Friday, January 22, 2016

mekana ait hissetmek ve yoğurt


çok kısa bir süreliğine bile olsa bulunduğum mekana ait hissedebilmeyi severim. mesela dört beş gün süren bir eğitim mi alıyorum, o eğitimi aldığım otelin, salonun civarını hemen bir gezerim, hangi küçük esnaf varmış, hangi dükkanlarda ne varmış. ne işime yarayacaksa, oradaki nalburun, terzinin, ayakkabıcının, kuaförün, eczanenin, restoranın, pastanenin yerini bilmek bana kendimi rahat hissettirir, işte o zaman o mekana dört günlüğüne de olsa ait hissedebilirim. farklı güzergahlarla bulunduğum yere nasıl gidilir, nerelere yakındır, bunları keşfetmek de o aidiyet hissime yardım eder. bir de bulunduğum yerde namaz kılabilecek bir alanım olduğunda tamam artık oraya aidimdir. 

bay ridge'i, brooklyn'de yaşadığım bölgeyi çok seviyorum. bana hiçbir faydası yok ama, yoga stüdyosunun, dans stüdyosunun, irish kıyafetleri veya bronzlaşma malzemeleri satan dükkanların yakınımdaki varlığını bilmek bana kendimi rahat hissettiriyor :) bir de aradığım şeyi nerede bulabileceğimi bildikçe kendimi daha çok ait hissetmeye başlıyorum. istanbul'a dair de en çok özlediğim şeylerden biri de bu aslında, hangi kültürel aktivite nerede bilmek.. gitmesem de görmesem de o aktivite benim aktivitem oluyor :) şimdi new york'a dair en büyük çabalarımdan biri bu tür aktiviteleri yakalayabilmek. 

neyse, aradığım şeyi nerede bulabileceğimi bilmek diyordum, şimdi oradan yoğurda geliyorum. geldiğim günden beri günlük doğal süt bulabileceğim bir yer arıyordum, mayaladığım yoğurtlar lastik gibi sünüyordu, hazır sütlerle mayaladığım için. aradım, aradım, sordum, soruşturdum, bir buçuk yıl sonunda buldum.  udder milk, üye oluyorsun, online siparişini veriyorsun. manhattan, brooklyn, new jersey, staten island, queens'e adrese servis yapıyor. küçük bir aile şirketi, müslüman bir aile, o yüzden helal ve organik et siparişi de verilebiliyor. neyse ilk sütüm ve yoğurdum geldi, yoğurdumu mayaladım, henüz kesmedim ama inşallah güzel olmuştur. şu an kendimi daha çok brooklyn'li hissediyorum, yoğurt güzel olmuşsa daha da çok hissedeceğim :) 

böyle işte.. 

suçluluk duygusu




terapi eğitimleri esnasında bize her gruptan, her kültürden insanla çalışabilmeyi öğretirler, insanlar ne yaparsa yapmış olsunlar, onlara kapımız açıktır, ne yapmış olursa olsunlar yargılamadan dinleriz ve suçluluk hissettirmemeye özen gösteririz. bir yandan da danışanın suçluluk hissetmemesine de yardım ederiz. her duyguya yer vardır odamızda ama en az yer suçluluk duygusunundur. hani denir ya terapi, modern dünyanın günah çıkarma mekanizmasıdır diye, bu sayede günah çıkaran terapi odasından affedilmiş hissederek çıkar. 

elementary'nin bir bölümünde rastlayınca fark ettim bir anda, seri katil bir genç 
son olarak bir iyilik yaparak kaçırdığı bir kızın yerini söylüyordu polise, o arada sherlock'la sorgu odasında konuşurlarken, sherlock ona "sana yalan söylemeyeceğim muhtemelen hayatın boyunca bu suçluluk duygusuyla yaşayacaksın" dedi. sanırım o terapi arka planından dolayı, Sherlock'un yaptığı bana çok sert, çok ağır gelmişti, bir seri katilin suçluluk duygusuyla yaşamasından daha insani ne var halbuki.

suçluluk duygusu kelimesi yerine "vicdan azabı" kelimesini koyunca birazcık daha berraklaşıyor zihnim, azabı kötü olsa da, vicdan hep iyiyi söyler ya.

neden terapi mekanizması danışanın suçluluk hissetmemesini önceliyor olabilir peki, diye düşününce aklıma psikolojinin sisteme nasıl hizmet ettiği geliyor. bir psikoloji kongresinde konuşulmuştu, matrixte terapist neo'mudur ajan smith mi diye.. epeyce smith olduğumuza karar vermiştik, insanlara hakiki bir uyanış yerine, sistemde kalabilmelerini sağlayacak kadar yardım ediyorduk. suçluluk duygusu ise insanların tüketim çarkından çıkmalarına sebep olabilecek bir duygu aslında. terapinin bu noktada afedersiniz dana gibi yedikten sonra içilen soda vazifesi görme tehlikesi var. o sırada mideyi rahatlatır ama yediğiniz de yanınıza kalır.

bir neo olmaktan çok uzağım ama şimdilerde danışanlarıma suçluluk duygusunu fark edip doya doya yaşamalarına yardım ediyorum, altında da ezilmeden.

mutfaktakiler:

1. cennetten çıkarılan hz. adem ve şeytanın iki farklı davranışı, yaptıklarının sorumluluğunu alabilmeyle ilgili iki farklı örnek.  hz. adem "ben nefsime uydum, azgınlık ettim" diyip tevbe ederken; şeytan "sen beni azdırdın" diyip Allah'ı suçlar. davranışlarıyla ilgili bahaneler üretip başkasını suçlamak şeytanın, sorumluluğunu kabul edip pişmanlık hissetmek hz. adem'in mirası.

2. nefs terbiyesine  'nefs'i levvame' kınayan nefisle başlanması. yani insanın kendi hatalarını görüp, farkına vararak, gerçekçi bir şekilde eleştirel olabilmesi. 


Sunday, January 10, 2016

ayılana gazoz sıkılana limon



biz küçükken, sıkıldığımızı söylediğimizde " sıkı can iyidir, kolay çıkmaz" derlerdi. halbuki canın da kolay çıkanı makbulmüş.

neyse ben buradan canım sıkıldığında kendime ve tüm canı sıkılanlara seslenmek istiyorum: sıkıcııı!! çünkü sadece sıkıcı insanlar sıkılır.

sıkılmadığımda kendime ve tüm sıkılmayanlara da seslenmek istiyorum: her dem yeniden doğarız bizden kim usanası.


Thursday, December 10, 2015

sürdürülebilir blog



Sürdürülebilirlik ve Anadolu Kadını:


Geçtiğimiz günlerde "almadim" diye bir blog adresi gördüm, bir yıldır keyfi herhangi bir şey almayan bir kadının almama "macerası"nı anlatan blogu okuyunca çok özendim, biraz heyecanlandım ve yazıyı sevdiğim bir grup ile paylaştım. Paylaştım ve gördüm ki, zaten grup içindeki pek çok kişi böyle yaşıyor, bir yıldır değil, daha uzun zamandır, keyfi herhangi bir şey almıyor, bu onlar için bir macera da değil üstelik, bir hayat biçimi, çünkü iyi müslümanlar. İsraf etmek, gereksiz harcamak iyi bir müslümana yakışmaz çünkü. 


Bense maalesef durmam gereken yerlerden zihnen uzak düşmüşüm, "sürdürülebilirlik" kavramı "israf" kavramından daha çok çağrışımlı bir hale gelmiş benim için. 



Amerika'nın Yeniden Keşfi ve Sürdürülebilirlik:
Geçtiğimiz günlerde eşimin memleketi Maraş'taydım, salçasını, yoğurdunu, turşusunu, sucuğunu evde yapan hanımlar görünce bunu Amerika'lı arkadaşlarıma anlattığımı düşündüm, onların zihninde canlanacak kadın tipi bayaa hippi bir tip olacaktı muhtemelen, halbuki bildiğin kadınanamlar. 





aldığımızdan daha fazlasını verebilmeyle ilgili bir duam olmuştu geçtiğimiz günlerde, şimdi düşünüyorum da aldığımızın birazını verebilsek bile harika olur. mesela aldığmız oksijeni ağaç dikerek versek, öğrendiğimiz bilgiyi işlesek ve yeniden geri versek, sevgiyi, selamı yaysak, yemek yapsak, dikiş diksek, sadaka versek, huzur versek. 






Saturday, September 19, 2015

anahtarın yeri

Komşuları bir gün Nasreddin hocayı sokakta, lambanın altında harıl harıl bir şey ararken görürler. hemen yanına gidip sorarlar, hoca hoca ne ararsın? hoca durur mu yapıştırır hemen cevabı anahtarımı arıyorum. anahtarını nerde düşürdün diye sorduklarında, kapıda yanıtını veren hocaya komşuları şaşırır ve peki ama neden burada arıyorsun diye sorarlar, hoca durur mu yapıştırır hemen cevabı,
burası aydınlık da ondan burada arıyorum.

Kaybettiği şeyi yanlış yerde arayana insan denir, nisyandan gelir kelime kökü. kaybettiği şeyi nerede kaybettiğini de unutandır insan, arar durur en kolayına gelen yerde.

"Verily in the remembrance of Allah do hearts find rest"
"Kalpler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur"
28-13.

o hiç doymayan halimiz bundandır işte, anahtarı kolayımıza gelen yerde aramamızdan.

