 

bir de içinde yaşanan, dağılan ama  toplanan, eşyaların zaman zaman yer değiştirdiği, yeni eşyaların gelip, eskilerinin belli aralıklarla atıldığı odalar vardır, nefes alırlar bu hareketlerle oh. ben bu odalardan severim, bu kafalardan. 

odasına yeni giren eşyayı (küçük bir biblo bile olabilir bu) muhtelif şekillerde, yerlerde deneyen, uzaktan bakan, cık olmadı bu diyen, sonra yeniden deneyen, ve yeniden uzaktan bakan sonra kalkıp bu eşya için tüm odanın şeklini değiştiren ev sahipleri vardır, dışardan garip görünürler belki ama tanısanız seversiniz, çok tatlıdırlar :) son  halini aldığında oda -belli bir süreliğine de olsa- onlardan mutlusu yoktur. 

huzurlu odalar sevgili okur. 

Wednesday, January 23, 2013

tohuma kaçmak

hani çok küçükken bile bugün hissettiğimiz gibi hissettiğimizi hatırladığımız şeyler vardır, kilimin ilk ilmekleri gibi. hafızamızın bir oyunu olabilir bu, belki de bugün burada durduğumuz için dönüp ilk ilmekleri böylece hatırlıyor ve bugünküne benzer şekle sokuyoruzdur, eğer öyleyse bunda çok mahirim. ama bence öyle değil.
bence bu bizim tohumumuzla ilgili, olmamız murad edilen şeyin tohumuyla.. yeşeren bir tohumu tanıyabiliriz. o oradadır, görürüz. çok severim yeşeren tohumları. ama ya yeşeremediyse, yeşertemediysek, içerde yabancı topraklar altında havasız kaldıysa.. 

yabancı topraklar altında havasız kalan zavallı tohumları kurtarmak için öneriler:

1. kazın, hafızanızda geriye doğru. çocukluğun bilgelikle ilintilendirildiği bissürü metin gördüm, keşke burda sizinle paylaşabilmek için saklamış olsaydım.. ama siz de görmüşsünüzdür böyle metinlerden belki, hatta daha güzeli bir çocuk görmüşsünüzdür, sohbet etmişsinizdir belki. çocukluğa atfedilen bilgelik yakıştırması yersiz değil. tohum, orada oracıkta, yüzeye yakın. ilmekler henüz atılmış, örülüyor, dolaşmamış daha..(en azından çok fazla-çocukla travma çalışmanın görece kolaylığı da burada).. çocukluk hikayelerine gitmek oralarda biraz dolaşmak, kalmak, mümkün oldukça gerilere, neler düşündüğümüze, neler hissettiğimize bakmak.. bahsettiğim şey bu, acaba bugünkü bize neler söylüyor o çocuk biraz dinlemek..

henüz ikinci önerim yok, bu yazı birinci öneri için yazıldı zaten. iyi kazılar sevgili okur.

kader, kısmet, conatus

Tuesday, January 08, 2013

purblog nostalji kuşağı

sevgili purblog okurları, eskiden buralarda nostalji koşağı derler bir köşemiz vardı, çocukluğumuzun çizgi filmlerini, dizilerini yad ederdik, sonra ikibinaltı'daki yangında bir kısmı küle döndü, ikibinsekiz'deki selde ise diğer bir kısmı suya düştü. sularla beraber bir çiçeğin bedenine yürüyüp oradan özüne vardı, kondu da özüne bir arı, işte o arı sensin okurcuğum, hıhım.

bugün f. ile eskileri yad ettik biraz, susam sokağının süper selmasından, kurabiye canavarına, edisine büdüsüne gittik. öğrendik ki edi'yi seslendiren altan erkekli imiş. sonra kermit'in çocukken çok güldüğüm görünmez adam röportajını izledik. bu susam sokağı hatıraları aklıma purblog nostalji kuşağını getirdi, bir çeşit nostalji kuşağı nostaljisi yaşadım kendi kendime. sonra dedim ki kendi kendime olmasın, buyrun hep beraber olsun.

purblog nostalji kuşağı ikibinbeşin yazında daddy long legs ile başlamış, TRT'de yayınlanıp çat diye yayından kaldırılan bu çok sevdiğim çizgi filmin akibeti içime dert olmuş da araştırmış  gutenberg'den hikayenin sonunu bulmuşum, sonra blog üzerinden seslenmişim hatırlayan var mı diye, böylece  başlamış işte.

jessica fletcher'ın cinayet dosyasını, avukat matlock'ı, david lynch'in dizisi ikiz tepeler'i (on yaşında bir çocuk niye böyle birşey izler bilmiyorum) ve harika yıllar'ı konu almışız bu köşemizde.

vee aradan uzun bir zaman geçtikten sonra nostalji kuşağı bugün susam sokağı ile karşılarınızda :



şurda da kermit'in başka bir röportajı var, türkçesini bulamadım ama çocukken çok güldüğüm bir bölümdü bu da.
bir de ejderhalı bir bölümü vardı ki susam sokağının, babannemin anlattığı ejderhalı hikayelerle beraber hafızamda ayrı bir yeri vardır. ben altı yaşımdan beri ejderha seviyorum evet. bu da o bölüm, şimdi sorayım bakalım hatırlayan var mı? :)

Sunday, November 18, 2012

neresidir ev?

