Monday, February 04, 2013

başat eylem analizi

2007 haziran-2009 eylül arası: dinlemek.
çokça dinlediğim bir dönemdi. ikibinden fazla insan dinledim, bu binlerce hikaye demek, binlerce hayat. çok iyi bir dinleyiciyimdir, dikkat ve ilgiyle dinler, iyi sorular sorarım. başat eyleminiz dinlemek olduğunda bazen istemeden de dinleyebiliyorsunuz. bir keresinde bindiğim bir minibüste yanımda oturan adam konuşmaya başladı benle, ama benim hiç dinleyesim yok, sessizliğe ihtiyacım var, güya beden dilimle dinlemiyorum mesajları veriyorum ama beden gayriihtiyari bir şekilde konuşana yöneliyor yine, buyrun sizi dinliyorum diyor. o zaman anladım ki artık dinlemekten dinlenmem lazım.
2009 eylül-2010 haziran arası: okumak.
bu dönemde dinlemeyi azalttım, yani okulda hocamı dinledim, arkadaşlarımı dinledim elbette ama başat eylemim okumak olarak değişti. epeydir okumak istediğim konularda okumalar yapmaya başladım, günlerimi bağlarbaşındaki kütüphanede geçirdim, sessiz sakin, mutlu mesud okudum, biraz yazdım, konuştum, dinledim, düşündüm, ama başat eylem okumaktı.
2010 haziran'dan beri: izlemek.
efendim bendeniz profesyonel izleyiciyim şu anda. binlerce çizgi film izledim haziran'dan beri. bugün geldim işe, birazdan açacağım transformers seyredeceğim. merak ediyorum neler olacak bu bölümlerde. işin fena yanı gündüz izledikten sonra eve gidince de yapmak istediğim şey dizi ya da film izlemek oluyor, izliyorum. bu aralar iyi bir sinema izleyicisiymişim gibi davranıyorum.
aslı gibidir, biutiful, aşk tesadüfleri sever ve i am love'ı izledim mesela.
aslı gibidir ile ilgili çok beklentim vardı aslında ama pek aslı gibi değildi film :P yazar bir sanat tarihçisi ve onun okuru arasındaki macera, beraber geçirdikleri bir gün ve sohbetleri üzerineydi. sohbetler daha çok bir kitap okuyormuşum tadı bırakıyordu aslında ama zaten hikaye de bir kitap ile başlıyordu.
biutiful, Alejandro González Iñárritu filmi, babil, 21 gram, paramparça aşklar ve köpeklerin yönetmeninin. bu adamın filmlerinin bir formülü var sanki ve o formülü uyguluyor filmlere hep, acıtıcı başlıkları bir torbaya koyup karıştırıyor sonra da çıkarıp bir sıraya diziyor gibi. bu pek hoşuma gitmiyor aslında. ama ben bu filme havyar badem için gittim zaten.
aşk tesadüfleri sever'e de bir grup kız arkadaşla gittik, hepimiz çok etkilendik, mehmet günsür'ün çok güzel bir gülüşü var.
i am love pür sinema idi bence, sevdim ben.
şimdi transformers izleyeyim :)

edit: böyle yazmışım 2011 şubat'ında, o tarihten 2012 başına kadar da izleyici olmuşum hep.

sonra sevgili 2012 gelmiş çok eğlenceli bir başat eylemle :) 2013'ün ilk ayını geride bıraktığımız şu günlerde dönüp geriye  nasıl yıldın sen 2012 diye sorunca, gördüm ki iyi gezmişim 2012'de maşallah.

2012 mart-kasım arası gezmek: 
urfa,mardin, midyat, hasankeyf, antep, besni, malatya, brüksel, ghent, bruges, antwerp, amsterdam, verona, venedik, new york, chicago.

hadi bir daha maşallah diyin.
benden çok gez, güzel gez he mi okur? 

Monday, January 28, 2013

kafalar bir dünya

yine dağılacak nasıl olsa diye toplanmayan odalar gibidir bazı kafalar. tabii kendi içlerinde bir düzenleri olan dağınıklar da vardır. 

sonracığıma, misafir odası gibi, az kullanılan, neredeyse hiç dağılmayan sadece tozlananları vardır, misafirler içindir. 

bir de içinde yaşanan, dağılan ama  toplanan, eşyaların zaman zaman yer değiştirdiği, yeni eşyaların gelip, eskilerinin belli aralıklarla atıldığı odalar vardır, nefes alırlar bu hareketlerle oh. ben bu odalardan severim, bu kafalardan. 

odasına yeni giren eşyayı (küçük bir biblo bile olabilir bu) muhtelif şekillerde, yerlerde deneyen, uzaktan bakan, cık olmadı bu diyen, sonra yeniden deneyen, ve yeniden uzaktan bakan sonra kalkıp bu eşya için tüm odanın şeklini değiştiren ev sahipleri vardır, dışardan garip görünürler belki ama tanısanız seversiniz, çok tatlıdırlar :) son  halini aldığında oda -belli bir süreliğine de olsa- onlardan mutlusu yoktur. 

huzurlu odalar sevgili okur. 