Tuesday, July 28, 2015

kendiliğinden görünenler müstesna


korku insanı felç ediyor

ekim ayında  kardeşimin düğünü için istanbul'a gittiğimde hatice mina daha iki aylıktı, annemin münasebetsiz misafirleri sürekli, ağır kaldırdığı için bebek düşüren anne hikayeleri anlatıyorlardı.
kaybetmekten çok korktum. o ziyaretimde arkadaşlarım, akrabalar mina için elbiseler hediye etmişlerdi- cinsiyeti henüz belli olmadığı için unisex bebek giysileriydi çoğunlukla- new york'a dönüş için bavulumu hazırlarken "yerim yok anneciğim sen gelirken getirirsin bebeğin (o zamanlar bir kimliği yok, bebek sadece, the bebek) kıyafetlerini" dedim. esas mesele ise yer değildi aslında, olur da kaybedersem yanımda elbiseleri olmasın, elbiseler fazla gerçek kılıyor herşeyi diye. sonra geri döndüm ve niyeyse kendiliğinden orada olan o sevgiyi, sevgisini içimde hissedemediğimi fark ettim. korku insanı felç ediyor. bir şekilde kaybetme korkumla yüzleştiğimde kalbim yeniden sevgisiyle sıcacık oldu sonra.


anneliğin anlatılacak bir sürü şeyi var, bir sürü şeyler.  dipteki duygularını fark edip dile getirmeyi çok seven ben, anneliğimi de anlatırdım muhakkak. ama kaderin cilvesi bu ya, anne olmayı çok isteyip henüz olmamış bir danışanım oldu o sırada, hamile terapistine çok şeyler öğretti bu danışan. facebookta instagramda delicesine paylaştığımız o bebek fotoğrafları bir yerlerde o esnada o nimetten mahrum birinin canını çok yakabilirmiş. iç görüsü yüksek bir insan olarak şunun da farkındaydı, kendisinin de dünyayı gezerken paylaştığı birbirinden eğlenceli fotoğraflar, yine bir yerlerde birilerinin canını yakabilirdi. bu böyle bitmeyen bir döngüydü aslında, birilerinde hep diğerlerinde olmayan nimetlerden oluyor ve onda da başka bazı nimetler eksik oluyordu. o zaman insan nasıl anlatsın, nasıl paylaşsın, hep bir şeyleri diğerinden "fazla", diğerinden farklı olabilirken. korku beni yine felç etmişti, birilerini incitme korkusu, nazar çekme ve bu nazardan dolayı elimdekini kaybetme korkusuyla. bir kere dayanamayıp baby shower fotoğraflarımı paylaştım, sevgili molly inanılmaz güzel süslemelerle çok güzel bir organizasyon yapmış ve beni çok mutlu etmişti, paylaştığımın haftasında büyük bir trafik kazası atlatınca hoop hemen o fotoğrafları sildim. belki de hiiç alakası yoktu nazarla.

neyse, paylaşmayla, anlatmayla ilgili şöyle bir yere vardım. paylaşma niyeti ile olan herşeyi gönlünce paylaşabilirsin, gösterme niyetiyle olan herşeyi ise kendine, yakın çevrene sakla. örtünme emrindeki gibi kendiliğinden görülenler müstesna ziynetlerini sakın. kendiliğinden görünenler kendiliğinden görünüyordur zaten :)

gül gibi ol yani,

güle dair bir neden yok,
gül açar, çünkü açar,
ne gözetir kendini,
ne görülmek arzular.

angelius silesius

Thursday, March 19, 2015

masal saati


bu günlerde çok hikayeler masallar var dedim ya, 
judith liberman'ın masal bu ya programı bugünlerde beni besleyen çok tatlı bir kaynak, buyrun siz de dinleyin, afiyetler olsun :) 


aşkı anlatmak


temel bir gün uçağa binmiş, amerikadan türkiyeye geliyor, bir de ne görsün, yanındaki koltukta adriana lima. böyle bir heyecanlar bilmem neler.. sonra heyecanın çok daha büyüğü ve korkuncu gelmiş başlarına. uçak düşmüş.. bir adaya çıkmışlar, adriana ile beraber. ıssız bir adada survive etmleri gerekmiş zavallıların. bu arada tabii muhabbetler, muhabbetler filan..  fekat ilk günler çok mutluyken temel, bir zaman sonra huzursuzlanmaya başlamış. adriana demiş ki, nen var temel, neyin eksik, ne istiyorsan söyle yapayım. temel adrianaya sahiden yapar mısın demiş ve elindeki kömürle güzelim kadına bir bıyık çizmiş, çok uğraşmamış zaten bıyıklı kadın diye :P neyse erkek kılığına sokmuş ve konuşmaya başlamış, " ula dursun biliy misun ben aylardır kimle beraberum"

bu fıkrayı bülent somay'ın bir kitabında okumuştum, azcık değiştirdim tam hatırlamadığım için. ama temel mantık şu, aşk üçüncü bir kişiyi, bir şahidi ister.

aslında sadece aşk değil, herşey anlatılmak ister. hapishanelerdeki mahkumlar hikayelerini duvarlara kazırlarmış, çıkamama ihtimaline karşı, hikayeleri kaybolup gitmesin diye.

hani into the wild ile ilgili de beni düşündüren şey buydu ya,  alexander supertramp'ın öyküsünün kaybolması ihtimali..

bugünlerim hikayeler okuyarak, dinleyerek, hikayelerin önemleri üzerine düşünerek geçiyor, onu da sonra anlatırım fakat... 2014'te neden az yazdığımın hikayesine gelince, 2014'te ben mutlu bir aşıktım da ondan az yazdım. anlatacağım en belirgin hikayem buydu. hayatımda büyük değişimler oldu, evlendim, ülke değiştirdim, yeni bir sürü insanla tanıştım falan filan.. yine de en büyük hikayem buydu. anlatamadığım daha büyük bir hikaye varken galiba diğer hikayeleri de anlatamıyorum. belki bunu yapmayı öğrenirim zaman içinde.

neyse işte, mutlu aşkı anlatamamakla ilgili düşündüm. hani derler ya kavuşamayınca aşk olur, kavuşunca meşk. acaba bunun anlatmak meselesiyle ilgili bir tarafı da var mıdır diye merak ettim. çünkü kavuşamadığın sevgiliyi, kavuşamama hikayeni uzun uzun anlatabilirsin,  ama prenseslerin prenslere kavuşmasıyla masallar biter ya, sonsuza dek mutluluk içinde yaşarlar hani.. halbuki insan hikayesini değil başkasına kendisine bile anlatmadığında bir zaman sonra ona o olağanüstü hikaye sıradan gelmeye başlar ya..

2010'un ekiminde şöyle anlatmışım bunu:

bugün gottman'ların eğitiminde Julie'yi dinlerken bir an, şu an dünyanın en iyi terapistlerinden birini dinliyorsun, bu anı hisset ve kaydet dedim kendi kendime. sonra, bugünlerde anları böyle hissedip, kaydetmeyi ihmal ettiğimi, ihtiyacımın tam da bu olduğunu fark ettim, ayrıca anı kutularını böylece etiketleyip de kaldırmıyordum yerlerine, kendi kendime yaşadığım anların anlamlarını anlatmıyordum. çünkü "kendi hayatımı" yaşayıp giderken alışkındım ona şaşırtmıyordu beni, "alışkanlık körlük doğurur" dediği gibi tanpınar'ın "kendi hayatıma " çok alıştığım için de körleşmiştim olana bitene. halbuki ne süper bir hayatım var tek ihtiyacım biraz yabancılaşmak biraz geride durup dışardan bakmak...
yolunda gitmeyen şeyleri fark etmek nerdeyse her seferinde sevindiriyor beni, işte bunu da fark ettiğimde sevindim böyle. yeni bir çaba konusu çıktı bana diye :) yazayım bu yeni şeyleri düşüncesiyle eve geldim annemlerle biraz sohbet edip odama girdim, sonra odadan çıkıp leylanın odasına bir uğradım, tekrar odama geri döndüğümde masamın üstündeki pasta tabağını gördüm annem benim odadan çıktığım küçücük aralıkta masama bırakmış, ne muhteşem bir kadın diye düşündüm. ve bunu düşünürken evet, başladın işte geride durup takdir etmeye, afferim dedim kendi kendime :)
kibrit kutusuna da sevgiler..

böyle işte.. bir gün oturup bir mektup yazdım, sevgili eşime dursun muamelesi yapıp, ne harika bir adamla evli olduğumu anlattım :) evet kavuşulan aşk mahrem bir şey, hem bunun nazarı var şusu var busu var Allah korusun, öyle ulu orta anlatılmaz. bir de mutluluk anları kadar ve belki daha fazla mahrem olan mutsuzluk anları var ve bunların hikayesi de öylece anlatılmaz tabii. ama hikayeler de anlatılmadıkça alışkanlığa ve o da körlüğe dönüşüyorsa, dönüşmesin diye insanlar eşlerini üçüncü bir kişi yerine koyup anlatabilirler belki hikayelerini.

neyse işte sevgili okur ben bu mahremiyet filtresinden ötürü 2014'ü az yazıyla kapattım. ama 2015'e iddialı başladığımı söylemeliyim : P