17.10.2012
çikolata sıcak, şikago sokakları soğuk. argo tea bana sıcağını verdi sağolsun, şu an ev. ev de başka pek çok şey gibi tedrici bir şeydir. argo tea, kilbourn, ny, istanbul,bayburt ve başka yerler. ne çok evsiz (homeless) var sokakta, halbuki ev kırçıllı bir kelimedir.

kırçıllı paltolu adamın sokakta uyuduğunu görmüştüm, üstünde yorganı vardı.. battaniye olsaydı sokak olurdu, yorgan olunca üste örtülen orası biraz evdir. yağmur yağarken dışarda evimden okyanuslar uzakta, bir cafe, sıcağıyla evdir.

"insanın evi doğduğu değil doyduğu yerdir"derler bizim oralarda.. aynı sözü, bizim oralardan okyanuslar uzakta, chelsea pazarında satılan bir çantanın üstünde yazılı gördüm..amerika için daha bir  manidarmış diil mi? insanın evi, memleketi, doğduğu değil sevdiği yerdir diyen birini de duymuştum bir keresinde... evi gibisi yoktur insanın, her yer olabilir.


fotoğraf: halit ömer camcı                 kaplumbağa var bir de.


nedir masal?

White Rabbit by Jefferson Airplane on Grooveshark

E: onlar sadece masal. çılgın şapkacı "alice harikalar diyarında"nın içinde var. bir kitap, hem de gerçekten okuduğum bir kitap.
J: masallar...  masallar mı? masal da ne? lisedeyken iç savaşı öğrenmiş miydin?
E: evet, elbette.
J: nasıl? bir kitaptan okumuş olma ihtimalin var mı? peki nasıl oluyor da diğerlerinden daha gerçek oluyor?
E: tarih kitapları yaşanmış şeylere dayanır.
J: peki ya masal kitapları, hayal gücüne mi? o nereden geliyor? muhakkak bir yerden geliyor olması lazım.

once upon a time, 17. bölüm.

bir de mişler kitabı var.

Monday, October 29, 2012

lost and found in translation


"to kill a mockingbird" kitabı "bülbülü öldürmek" diye türkçeleştirilirken, bu toprakların şakacı kuşu  (mockingbird) yok diye aşık kuşumuz kurban gitmiş cinayete..yazık olmuş..

hikayenin de aşkla meşkle hiç alakası yok halbuki, "neden çeviriyi yaparken bülbül etrafında yüzlerce yıldır örülmüş olan çağrışımlar zincirini dikkate almamışlar ki" diye düşünürken; aklıma ibn hazm'ın güvercin gerdanlığı kitabında, "aşk şaka olarak başlar, sonra ciddileşir" dediği geldi..
(bu cümle biraz uzun mu oldu ne?)

neyse, birazdan filmini izleyeceğim bu hikayenin, kitabını okumak yerine, sonra başka şeyler çağrışırsa yazarım onları da. kib.bye.






Sunday, September 23, 2012

içedönük blogger

içedönük blogger benim yazlıkblogda yazarken kullandığım isimdi, ismi kullanmasam da hala blogger'ım içe dönük.

içedönüklük-dışadönüklük jung tarafından psikoloji literatürüne girmiş kişilik eğilimlerinden. hızla tarifleyecek olursam, içedönükler kendi enerjilerini kendileri üreten, içsel süreçleriyle çokça ilgilenen, düşünmeyi seven, inceliklerle ilgilenen, gözlemci, yakın çevresinin yanında daha rahat olup tanımadıklarına karşı kendini kolay açmayan kişiler genelde. dışadönükler de tam tersi işte :P  içedönük olmak asosyal olmayı beraberinde getirmiyor ancak, enerjilerini yeniden üretebilmeleri için yalnız kalmaya dışadönüklere kıyasla daha fazla ihtiyaçları oluyor. eskiden çalıştığım iş yerinde bana sınırlı sosyal derlerdi tam da bu yüzden :) çünkü odamdan belli aralıklarla çıkar, çay kahve içerken sohbet eder ve yine odama çekilirdim, seansım olmasa da odamda oturup birşeyler okumak yazmak bana iyi gelirdi.. bana iyi gelen bu şey iş arkadaşlarıma garip geldiğinden ve asosyal olmadığımı da gördüklerinden, sınırlı sosyal diye bir şey uydurup ondan olduğuma karar vermişlerdi, e işime de gelmişti bu..