çıktık açık alınla on yılda her savaştan



sevgili okur,

2005'ten beri burlarda sizlerle beraberiz, bu yıl on yaşına girecek inşallah blogcuğum. buradan kendisini sevdiğimi huzurlarınızda söylemek isterim. yeri bir başkadır blogcuğumun. 2007 yılında sorulmuş yeri nedir hayatınızda blog yazmanın diye, şöyle demişim o zaman:

pur canı sıkıldığında, uykusu kaçtığında blog yazmış, rüya gördüğünde, göremediğinde yazmış, keyfi yerindeyse yine yazmış, yapılacak işleri varsa bir oyalanma mekânı olarak bilmiş blogu, yine yazmış, yazın çok sıcak günlerinde üşümek için bir kış şarkısı çalmış, yazmış, kışın çok soğuk günlerinde yine yazmış. seçim zamanı gelmiş, parti kurmuş, yazmış, çok arabesk modu devreye girince kamyon arkası yazılar koymuş bloga, yine yazmış. korktuğunda korktum demiş yazmış, güçlendiğinde voltranım demiş yazmış, özgürlüğü özlediğinde yazmış, kavuştuğunda yazmış, tibet’e gitmiş yazmış, endülüs’ te raks etmiş yazmış, donuk ay ışığı altında şeytanla raks etmemiş hiç ama faust’tan filan bahsetmiş, yazmış. belki rakseder hem, ömür bu.. afrika’ya gitmiş, milano’ya gitmiş, gezmiş, görmüş yazmış.. gezdiği yerlerde fotoğraflar çekmiş, koymuş bloga. evinde oturmuş yazmış, işe gitmiş yazmış, derse gitmiş yazmış sonracığıma röportajlar yapmış alter egolarla.. çok yalnızım demiş yazmış, arkadaşlarını görmüş yazmış, aldığı hediyelerden bile bahsetmiş blogda teşhirci pur, kitap okumuş yazmış, film izlemiş yazmış, şarkı dinlemiş yazmış, yazmış da yazmış.. bir nostalji kuşağı yapmış, çocukken izlediği dizilerden, çizgi dizilerden bahsetmiş, hatırlayan başkalarını görünce sevinmiş, sonracığıma çocukluğuna dair başka şeylerden bahsetmiş, çocukluk arkadaşları da katılmış bu bahse o uzun koridorda.. ve lucy gökteki elmasları bırakıp yere indi demiş, yanına da hemen lucy ve schroeder resmi iliştirmiş, sonra göğe bakma durağına çekilmiş, sonra gâh çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi bile demiş. vay canına..
pur yazmayı seviyor galiba..
24 aralık 2007

hakkaten de kendimce bol bol yazdım hep bloga. geri dönüp bakınca en bol 2010'da yazmışım, 54 ve  en az da 2014 yılında yazmışım, 5 yazı.

2014 yılı purblog için durgun, fekat pur için çok bereketli bir yıldı. genelde hayatımdaki hareketlerden blog nasibini alırdı iyi kötü, bu sefer neden alamadığını anlatacağım birazdan.

mesela 2013 yılının ortasında babam vefat edince ardından uzun uzun durmadan onu anlatmak istedim. ara ara yaptım ve ara ara da durdum. durunca başka bir şey yazmak lazım olduğunda ama içerde kaynayan şeyden ötürü o başka yazılar çıkamayınca blogda sizlerle sevdiğim sanatları, sanatçıları paylaşayım dedim, bir temasım olsun blogla.

fekat 2014'te onu dahi yapmamışım çünkü, çünküsü diğer yazının konusu olsun, 2015 bol yazılı olsun heheh :)


Saturday, March 14, 2015

Rifat Baba Stayla







Bu ilahiyi dinledikten sonra Fatih'e dedim ki, en çok istediğim şeylerden biri babamın bize tohumunu attığı gibi bir iman tohumu atmak evladımıza. bunu imanımızla övünmek için söylemiyorum elbette ama hep hayran kalmışımdır rahmetlinin teslimiyetine. babamın bir şeyi öğretme biçimi de öylece teslimiyetliydi. bazen bir şey öğretmeye çalışan insanın aşırı çabası karşısında bir direnç oluşturur ya. hiç öyle bir direnç oluşturmadan olayların akışı içinde anlatacağını anlatır, kıssalarla süsler, metaforlar kullanırdı. Leyla Yunanistandayken, vefatından bir gece önce yaptıkları son konuşmayı hatırladım geçenlerde :



Leyla: Baba noluyor Türkiye’de? Rize’de falan olaylar fenalaşmış sanırım…

Babam: Geçer geçer. Düşün bakır kabı kalaycıya götürürsün kalay yaptırmaya. Kalaya başlarken ortalığı bir duman kaplar göz gözü görmez. Duman dağılınca beyaz bakır ortaya çıkar… 
hiçbir zaman ortalığı saran dumanla paniklediğini görmedim, böylece teslimdi canım babam.

Wednesday, October 22, 2014

taze fasulyeden alınan lezzetin öznelliği

adı konmamış çok komik bir kandil geleneğimiz vardı bu sabah hatırladım. kandil akşamları komşular irmik helvası getirir, babam hepsinin tadına bakar,  sonra da hafif burun kıvırıp hanım derdi, yap bi helva da komşular helva neymiş görsünler, annem bunu duyduktan sonra kalkar hemencecik irmik helvası yapar ve komşulara dağıtırdı, her kandil komşulara son giden helva bizim evdendi :)

şimdi okuyan komşumuz varsa alınmasın, gücenmesin, damak tadı denen şey böyle bişey. başka evlerin en güzel helvasını da o evin hanımı yapıyordur illa ki.. neyse ben bunu hep çok ilginç bulmuşumdur, bir şeyden aldığımız lezzetin öznelliğini.. bir masaya otururuz, ailemizle, arkadaşlarımızla aynı taze fasulyeyi yeriz ama diğerinin nasıl bir tat aldığını mümkünü yok bilemeyiz, ne ilginç değil mi? bir de sanattan, edebiyattan, mimariden, müzikten alınan lezzetler var. aldığımız tatlar hep başka başka ve bir şeyden aldığımız tadı bir diğerine anlatabilmemiz epey de zor. bunu düşünmek beni eğlendiriyor, bunun beni neden eğlendirdiğini anlatabilmem de biraz zor galiba. bir şey anlatırken onu anlatmanın müşkülünden duyulan zevk de komik ama işte zevklerin öznelliği dediğim şey tam da böyle bir şey :) 

dün akşam sevgili eşimle narla tatlandırılmış bir et yemeği yerken " tuz at daha iyi oluyor tadı" dediğinde yine böyle eğlendim işte, ben tam da narın ekşi tatlı etkisini seviyordum yemekte. hala bunun bana neden eğlenceli geldiğini anlatamadım di mi sevgili okur, o zaman sussun burda yazar. çünkü "üzerinde konuşulamayan hakkında susulmalıdır" *

* "wovon man nicht sprechen kann darüber muss man schweige" witgenstein 

Tuesday, September 16, 2014

filin yolculuğu

 bir gün elif gelip aslı teyze bana bir fil çizer misin dediğinde başka bir işle meşguldüm, fil yerine zikzaklar çizdim ama sonra elifin yüzündeki ifadeyi görünce bu zikzaklar zıplayan bir fil olmak zorunda kaldı. bu zıplayan fil dağlar aşıp, çöller geçip, istanbul'a, elif'in yaşadığı sokağa geliyordu, hikayemiz böyleydi, elif kıkır kıkırdı, bayağı hoşuna gitmişti hikaye. daha sonra bir sürü zıplayan başka hayvanlarla başka hikayelerimiz oldu.

sonra ben dağlar aşıp, okyanuslar geçip new york'a geldim, ve çok özledim herkesleri ama yalan yok en çok elif'i. bir gün annesiyle telefonda konuşuyorken telefona gelip " aslı teyze sen bize gelsene" diyip ağladığı gün içimin nasıl ezildiğini size anlatamam..


ama neyse ki o gün geldi sayılır inşallah bir kaç güne fil zıplaya zıplaya krizantem sokağa gidecek ve yeğenine kavuşacak :)

Tuesday, July 29, 2014

happiness only real

Dikkat: into the wild'ı izlememiş olanlar için spoiler içerir.

alexander supertramp'ın iki yıl süren yol macerasının sonunda, ailesini, insanları, toplumu gerisinde bırakıp geldiği ve sonra da adeta kapanına kısıldığı bu vahşi doğanın ortasında, ölmeden az evvel, acı içinde kitabın arasına aldığı notta "mutluluk sadece paylaşınca gerçek" diyor.


öldükten iki hafta sonra  bulunuyor o "magic bus"ın içinde günlüğü ve kamerasında otoportreleriyle beraber. filmin gerçek bir hayat öyküsüne dayandığını biliyordum, o yüzden bu günlüğü birisi kurtarmış olmalıydı ama bir an için hiç kurtarılmamış olduğu ihtimali geldi aklıma ve içimi fena halde sıktı bu ihtimal. Christopher Johnson Mccandless'ın naciz vücudunun toprak olması ihtimali değil de hikayesinin kaybolup gitmesi ihtimali işte içimi sıkandı.

anlatılamayan hikayeler üzücü bence, çünkü mutluluk sadece paylaşınca gerçek.

Friday, June 20, 2014

dünya bu dünya













galiba dünyanın en ilginç şehrinde yaşamaya başladım. aynı sokakta birbirinin nerdeyse aynı evlerde hem biraz dönüşerek hem de kendileri gibi kalarak (Bu kendi gibi kalmanın üstünde bir kere daha duracağım daha sonra, biraz katmanlanabilir bu)  yaşayan ruslar, koreliler, hintliler, türkler, araplar, yahudiler, hispanikler..

bir önceki yazım da 'dünyanın' diyerek başlıyor, biraz çok dünyalı hissediyorumdur belki bu karşılaşmalarla. yine de görmediğim bir sürü yeri var dünyanın ama böyle iddialı bir cümle kurasım geldi işte, en ilginç şehri diye.

bir de galiba dünyanın en tatlı adamıyla evliyim. (maşallah)

fotoğraflar :Jamie Beck ve Kevin Burg'ün cinemagraphs isimli çalışmalarından. 

dünyanın öbür ucundayım.
çocukken bayburt'tan istanbul'a geldiğimde de dünyanın öbür ucuna geldim gibi hissetmiştim. belki bir yirmi yıl sonra dünyanın başka uçlarına giderim ve derim dünyanın öbür ucundan selam.

işte o zamanlar rüyamda hep bayburt'ta kışla çeşmesinin olduğu caddeyi geçiyor ve idealtepe'deki caddeye varıyordum. mekanlar birleşiyordu rüyamda, şimdi ise zamanlar. iki hafta jet lag için biraz uzun aslında ama günün güneşli bir saatinde hala gökte güneşin olması çok garip geliyor, sanki bilimkurgulardaki hiç bitmeyen günleri yaşıyormuşum gibi.






Tuesday, December 10, 2013

kardeşlik üzerine


otoriteyle ilişkim hep sorunluydu diyen biri vardı,



bir gün otorite olduğunda ne demek istediğini anladım. 

otorite yerine bundan sonra iktidar diyeceğim, iktidar konusu bana kardeşlikle ilgili bir konu gibi geliyor hep. iktidar meselesi ne kadar politik, yetişkin, rasyonel bir konu gibi çınlıyorsa kardeşlik de o kadar naif bir konu gibi çınlıyor kulağa. naif olanı nasıl sevdiğimi daha sonra anlatacağım o da iktidarla alakalı aslında. 

havarilerini yaratamamış isa'nın yeri tarih değil, tımarhanedir ya* , güçlü değil miymişiz kardeşlerim?  daha çocukken şu soruyu sorduğumu hatırlıyorum, "ona bu gücü veren biziz, niye veriyoruz ki?" kimle ilgili düşündüğümü inanın hatırlamıyorum ama babam değildi eminim.. 




gücünü, gücünün meşruiyetini hiç sorgulamadığım -sorgulamama gerek kalmayan-  adaletini sevdiğim ve adaletiyle kardeşlerimi sevmeyi öğreten, güç ve kardeşliği aynı anda sevdirebilen rahmetli babam.. Allah cennetinde kavuştursun bizi. 

otoriteyle ilişkim hep sorunluydu diyen birinin otorite olduğuna şahit oldum sonradan, gücü karşısındaki kardeşlerle kedinin fareyle oynadığı gibi oynadığını gördüm. kardeşler gücü severler, severiz yani. başımız okşansın severiz, takdir edilelim hatta inceden kayrılalım. azıcık vicdanlıysak kayrılmanın da inceden olanını isteriz tabii. bazı kardeşlerse aşık olur iktidara, yazık olur onlara. 

bir baba adaletiyle kardeş sevgisi yaratabilir veya zalimliğiyle de. istikrarlı bir zalim karşısında da kardeşler birbirlerine sığınır, kardeş olurlar. sleepers filmi geldi aklıma şimdi. bir ıslahevindeki çocukların kardeşlik hikayesi. yatılı okullardan, askeri okullardan, dini eğitim veren okullardan güzel kardeşlikler yeşerir böyle, aşırı güçlü otoriteler gübreler. 


*Cemil Meriç 




Friday, October 25, 2013

harbi uçan evler




Laurant Chehere'nin photoshop marifetiyle uçan evlerini görünce, süper bir derviş bana Peter Garfield'in harbi uçan evlerini gösterdi, bayaa bildiğiniz havaya uçan evler.. iş makineleri, vinçler filan aracılığıyla.

ne manyak insanlar var di mi? :) 

ne manyakmış bakın: harbiuçanevler









bugünki uçan ev gezintinizde size superdervish'in seçimi şu şarkı eşlik etsin o zaman:

Thursday, October 24, 2013

uçan evler


Fransız fotoğrafçı  Laurant Chehere'nin  Howl's Castle ve  The Red Balloon filmlerinden ilhamla

uçurduğu evleri, "flying houses" fotoğraf serisini, şurdan görebilirsiniz: flying houses 

Çok eğlenceli bir iş olmuş bence :)

fotoğraflara bakarken de Beirut'tan The Flying Club Cup'ı dinleyebilirsiniz:

Wednesday, October 23, 2013

eksik bir şey mi var hayatında?










Gustavo Germano'nun absences isimli fotoğraf serisi, bir fotoğraf sahnesinin zaman içinde aynı mekanda, fakat bu defa eksikli olarak yeniden canlandırılması üzerine kurulu. Eksilenler politik şiddet mağdurları. 

Germano'nun fotoğraflarına şurdan bakarken ; http://www.gustavogermano.com/ bir yandan da opeth'den dinleyebilirsiniz "for absent friends"i.



kuyu

İşte kuyunun başındayım, aşağı bağırıyorum, sesim geri geliyor. Kendi sesimi duyuyorum. 
Elimdeki kovayı aşağı sarkıtıyorum, duvarlara çarpıyor, çarpıyor, çarpıyor. Duvara çarpan teneke tıkırtısı. 
Sonra tıkırtısızlık. Kurumamış kuyunun suyu, kurumasın huyu. 

"kuyulardır, derindir, içinde adam vardır 
yusuf bile düşmüştür, aleyhisselam" 


"çölü güzel yapan" dedi küçük prens, "bir yerlerde bir kuyuyu gizliyor olması..." 


Thursday, October 17, 2013

göz mü kulak







archan nair, 31 yaşında hintli görsel sanatçı. renkleri kullanışını ve figürlerin iç içeliğini çok seviyorum.

neler yapmış şurdan görülebilir :
http://archann.net/











eserlere bakarken fonda regina spektor, fidelity'i dinlemeyin, çünkü şarkının klibi de güzel ve renkli, onu da izleyin :)

göz kulak





raquel aparicio, 29 yaşında, ispanyol illüstratör, yaptığı işlerin nerdeyse tümünü çok sevdim, şurdan görebilirsiniz:



http://www.raquelissima.com/









resimlere bakarken patrick watson'ın lighthouse'u da fonda çalabilir mesela:




Monday, September 09, 2013

sweet shavval

şevval ayının ilk sabahı rüyamda babamı gördüm, iki ay sonra ilk defa, biraz da olsa hasret dindirdi rüya. sonrası hep rüyalardı, rüyalar rüyalar.
aldığım ilk hediyeyi şükürlerle kabul ettim, sonra seslerin dönüştürücü gücüne şahit oldum. aldım ve kabul ettim.
bir ağaç altında uzanmışken bir tıpa açıldı ve bir sürü kanallar, aldım, kabul ettim, sevdim. hani kolyelerde saklanan resimler vardır, öylece yanımda taşıyacağım bir resim, sıcacık bir anı edindim, aldım, kabul ettim, sevdim.
çok, pek çok duygular ve de...
sonra son gününde şevvalin yeni bir psikosomatik alamet edindim. bazı zamanlar alnımda, bazı zamanlar midemde, bazı zamanlar kalbimde beliren hislere, burnumun direğindeki sızı katılmış oldu. babamın mali müşavirlik ruhsatı ve mührünü, odaya teslime gittiğimde, görevlinin bu belgelere iliştirdiği ölüm belgesi fotokopisini gördüğümde, bir kere daha vedalaşıyormuşum gibi hissedince sevgili babamla.. ve şimdi yazarken yeniden sızı burnumda.. o gün  dönüşte saatlerce yürüdüm, şevval gibi bir yürüyüş oldu. bazı anlarında içim pır pır ne kadar mutluyum diye düşünürken, bazı anlarında güneş gözlüğümü gözüme indirip ağlaya ağlaya, burnumdaki sızıyla, çok pek çok duygularla.. getirdiği herşeyi sevdim şevvalin..




Wednesday, August 14, 2013

Görünmez Kentler



Kentler ve anı 3

Yüksek burçlarıyla Zaira'yı boşuna anlatmaya çalışacağım sa­na gönlüyüce Kubilay. Merdivenli yolların kaç basamaktan oluş­tuğundan, kemer kavislerinin açı derinliğinden, çatıların hangi kurşun levhalarla kaplandığmdan söz edebilirim sana; ama şim­diden biliyorum, hiçbir şey söylememiş olacağım sonunda. Zira bir kenti kent yapan şey bunlar değil, kapladığı alanın ölçüleri ile geçmişinde olup bitenler arasındaki ilişkidir: bir sokak lambasının yerden yükseldiği ve orada idam edilen zorbanın sallanan ayakla­ rı ile yer arasındaki uzaklıktır; o lambadan karşı parmaklığa geri­ len ip ve kraliçenin düğün alayının geçeceği güzergâhı donatan süslemelerdir; parmaklığın yüksekliği ve şafakta onun üzerinden atlayıp kaçan gizli sevgilinin sıçrayışıdır; bir saçağın eğimi ve aynı pencereye süzülen bir kedinin o saçak üzerinde kayarcasına yürü­ yüşüdür; burnun arkasından birden çıkıveren harp gemisinin toplarıyla çizdiği siluet ve saçağı yok eden bombadır; balık ağlarındaki yırtıklar ve ağlarını yamamak üzere iskeleye oturmuş, kraliçenin gayri meşru oğlu olduğu ve kundağıyla, oraya, iskele­ ye bırakıldığı rivayet edilen zorbanın harp gemisinin hikâyesini yüzüncü kez birbirlerine anlatan o üç yaşlı adamdır

Kentler ve arzu 4

Gri taşlı metropol Fedora'nın merkezinde, her odasında cam bir küre bulunan büyük, metal bir bina var. Her kürenin içine bakıldığında başka bir Fedora'nın modeli olan mavi bir kent gözüküyor. Şu ya da bu nedenle bugün gördüğümüz du­ rumuna gelmeseydi, kentin hangi biçimleri alabileceğini göste­riyor bu modeller. Her dönemde, biri, bir zamanlar olduğu biçimiyle Fedora'ya bakarak, ondan ideal bir kent yaratmanın yollarını düşlemişti, ancak kurmaya kalktığı minyatür modeli henüz tamamlayamadan Fedora eski Fedora olmaktan çıkmıştı bile ve düne kadar kentin gelecekte olabileceği şey artık cam bir kürede bir oyuncaktı sadece.

II
 Bir kente girer Marco; bir meydanda, birinin, geçmişte kendisi­nin olabilecek bir yaşamı ya da bir ânı yaşadığını görür; çok zaman önce, zamanın içinde durmuş olsaydı, ya da çok zaman önce, bir yol sapağında, saptığı yola değil de onun tam karşısındakine sapsaydı ve uzun zaman dolaştıktan sonra dönüp o meydandaki o adamın yerinde durmuş olsaydı, orada, o meydanda o adam değil, kendisi olabilirdi şimdi. Marco, bu gerçek ya da kuramsal geçmişinin dışındadır artık; duramaz; kendisini bir başka geçmişinin, ya da bir olasılık, geçmişte onun olası bir geleceği olmuş ve şu anda bir başkasının şimdisi olan bir şeyin beklediği bir başka kente kadar devam etmelidir yoluna. Ya­şanmamış gelecekler geçmişin dallarıdır yalnızca: kuru dalları.