geçen hafta çok sevgili sosyal içedönük arkadaşlarım özge ve nilay'la buluştuğumda özge susan cain isimli bir içedönüğün ted konuşmasından bahsetti, 21. yüzyılın içedönüklüğü bir çeşit kusurmuş gibi algılaması ve dönüştürmeye çalışması üzerine bir konuşma..

bu arada bu yazıyı yazarken sitelerde gezindim, introvert-extrovert olmayla ilgili neler yazılmış bakayım dedim, gördüm  ki, susan cain'in konuşmasında değindiği gibi, introvertleri dönüştürmeye çalışan çok sesler  var maalesef: http://www.wikihow.com/Go-from-Introvert-to-Extrovert . halbuki insanı en çok olmadığı bir şeye dönüşmek yorar, hem ne lüzumu var..



neyse işte, geçen hafta özge ve nilay'la yaptığımız bu konuşma üstüne yeniden gündemime girdi içedönük-dışadönük farklılığı.. mesela şeyi hatırladım, bir insanla uzun saatler geçireceksem ne kadar süreden sonra sıkılırım acaba diye hesap ettiğimi :) bu insanı ne kadar sevdiğimle de ilgili değildi bu hesaplar aslında.. ama işte sıkılıyordum bir yerden sonra.. benim sıkılma dediğim şeye yorulmak şeklinde daha iyi bir açıklama getirildiğini gördüm şurada:  (bu iyi geldi bana)


kendi iç enerjimizi üretiyor olduğumuz için, belli ölçüde sosyallikten sonra kendimize dönüp dinlenmemiz ve yeniden enerji üretmemiz gerekiyor..

namaz kılarken insanların yanından ayrılmayı bu nedenle de seviyorum ayrıca...Allah'ın sosyallikten yorulan kullarına verdiği bir hediye gibi  kabul ediyorum (başka bissürü hediyelerin yanında) hatta şöyle bir şey düşünüyorum, cemaatle namaz kılarken öğlen ve ikindide imamın fatiha ve zammı sureyi sessiz, diğer vakitlerde sesli okumasıyla ilgili; öğlen ve ikindi insanların dışarlarda olup sosyalliğe doyduğu vakitler, bu yüzden biraz sessizce içe dönmek belki bize iyi gelir diye ve sabah, akşam , yatsı vakitlerinde, kendimize döndüğümüz bu sessiz saatlerde bir dış sese uymak fena olmaz diye belki..
böyle işte..



bir de şöyle :



Thursday, September 13, 2012

kulak misafiri

bugün tebdil-i kıyafet halk arasında gezindim ve sinsice yanlarına yaklaşıp konuşmalarını dinledim.
60'lı yaşlardaki karı-koca kızlarının ne ara komünist olduğu hakkında konuşuyorlardı:

kadın: doğum askeri hastanede olmuştu ya, doğumda hani izin vermemişlerdi ziyaretlere filan, ben çok sıkılmıştım... diyor ki, işte daha doğumdan travmatize olmuş da ordan antimilitarist  olmuş.
adam: bahane, hep bahane. atmasın.. antimilitarist olmuşmuş, kendisi çocuğa onu yapmıycaksın bunu yapmıycaksın.. antimilitarist olucam diye diye militarist oluyor. 

bu konuşmada bahsi geçen kızın mantığını sevdim :)

sonra iki apaçinin konuşmasına şahit oldum: 

- oolum sen o kıza tutuldun söyliyim sana
+ s.ktir git lan ne tutulması
- tutuldun işte, iki saattir kızı anlatıp duruyosun.

bu konuşmada da "tutulma" tabirinin kullanılışını sevdim :)





kuaför ibrahim'in retro tabelası da sevdiklerim arasına girdi bugün :) biraz da gözümü eğlendirdim..













bir de vapurda, urfa'daki kültürel faaliyetlere şaşıran iki kadını dinledim elimden geldiğince.. urfa'da bir vakıfta her çarşamba bi dersler oluyormuş, bir hafta ibn arabi bir hafta başka biri (bunu duyamadım) falan filan konuşuluyormuş. güzel oluyormuş bu konuşmalar. bak sen şu işe, istanbul'da arasan bulamazsınmış. diyarbakır'da olsa şaşırmazmış da urfa'ya şaşırmış bak.ama diyarbakır çok politikmiş de urfa başkaymış. bir de perşembeleri de film gösteriliyormuş bu vakıfta. arada filmler durdurulup bunlarla ilgili konuşuluyormuş.. 
urfa ne güzel şehirdi, ben şaşırmadım hiç.. vapur kadıköyüne yanaştı, indik sonra.