VI
"...insan oradan yola çıkar, doğu ve kuzeydoğu rüzgârları ara­sında üç gün at koşturur..." diye yeniden anlatmaya başlıyor, bir sü­rü diyarın adını, görenek ve mallarını sıralıyordu Marco. Dağarcığı tükenecek gibi değildi ama bu kez pes eden o oldu. Şafak sökmüştü ki: "Efendimiz, bildiğim kentlerin hepsini anlattım sana," dedi.  Hiç sözünü etmediğin bir kent kaldı."
 Marco Polo başım eğdi.
 "Venedik," dedi Han. Marco gülümsedi. "Bunca zaman ne anlattım sanıyorsun ki sana?" İmparator istifini bozmadı: "Hiç duymadım oysa adını andığını." Ve Polo: "Ne zaman bir kent anlatsam Venedik'le ilgili birşeyler söylüyorum."


Italo Calvino

Thursday, July 18, 2013

rifat bey kimdir?

54 yılının mayıs ayında, bayburtta doğdu. ailenin iki abla, bir abiden sonraki dördüncü çocuğuydu, takip eden yıllarda iki erkek kardeşi daha oldu. annesi ev hanımı, babası muhasebeciydi, severek evlenmişlerdi, babasının annesine "mecnunum leylamı gördüm" türküsünü söylediği anne babasıyla ilgili anlatılan hikayelerdendi. çok erken yaşlardan itibaren babasının yazıhanesindeki muhasebe işlerinde çalışmaya başladı, gündüz okula gitti, akşamları defter yazdı, çok güzel bir yazısı vardı. üniversiteyi erzincan meslek yüksek okulunda öğretmenlik bölümünde okudu, bir yıl öğretmen olarak çalıştıktan sonra yok bu iş bana göre değilmiş diyip babasıyla beraber muhasebe işlerine devam etti. dspli babasının ülkücü oğlu oldu, dönemin siyasi geriliminden ufak tefek nasibini aldı. 80 yılının aralık ayında annesinin görüp oğluna beğendiği güzel bir hanımefendiyle evlendi.  eşinin babası tüccar, annesi ev hanımıydı, ailenin sekizinci ve en küçük çocuğuydu, kendisinden büyük altı abisi, bir ablası vardı. evliliklerinden bir yıl sonra, bir ekim sabahında dünya tatlısı bir kızları oldu :) artık hem kendisi hem refikası için uykusuz geceler başlamıştı, tatlı matlıydı ama bu çocuk geceleri uyutmuyordu. büyüdükçe babasına düşkünlüğü belirginleşen bu küçük hanım, babası iş seyahatlerine gittiğinde hastalanıyor, döndüğünde bir anda iyileşiveriyordu. üç yıl sonra bir ağustos sabahında bir kız çocukları daha oldu, o da tatlıydı ama ilk çocuklarının yeri başkaydı tabii :P neyse ki bu defa daha iyi bir iş çıkarmışlardı, bu çocuk geceleri uyuyordu, uyuyup büyüyordu. böylece seneler geçti. 89 yılının baharında aile istanbul'a taşınma kararı aldı. burda celile hanım'ın bostancı'da oturan annesine yakın olmak  maksadıyla idealtepe'ye yerleştiler. istanbul'daki ilk yıllarında çocukları şehre alışsın, yabancılık yaşamasın diye her haftasonu parklarda, oyun salonlarında (o yıllarda böyle bişey vardı) idiler. çocuklar hayatlarından epey memnundu aslında, yazları kuzenlerle beraber pazar piknikleri de ailenin ritüelleri arasına girmişti. rifat bey, çocuklarının derslerine, bilhassa da matematik derslerine yardım ederdi. önce ilkokulda matematik derslerinde sonra hayatlarının geri kalanında problem çözme becerilerini geliştirdi. 90 yılının aralık ayında bir kız evladı daha oldu. yedi yılın üstüne gelen bu bebeğe de ayrı bir düşkündü.

aynı yılın haziran ayında, o kışı yanlarında geçiren babasını bayburt'a götürdü, ailece çıktıkları yolculuğun dönüşünde gebze yakınlarında ciddi bir trafik kazası geçirdiler, ama yol boyunca ettiği duaların hikmeti ve himmeti mi nedir ucuz atlattılar, arabalarının hemen arkalarındaki araçtan bir tanıdığı çıktı, yardım etti, el attı, evlerine döndüler.  büyük kızı ilk defa babasının kanını o zaman gördü. günler günleri kovaladı, ağustos ayında bir pazar günü yine pikniğe gittiler, dönüşte paşabahçe'nin eylemi varmış, beykozda kapalı yollarda saatlerce trafikte kaldıktan sonra bir hayli geç bir vakitte eve varınca, kapıda bekleyen ablasından acı haberi aldılar, çok sevdiği babasının vefat haberini.

ertesi yıl, maltepe'deki evlerine taşındılar, büyük kızları ortaokula başladı ve böylece kendisinin de servisçilik macerası başlamış oldu. kızını ve arkadaşlarını gittikleri yerlerden alıp, evlerine bırakma işini hevesle üzerine aldı. hazırlık sınıfındayken kızı temizlik kolu oldu.. bu niye önemli peki? bu sayede kızına her ay nöbet listesi hazırlamasında, çıktı almasında yardım etti, bütün sınıf listesini, nerdeyse numaralarıyla beraber ezberledi, kızının arkadaşlarını hep isimleri soyadlarıyla bildi. aynı rifat bey, üniversitede daktilosu iyi diye kendisine verilen bir metni daktilo ettiği için emniyete çağrılmış, bunu sen mi yazdın diye soran polislere neymiş ki bu demişti, meğer sol bir örgütün bildirisiymiş, ülkücü rifat dikkatini nasıl bölerek yazdıysa ne yazdığını fark etmemiş. evet, rifat beyin efsanevi dikkati ayrı bir konu, ama kızının sınıf arkadaşlarını isim soyisim öğrenmiş olması kızını hep mutlu etti. bu böylece devam etti, üç kızının da arkadaşlarını, arkadaşların kişisel özelliklerini vs. hep bildi, kızlarıyla hep sohbet etti. bir gün dersten kaçan ama bunu da içine sindiremeyen büyük kızı okuldaki ankesörlü telefondan babasını aradı,  baba ben dersten kaçtım diye haber veren kızı, e kızım napayım artık kaçmışsın cevabını aldı, o ki sende akıl yok diye eklemiş de olabilir  babası :)

böylece yıllar yılar geçti, çocuklarının lise üniversite mezuniyetlerini, ortanca kızının mürüvetini gördü.
bir damadı değil de bir oğlu olmuştu. onu da kızlarını dinlediği gibi dinledi, hep destekledi, güven verdi, cesaretlendirdi. sonra 2010 yılının kasım ayında ufacık tefecik bir can torun dünyaya geldi. dedesini çok sevdi, dedesi ona bayıldı.

2006 yılının ocak ayında eşi, büyük kızı ve halasıyla beraber kutsal topraklara hacc vazifesi için gitti, medine'ye aşık oldu. tavafta, sayda, arafatta, şeytan taşlamada, büyük kızının hayatının en güzel günlerinde hep yanında oldu. döndükten sonra medine'de yaşama planları yapmaya başladı, gerçekleştiremediyse de tekrar tekrar umreye gitmek nasip oldu. bir seferinde çok sevgili abisiyle beraberdiler, sonra abisi o hevesle hacc'a da gitti.  2008 haziranında bu defa küçük kızlarını da yanlarına alarak umre'ye gittiler. 2013 yılının nisan ayında celile hanım, arkadaşlarıyla beraber umre planı yaparken heves eden büyük kızı, babamsız da nasıl olur ki diye düşünüp (düşkünlüğü çokmuş)  vazgeçeyazdı, zaten sonra bu plan da gerçekleşemedi.

2013 yılının haziranının ilk günü ortanca kızının arkadaşı ahmet'in düğününe katıldı. rifat bey, babasıyla ilgili buruk meseleleri olan ahmet'e de bir nevi babalık etmişti, o gün mürüvvetini de görünce çok sevindi, gelini evinden almaya ailece gittiler. düğün akşamı zevcesi celile hanım ile beraber fotoğraf çektirdi. düğün esnasında kulaklığın hep kulağında olduğunu gören celile hanım (kendisine muhabbetle cellosu mellosu derdi) ne dinlediğini sorunca kulaklığının tekini uzatıp dinletmiş, celile hanım orda biz düğünde eğlencedeyken o kuran dinliyordu diye duygulanarak anlatır. ahmet'in düğünü için istanbul'a gelen küçük kızı, haziran'ın dördüncü günü tekrar yunanistan'a dönmek için hazırlandı.  istanbul o günlerde gezi gerginliğindeydi, yollar bir açılıp bir kapanıyordu, baba beni otogara bırakır mısın diye rica edince, yine kızını kırmadı, evladını ve bir önceki akşam evlerinde misafir olan küçük ablasını o sabah otogara bıraktı. beş haziran akşamı mirac kandilini büyük kızıyla beraber dua ederek ifa etti. yunanistan dedeağaç'a dönen küçük kızı babasına bitirme tezini o akşam gönderdi. bilgisayar başında birşeylerle uğraşan babasına naaptığını sorduğunda aldığı cevap büyük kızını gülümsetti, popülasyon genetiğiyle ilgili tezi google translate'den çevirip anlamaya çalışıyormuş :) büyük kızı tezin başındaki teşekkür metnini babası için çevirdi, kendisine de teşekkür edildiğini gören rifat bey duygulandı. bunun için kızına whatsapptan teşekkür mesajı attı, biraz sohbet ettiler, uyudu. sabah yeni yaptırdıkları mutfaklarında cellosu mellosu ve büyük kızıyla kahvaltı etti. kahvaltı sonrası fenalaştı. yanında eşi ve büyük kızı vardı, büyük kızının kelime-i tevhidlerine elleriyle kızının dizine dokunup eşlik ederek emaneti teslim etti.

sıkıntılı zamanlarında gelip alnına dokunan ve sanki bütün derdini sıkıntısını alnından eliyle çekiyormuş gibi hissettiren babası, onunla yine elleri aracılığıyla son kez konuşmuştu, büyük kızı böyle hissetti.

kurtköy'e defnedildi, hayattayken kur'an-ı kerim'le olan meşguliyetinden, daha da çok Allah'ın lütfundan çok dualar edildi, hatimler indirildi. ailesi bununla avundu, hep özledi, özlüyor.





Friday, June 21, 2013

onbeş gün önce

merhaba, benim onbeş gün önce babam vefat etti.
iki gündür banka banka dolaşıp bunu söylüyorum, varsa bir hesabı kapasınlar diye.
öyle işte sevgili okur, onbeş gün önce.

belki burda ilerleyen günlerde "babamın hikayeleri" diye bir başlık olur da orda biraz sana babamı anlatırım, ne kadar çok severdim, severdik, anlatırım.

belki burda ilerleyen günlerde "ölüm ile hayat" diye bir başlık olur da nasıl da iç içelermiş, nasıl da içindeyiz ölümün ve belki öldüğümüzde de hayatın, onu anlatırım. benim diyiverdiğimiz her bir eşyanın, mahremiyetimize dair her bir detayın, her bişeyin nasıl da bir anda.. cenazeye katılan bir arkadaşımın bana dediğini anlatırım "arkadaşının babasını omzumda taşıyor olmak ne garip diye düşündüm" . gariplik işte.

içimden hep babamın hikayeleri geçerken, dualara sarılı bir şekilde, ya da ölüm ile hayatın içiçeliğine dair düşünceler geçerken yine dualar içinde, dışımda akan şeyleri anlatırım. taksim'i, gezi'yi, biber gazlarını, hükümeti. herkes öyle politize olmuştu ki şu yirmi günde, taziye ziyaretleri bir yerden sonra değiyordu gündeme. açıkçası işime geldi benim bu.. arkadaşlarımla konuşmak istiyordum.. ne hakkında olursa.. kendi içimde dönenleri o sırada öylece anlatamazdım, daha hafif gündelik şeyler konuşamazdım, aklıma gelmiyordu yani :) herkes zaten gündemle doluydu, gündem zaten dopdoluydu. bana da içimi dökmeden konuşabileceğim hazır bir konu, bir çeşit iletişim köprüsü oluverdi gezi.
içimi dökmeyeyim, içim dökülmesin.

Friday, May 24, 2013

herkes öldürmesin diye sevdiğini


"gerçi adım elisa day ama" diyemedim ya la.. dememek için

ölmeden önce yapılacak şeyler listesi:
1. isminize (mananıza) sahip çıkmak.
2. isminizi (mananızı) seven biriyle beraber olmak.

Bir de çift terapisinin guruları Gottmanların geliştirdiği şöyle bir model var :






















bence herkes öldürmeyebilir sevdiğini.

müteveffa elisa'nın ibretlik öyküsü


şarkının sözleri için (bkz: ekşi sözlüklü galip çevirmiş)

bugün size bir aşk ve cinayet öyküsü anlatacağım, oscar wilde'a göre bütün aşk öyküleri cinayet öyküsü aslında ya..

iltifatlar, hayaller, aşk meşk, sonra da işte o hazin son. ama öykü şöyle başlıyor; "yaban gülü derlerdi bana, gerçi adım elisa day ama" sonra hep tekrar tekrar bunu söylüyor "yaban gülü derlerdi bana, gerçi adım elisa day ama"

bazen kadın veya erkek elisa day'ler görüyorum, yaban gülü denilen ve aramızda gezinen ama biraz ölü. çünkü birinden ismini çalmak, öldürmek olabilir belki, manasını çalmak gibi. cinayet böylece başlar sanki, her gün suyuna bir damla zehir gibi, eksilterek kudretinden, manasından, kaderinden. (bkz:kader kısmet conatus )

sonsuza dek sevilesi olmasak da olur ama yaşayalım değil mi? ( bkz: badem gözlü güzel ) 





Tuesday, May 07, 2013

listeleri severim ve

susan sontag'ın listelerini okumayı seviyorum, şurda da sontag'ın listeleri ile ilgil bir yazı var:
http://www.notosoloji.com/promotion/susan-sontaga-gore-listeler-nicin-degerlidir/

okumak ilham verdi bana, hemen sevdiğim şeylerin listesini yaptım :)

sevdiğim şeyler: kağıt-kalem-kırtasiye malzemeleri, peynir-özellikle sıcak peynir, kuş desenleri- tavuskuşu desenleri- balık desenleri, minyatürler, yaz akşamları, yaz geceleri, ikindi güneşi, sabah saatleri, sarı sokak lambaları ve yağmur yağdığında ıslanan sokaklara vuran yansımaları, yansımalar- yansıma fotoğrafları, çimen kokusu, deniz kokusu, uzun yolculuklarda camdan dışarıyı izlemek, istasyonlar, sokak sanatı, moda, galata, idealtepe, leylak kokusu, ıhlamur kokusu, hanımeli kokusu, geniş düzlükler, filmlerde müziğin iyi kullanımı, mekanlarda ışıklandırmanın güzel kullanımı, müzeler-sanat galerileri, ilkbahar-yaz-sonbahar (üşümeyi sevmiyorum), çini mürekkebi, mürekkeple yapılan resim, ejderhalar, fantastik hikayeler, çocuklarla oyun oynamak, hafıza ile ilgili hikayeler, inançla ilgili hikayeler, köklülük ve köklerle ilgili hikayeler, şaşırmak, güzel gülen insanlar, güzel gülen adamlar :) coşkulu müzikler, coşku, hayal kurmak, başkalarının hayallerini dinlemek, beraber hayal kurmak, yola revan olmak, revan olmak, yolda olma hissi, sözsüz alanlar, şifon-ipek bluzlar-elbiseler, kalem etekler-ellilerin kıyafetleri, suluboya, illüstrasyon, bütün bademli bitter çikolata, nezaket, dans etmek, dua etmek, anlamlar düşünmek-uydurmak-derin anlamlar yüklemek (saçma ama seviyorum napiyim), metaforlar, tanımadığım bir şehri yalnız başıma gezmek-keşfetmek, eve dönmek, ev, sevdiğim insanların birbirini sevmesi, bazı arkadaşlarımın başka bazı arkadaşlarımdan çok başka olması :) bayram, seyranda toplanan büyük akraba meclisleri (bayram, seyran kafi evet), rüya görmek, mesleki eğitimler- bol uygulamalı-farkındalıklı-uyanışlı olanları, hikaye örmek, hikayeleri geriye doğru yeniden örmek, başkalarının hikayelerini dinlemek, papatyalar, erengüller, limonlu su, katmanlar, katmanlılık (edebiyat-sinema-resimde), pür sinema, pür edebiyat, renkler, şaşırmak.


sevmediğim şeyleri yazmıyciim.

Monday, April 29, 2013

sahiplenmek vs..

perşembe akşamı 'bağlanma'nın konuşulduğu bir oturuma katıldım. çoğu psikolog olan katılımcılardan biri, "alışmak" dedi, biri "sahiplenmek".. başka başka bir sürü şey dendi de, konumuz sahiplenmek..

sahibi olmamak hiç bir şeyin,
aidi olmamak hiç bir yerin,
mastarları sevmek sevdiğim..

demişim ikibinikide, fiil zamanla bağlanmıyor diye seviyormuşum mastarları.  işte sahiplenmek benim için böyle bir mesele..

biri için dua edeceksem, mesela kardeşim için, "leylacığım" diyesim geliyor da dilimin ucuna, "leyla kuluna" diye düzeltiyorum, hiç olmazsa dilde konsun birşeyler yerli yerine diye..

cuma günü "sosyal bilimlerde eleştirel duruş" sempozyumuna gittim, çok besleyici bir sürü konuşma oldu.. bir ara konuşmacılardan biri dedi ki, "artık insanlar birbirleriyle candan dostluk edemiyorlar, kimse kimsenin kusurunu, hatasını söyleyemiyor, kimsede bunu duymaya karşı bir tahammül de yok.. "

bu benim bir kusurumdur, söylemem kimseye "kusurlu" davranışını, eğer kusur bana karşı değilse :)  yanlışın doğrunun zaman ile anlaşıldığını düşündüğümden biraz.. belki bundan bir öğreneceği vardır, belki de benim öğreneceğim vardır diye.. söyleyerek deneyimin saflığını bozmayayım diye.. (deneyimin saflığı diye bişiye inanıyormuşum, biraz saçma geldi şimdi bu ) fekat mesela, mesele "büyükse" kardeşlerime ve "çok büyükse" bir iki yakın arkadaşıma söyleyebilirim..  acaba bu bir sahiplenememe sorunu mu diye düşünüyordum... şimdi acaba başka anlamları da var mı diye düşünüyorum..

bir  de mesela bir işin sahiplenilmesi var, sahiplenemeyince sanki kenarından tutmuşssun gibi oluyor, olmuyor öyle, elinden kayıyor...  hadi bir daha düşün diyorum sahiplenmeyi.. elimden kaymasın yaptığım iş, kucaklayayım..

bir daha düşününce,  emanete sahip çıkmak tabiri geliyor aklıma.. çünkü sahiplenmek istemememin altında yatan tasavvur, bana herşeyin birer emanet olduğunu söylüyor.. emanet sahiplenilmez ama emanete sahip çıkılır, hatta daha bir üzerine titrenilir, çünkü canı tezdir.

hıym, şimdi şurdan şuraya vardım ya bu yazı içinde, belki konuşarak da varılır bir yerden bir yere.. belki zaman ile anlaşılır dediğim ve bunun için beklettiğim konuşmalar da yeşertir bir şeyler, yeni anlamlar.. hem zaten deneyimin saflığı diye bişiye inanmak da azıcık saflıkmış sanki :)

böyle bişeyler işte..

Tuesday, March 26, 2013

bazı ejderhalar

                                                                                                             

ilk kez bir ejderha ile altı yaşındayken tanıştım, babannemin anlattığı hikayenin kahramanıydı.. iyi de bir rolü yoktu bu hikayede ama niyeyse sevmiştim bu yaratığı.






bayburt'un nişantaşı köyünü basıp, sonra zavallı bir kadının duasıyla oracıkta taş kesen ejderhanın fotoğrafı.

sonrasında galiba yedi-sekiz yaşlarındaydım, susam sokağının şu bölümüyle ejderhaları bir kere daha sevdim. niye sevdiğimle ilgili bir fikrim yok hala...



 kral arthur-merlin hikayesinin ejderhasıyla tanıştığımda ise 9-10 yaşlarındaydım, bu defaki ejderha  bilgeydi üstelik, gönül rahatlığıyla sevebilirdim. sonrasında bir sürü ejderha tanıdım işte, okuduğum fantastik kurgularda muhakkak en az bir tane oluyordu. en sevdiğim, tehanu idi




game of thrones'un üçüncü sezonunu beklediğimiz şu günlerde dizinin en sevdiğim karakteri, ejderhalar annesi daenerys targeryen'i anmasam olmaz di mi? bu sezon, evlatlarının hayrını görecek inşallah...





her ne kadar altı yaşımdayken babannemden dinlediğim bir hikayenin gayet yerli bir kahramanıysa da ejderha, sonraları ya hep uzak doğu ya da kelt hikayelerinde rastladığım bir karakter oldu, bu arada, nerde bizim ejderhalarımız diye zaman zaman üzülüp içlendim kendi kendime.. ta ki, geçen hafta gördüğüm bir minyatüre kadar.. minyatürlerle osmanlı-islam mitologyası isimli ilginç bir kitap edindim, şaşıra şaşıra okuyorum.. kitabın mitolojik yaratıklar bölümünde ejderha başlığı altında, Peygamber efendimiz'in bir ejderha ile karşılaşmasını anlatan minyatürler var.. hakikati yoktur herhalde :)
iyi bir müslümanın peygamber efendimize dair hakikati olmayan bir bilgiyle karşılaştığında heyecanlanmaması lazım aslında.. fekat Allah affetsin, bizim kültürümüzden de ejderha hikayeleri geçmiş diye seviniyorum saçma bi şekilde..

not: yazarken mesnevi'deki ejderha göndermelerini hatırladım, nefse benzetilen. peki ama niye seviyorum ben bu yaratığı?


Wednesday, March 13, 2013

bazen de

bazen de ağrıyan değil de ağrımayan yere dokunursunuz, bu şifa olur.
ben o bazenleri seviyorum işte. izdüşümleri, görünmez bağları, perdeleri.

Tuesday, March 12, 2013

bir kapıdan geçince



bence hepimizin hayatlarında görünmez kapılar var, metropolitan expressway'deki kapı gibi. içinden geçince değişiyor anlamlar, alice gibi.

Friday, February 22, 2013

bir insanı o insan yapan şey nedir de severiz onu

I.

Anılardan örülüyoruz ya ilmek ilmek, bizi tam olarak olduğumuz kişi yapan şeylerden biri hafıza mı acaba diye düşünesim geliyor. Sonra hafıza kayıplarını hatırlıyorum.. Kayıpların kaybedene etkisi ayrı bir konu, yakınlarına etkisini de merak ediyorum. (çok da merak etmiyorum aslında, sabah sabah  dua yerine geçmesinden korktum şimdi) O kişiyi zihninde ördüğü anılar var ve o kişiyle beraber örülü anılar.. Ama hafıza kaybı bir boşluk bırakıyor işte havada.

II.
Spoiler-Black Mirror 2.1 –Spoiler

Black Mirror’ın ikinci sezonunun ilk bölümünde, eşi ölen bir kadının yasını izliyoruz. Bir arkadaşı bu yasla baş edebilmesi için ona bir uygulamadan bahsediyor. Kaybettiğin sevgilinin yazışmalarını, fotoğraflarını,videolarını, bütün dijital izlerini bu uygulamaya yüklüyorsun. Sistem bunları tarayıp analiz ediyor ve sana sanki O’ymuş gibi cevap verebilen bir yapay zeka hediyor, bir bot-sevgili.

İzleyince yine sordum, bir kişiyi tam da o kişi yapan şey ne acaba diye ve biz birini sevdiğimizde onu tam da o kişi yapan bu şeyi mi seviyoruz, neyi seviyoruz, nasıl seviyoruz?

III.

Yapay zekanın verdiği tepkiler avutabilir mi acaba? Bilmiyorum.. Beyin hasarlarından sonra düşünme becerilerinde ve hızında azalma, bozulma olan kişileri düşünüyorum.. Artık eskisi gibi kıvrak bir zekası yok, eskisi gibi esprili değil.. Verdiği duygusal-davranışsal tepkiler bambaşka… Sanki başka biri diyen sevgiliyi..

IV.
Spoiler- On the Road-Spoiler­-Spoiler

Hani  Sal ile Dean kendilerini yollara vurdular, Meksika’da buldular “welcome to tijuana, tekila, sexo y marihuana” dediler ya.. Nasıl da can dostuydular, nasıl da yıllardır, yollarda..
Sonra, Sal Meksika’da hastalanınca, dizanteri olmuş da ateşlerle boğuşurken, Dean ona öylece veda edip (bir de parasını alıp) geri döndü ya San Francisco’ya.. Beraber takılabileceğin sağlıklı Sal ile, hasta yatağındaki aciz Sal arasındaki farkları düşündüm.. Dean aynı Dean’di, seni her zamanki gibi seven...

V.
Hani anılardan örülüyoruz ya ilmek ilmek, bir de anılardan “kendimizi” örüyoruz seçerek.. Bir mozaiğin taşlarını yapıştıran şeyi düşündüm. Bu yazı içinde “dünya tasavvuru” diyeceğim o şeyi. Bu değişir, biz yaşadıkça değişir.. Bu değiştikçe, örülen taşlar yerinden bir atar, bozulur, sonra yeniden örülür, yeniden yerleşir, yapışır ya. Tam o esnada geride kalan insanları düşündüm. Sevdiği başka bir kompozisyon muydu, yoksa o minik taşların kendisi mi acaba?

Geçtiğimiz günlerde bir şiirle tanıştım, diyor ki,

İnsan insana aşık olmaz güzelim,
İnsan insanın yanında bile durmaz.

Çok sevdim bunu..  Şiirin başında bir de sevgiliden içine atlamasını istiyor şair*,

bir trapezin durması gibi suya
içime çok yüksek bir yerden atlar mısın leyla
başın kaşın yarılsa diplerime çarparak
kanın karışsa suyuma
yerin bütün kanunlarına kusarak
ben sana bulanayım sen bana...

bana öyle geliyor ki, insan o kadar yükseklere kendi başına çıkamaz, yani aklı varsa çıkmaz :) 
aklı var mı? Bence bir anda kendini orada bulur, öyle hayal ediyorum yani, bir anda bir bakar ki çok yukarlarda, nasıl gelmiş ki buraya.. o anda bir iki saniyesi olur geri dönebileceği. Boşluğuna gelirse, bir el onu iter aşağı. İşte böylece aşka düşülür. Aşka atlanmaz bence.

Peki bir  insanı tam olarak o insan yapan ne sorusunun cevabı bir havuz gibi bir şeydir belki, sevdiğimiz kişiyi nasıl severiz sorusunun cevabı  trapez gibidir belki. Bilmiyorum ki…

* Alper Gencer

Monday, February 11, 2013

nedir delilik?

Heidegger Lacan'ın kendisine gönderdiği makaleyi okuyunca "bu psikiyatristin bir psikiyatriste ihtiyacı var galiba" demiş.

Biz psikologlar da duyarız bazen buna benzer cümleler, itiraf edeyim hadi, muhatabımızın yüzeyselliğine veririz çoklukla... Ama son zamanlarda az da deli olmadığımızı düşünüyorum yine itiraf edeyim.. Sınıfın yarısının tavuk, yarısının solucan olduğu, tavukların solucan kovaladığı (kadın-erkek ilişkilerindeki halimizin minyatürünü görmek içinmiş) eğitimde de bunu düşünmüştüm, şimdi dışardan biri görse kesin deli olduğumuzu düşünür  diye.. Geçenlerde de psikolog bir arkadaşıma oyun terapisinin sembollerini anlatırken kendimi bir de dışardan dinledim de, yine biraz deliydim o anda..


İşin aslı şu ki, dışardan dinlenince herşey çok delice durabiliyor.. Aynı siyasi görüşten, aynı cemaatten, aynı meslekten, birbiriyle aynı dili konuşan insanlar bir rasyonalite ürettikleri gibi, fena halde delilik de üretiyorlar.. Böylesine üretilmiş ve böylesine değişken bir şeye güç atfetmekle derdim var benim.. Böyle işte..

Zelig'i de izleyebilirsiniz bence.

What makes a hero? - Matthew Winkler




"Aradığınız hazine girmeye korktuğunuz mağaradadır.''
"The cave you fear to enter holds the treasure you seek." 
 Joseph Campbell

Saturday, February 09, 2013

mental landscapes


“One thing I wanted to tell you is that I often think of him,” Tamaru said. 
“Not that I want to see him again or anything. I really don’t. We wouldn’t have anything to talk about, for one thing. It’s just that I still have this vivid image of him ‘pulling rats out’ of blocks of wood with total concentration, and that has remained an important mental landscape for me, a reference point. It teaches me something—or tries to. People need things like that to go on living—mental landscapes that have meaning for them, even if they can’t explain them in words. Part of why we live is to come up with explanations for these things. That’s what I think.” 
“Are you saying that they’re like a basis for us to live?” 
“Maybe so.” 
“I have such mental landscapes, too.” 
“You’d better handle them with care.”
“I will.”

1Q84, Haruki Murakami

Monday, February 04, 2013

başat eylem analizi

2007 haziran-2009 eylül arası: dinlemek.
çokça dinlediğim bir dönemdi. ikibinden fazla insan dinledim, bu binlerce hikaye demek, binlerce hayat. çok iyi bir dinleyiciyimdir, dikkat ve ilgiyle dinler, iyi sorular sorarım. başat eyleminiz dinlemek olduğunda bazen istemeden de dinleyebiliyorsunuz. bir keresinde bindiğim bir minibüste yanımda oturan adam konuşmaya başladı benle, ama benim hiç dinleyesim yok, sessizliğe ihtiyacım var, güya beden dilimle dinlemiyorum mesajları veriyorum ama beden gayriihtiyari bir şekilde konuşana yöneliyor yine, buyrun sizi dinliyorum diyor. o zaman anladım ki artık dinlemekten dinlenmem lazım.
2009 eylül-2010 haziran arası: okumak.
bu dönemde dinlemeyi azalttım, yani okulda hocamı dinledim, arkadaşlarımı dinledim elbette ama başat eylemim okumak olarak değişti. epeydir okumak istediğim konularda okumalar yapmaya başladım, günlerimi bağlarbaşındaki kütüphanede geçirdim, sessiz sakin, mutlu mesud okudum, biraz yazdım, konuştum, dinledim, düşündüm, ama başat eylem okumaktı.
2010 haziran'dan beri: izlemek.
efendim bendeniz profesyonel izleyiciyim şu anda. binlerce çizgi film izledim haziran'dan beri. bugün geldim işe, birazdan açacağım transformers seyredeceğim. merak ediyorum neler olacak bu bölümlerde. işin fena yanı gündüz izledikten sonra eve gidince de yapmak istediğim şey dizi ya da film izlemek oluyor, izliyorum. bu aralar iyi bir sinema izleyicisiymişim gibi davranıyorum.
aslı gibidir, biutiful, aşk tesadüfleri sever ve i am love'ı izledim mesela.
aslı gibidir ile ilgili çok beklentim vardı aslında ama pek aslı gibi değildi film :P yazar bir sanat tarihçisi ve onun okuru arasındaki macera, beraber geçirdikleri bir gün ve sohbetleri üzerineydi. sohbetler daha çok bir kitap okuyormuşum tadı bırakıyordu aslında ama zaten hikaye de bir kitap ile başlıyordu.
biutiful, Alejandro González Iñárritu filmi, babil, 21 gram, paramparça aşklar ve köpeklerin yönetmeninin. bu adamın filmlerinin bir formülü var sanki ve o formülü uyguluyor filmlere hep, acıtıcı başlıkları bir torbaya koyup karıştırıyor sonra da çıkarıp bir sıraya diziyor gibi. bu pek hoşuma gitmiyor aslında. ama ben bu filme havyar badem için gittim zaten.
aşk tesadüfleri sever'e de bir grup kız arkadaşla gittik, hepimiz çok etkilendik, mehmet günsür'ün çok güzel bir gülüşü var.
i am love pür sinema idi bence, sevdim ben.
şimdi transformers izleyeyim :)

edit: böyle yazmışım 2011 şubat'ında, o tarihten 2012 başına kadar da izleyici olmuşum hep.

sonra sevgili 2012 gelmiş çok eğlenceli bir başat eylemle :) 2013'ün ilk ayını geride bıraktığımız şu günlerde dönüp geriye  nasıl yıldın sen 2012 diye sorunca, gördüm ki iyi gezmişim 2012'de maşallah.

2012 mart-kasım arası gezmek: 
urfa,mardin, midyat, hasankeyf, antep, besni, malatya, brüksel, ghent, bruges, antwerp, amsterdam, verona, venedik, new york, chicago.

hadi bir daha maşallah diyin.
benden çok gez, güzel gez he mi okur? 

Monday, January 28, 2013

kafalar bir dünya

yine dağılacak nasıl olsa diye toplanmayan odalar gibidir bazı kafalar. tabii kendi içlerinde bir düzenleri olan dağınıklar da vardır. 

sonracığıma, misafir odası gibi, az kullanılan, neredeyse hiç dağılmayan sadece tozlananları vardır, misafirler içindir. 

bir de içinde yaşanan, dağılan ama  toplanan, eşyaların zaman zaman yer değiştirdiği, yeni eşyaların gelip, eskilerinin belli aralıklarla atıldığı odalar vardır, nefes alırlar bu hareketlerle oh. ben bu odalardan severim, bu kafalardan. 

odasına yeni giren eşyayı (küçük bir biblo bile olabilir bu) muhtelif şekillerde, yerlerde deneyen, uzaktan bakan, cık olmadı bu diyen, sonra yeniden deneyen, ve yeniden uzaktan bakan sonra kalkıp bu eşya için tüm odanın şeklini değiştiren ev sahipleri vardır, dışardan garip görünürler belki ama tanısanız seversiniz, çok tatlıdırlar :) son  halini aldığında oda -belli bir süreliğine de olsa- onlardan mutlusu yoktur. 

huzurlu odalar sevgili okur. 

Wednesday, January 23, 2013

tohuma kaçmak

hani çok küçükken bile bugün hissettiğimiz gibi hissettiğimizi hatırladığımız şeyler vardır, kilimin ilk ilmekleri gibi. hafızamızın bir oyunu olabilir bu, belki de bugün burada durduğumuz için dönüp ilk ilmekleri böylece hatırlıyor ve bugünküne benzer şekle sokuyoruzdur, eğer öyleyse bunda çok mahirim. ama bence öyle değil.
bence bu bizim tohumumuzla ilgili, olmamız murad edilen şeyin tohumuyla.. yeşeren bir tohumu tanıyabiliriz. o oradadır, görürüz. çok severim yeşeren tohumları. ama ya yeşeremediyse, yeşertemediysek, içerde yabancı topraklar altında havasız kaldıysa.. 

yabancı topraklar altında havasız kalan zavallı tohumları kurtarmak için öneriler:

1. kazın, hafızanızda geriye doğru. çocukluğun bilgelikle ilintilendirildiği bissürü metin gördüm, keşke burda sizinle paylaşabilmek için saklamış olsaydım.. ama siz de görmüşsünüzdür böyle metinlerden belki, hatta daha güzeli bir çocuk görmüşsünüzdür, sohbet etmişsinizdir belki. çocukluğa atfedilen bilgelik yakıştırması yersiz değil. tohum, orada oracıkta, yüzeye yakın. ilmekler henüz atılmış, örülüyor, dolaşmamış daha..(en azından çok fazla-çocukla travma çalışmanın görece kolaylığı da burada).. çocukluk hikayelerine gitmek oralarda biraz dolaşmak, kalmak, mümkün oldukça gerilere, neler düşündüğümüze, neler hissettiğimize bakmak.. bahsettiğim şey bu, acaba bugünkü bize neler söylüyor o çocuk biraz dinlemek..

henüz ikinci önerim yok, bu yazı birinci öneri için yazıldı zaten. iyi kazılar sevgili okur.

kader, kısmet, conatus

Tuesday, January 08, 2013

purblog nostalji kuşağı

sevgili purblog okurları, eskiden buralarda nostalji koşağı derler bir köşemiz vardı, çocukluğumuzun çizgi filmlerini, dizilerini yad ederdik, sonra ikibinaltı'daki yangında bir kısmı küle döndü, ikibinsekiz'deki selde ise diğer bir kısmı suya düştü. sularla beraber bir çiçeğin bedenine yürüyüp oradan özüne vardı, kondu da özüne bir arı, işte o arı sensin okurcuğum, hıhım.

bugün f. ile eskileri yad ettik biraz, susam sokağının süper selmasından, kurabiye canavarına, edisine büdüsüne gittik. öğrendik ki edi'yi seslendiren altan erkekli imiş. sonra kermit'in çocukken çok güldüğüm görünmez adam röportajını izledik. bu susam sokağı hatıraları aklıma purblog nostalji kuşağını getirdi, bir çeşit nostalji kuşağı nostaljisi yaşadım kendi kendime. sonra dedim ki kendi kendime olmasın, buyrun hep beraber olsun.

purblog nostalji kuşağı ikibinbeşin yazında daddy long legs ile başlamış, TRT'de yayınlanıp çat diye yayından kaldırılan bu çok sevdiğim çizgi filmin akibeti içime dert olmuş da araştırmış  gutenberg'den hikayenin sonunu bulmuşum, sonra blog üzerinden seslenmişim hatırlayan var mı diye, böylece  başlamış işte.

jessica fletcher'ın cinayet dosyasını, avukat matlock'ı, david lynch'in dizisi ikiz tepeler'i (on yaşında bir çocuk niye böyle birşey izler bilmiyorum) ve harika yıllar'ı konu almışız bu köşemizde.

vee aradan uzun bir zaman geçtikten sonra nostalji kuşağı bugün susam sokağı ile karşılarınızda :



şurda da kermit'in başka bir röportajı var, türkçesini bulamadım ama çocukken çok güldüğüm bir bölümdü bu da.
bir de ejderhalı bir bölümü vardı ki susam sokağının, babannemin anlattığı ejderhalı hikayelerle beraber hafızamda ayrı bir yeri vardır. ben altı yaşımdan beri ejderha seviyorum evet. bu da o bölüm, şimdi sorayım bakalım hatırlayan var mı? :)