Wednesday, January 23, 2013

tohuma kaçmak

hani çok küçükken bile bugün hissettiğimiz gibi hissettiğimizi hatırladığımız şeyler vardır, kilimin ilk ilmekleri gibi. hafızamızın bir oyunu olabilir bu, belki de bugün burada durduğumuz için dönüp ilk ilmekleri böylece hatırlıyor ve bugünküne benzer şekle sokuyoruzdur, eğer öyleyse bunda çok mahirim. ama bence öyle değil.
bence bu bizim tohumumuzla ilgili, olmamız murad edilen şeyin tohumuyla.. yeşeren bir tohumu tanıyabiliriz. o oradadır, görürüz. çok severim yeşeren tohumları. ama ya yeşeremediyse, yeşertemediysek, içerde yabancı topraklar altında havasız kaldıysa.. 

yabancı topraklar altında havasız kalan zavallı tohumları kurtarmak için öneriler:

1. kazın, hafızanızda geriye doğru. çocukluğun bilgelikle ilintilendirildiği bissürü metin gördüm, keşke burda sizinle paylaşabilmek için saklamış olsaydım.. ama siz de görmüşsünüzdür böyle metinlerden belki, hatta daha güzeli bir çocuk görmüşsünüzdür, sohbet etmişsinizdir belki. çocukluğa atfedilen bilgelik yakıştırması yersiz değil. tohum, orada oracıkta, yüzeye yakın. ilmekler henüz atılmış, örülüyor, dolaşmamış daha..(en azından çok fazla-çocukla travma çalışmanın görece kolaylığı da burada).. çocukluk hikayelerine gitmek oralarda biraz dolaşmak, kalmak, mümkün oldukça gerilere, neler düşündüğümüze, neler hissettiğimize bakmak.. bahsettiğim şey bu, acaba bugünkü bize neler söylüyor o çocuk biraz dinlemek..

henüz ikinci önerim yok, bu yazı birinci öneri için yazıldı zaten. iyi kazılar sevgili okur.

kader, kısmet, conatus

Tuesday, January 08, 2013

purblog nostalji kuşağı

sevgili purblog okurları, eskiden buralarda nostalji koşağı derler bir köşemiz vardı, çocukluğumuzun çizgi filmlerini, dizilerini yad ederdik, sonra ikibinaltı'daki yangında bir kısmı küle döndü, ikibinsekiz'deki selde ise diğer bir kısmı suya düştü. sularla beraber bir çiçeğin bedenine yürüyüp oradan özüne vardı, kondu da özüne bir arı, işte o arı sensin okurcuğum, hıhım.

bugün f. ile eskileri yad ettik biraz, susam sokağının süper selmasından, kurabiye canavarına, edisine büdüsüne gittik. öğrendik ki edi'yi seslendiren altan erkekli imiş. sonra kermit'in çocukken çok güldüğüm görünmez adam röportajını izledik. bu susam sokağı hatıraları aklıma purblog nostalji kuşağını getirdi, bir çeşit nostalji kuşağı nostaljisi yaşadım kendi kendime. sonra dedim ki kendi kendime olmasın, buyrun hep beraber olsun.

purblog nostalji kuşağı ikibinbeşin yazında daddy long legs ile başlamış, TRT'de yayınlanıp çat diye yayından kaldırılan bu çok sevdiğim çizgi filmin akibeti içime dert olmuş da araştırmış  gutenberg'den hikayenin sonunu bulmuşum, sonra blog üzerinden seslenmişim hatırlayan var mı diye, böylece  başlamış işte.

jessica fletcher'ın cinayet dosyasını, avukat matlock'ı, david lynch'in dizisi ikiz tepeler'i (on yaşında bir çocuk niye böyle birşey izler bilmiyorum) ve harika yıllar'ı konu almışız bu köşemizde.

vee aradan uzun bir zaman geçtikten sonra nostalji kuşağı bugün susam sokağı ile karşılarınızda :



şurda da kermit'in başka bir röportajı var, türkçesini bulamadım ama çocukken çok güldüğüm bir bölümdü bu da.
bir de ejderhalı bir bölümü vardı ki susam sokağının, babannemin anlattığı ejderhalı hikayelerle beraber hafızamda ayrı bir yeri vardır. ben altı yaşımdan beri ejderha seviyorum evet. bu da o bölüm, şimdi sorayım bakalım hatırlayan var mı? :)

Sunday, November 18, 2012

neresidir ev?

17.10.2012
çikolata sıcak, şikago sokakları soğuk. argo tea bana sıcağını verdi sağolsun, şu an ev. ev de başka pek çok şey gibi tedrici bir şeydir. argo tea, kilbourn, ny, istanbul,bayburt ve başka yerler. ne çok evsiz (homeless) var sokakta, halbuki ev kırçıllı bir kelimedir.

kırçıllı paltolu adamın sokakta uyuduğunu görmüştüm, üstünde yorganı vardı.. battaniye olsaydı sokak olurdu, yorgan olunca üste örtülen orası biraz evdir. yağmur yağarken dışarda evimden okyanuslar uzakta, bir cafe, sıcağıyla evdir.

"insanın evi doğduğu değil doyduğu yerdir"derler bizim oralarda.. aynı sözü, bizim oralardan okyanuslar uzakta, chelsea pazarında satılan bir çantanın üstünde yazılı gördüm..amerika için daha bir  manidarmış diil mi? insanın evi, memleketi, doğduğu değil sevdiği yerdir diyen birini de duymuştum bir keresinde... evi gibisi yoktur insanın, her yer olabilir.


fotoğraf: halit ömer camcı                 kaplumbağa var bir de.


nedir masal?

White Rabbit by Jefferson Airplane on Grooveshark

E: onlar sadece masal. çılgın şapkacı "alice harikalar diyarında"nın içinde var. bir kitap, hem de gerçekten okuduğum bir kitap.
J: masallar...  masallar mı? masal da ne? lisedeyken iç savaşı öğrenmiş miydin?
E: evet, elbette.
J: nasıl? bir kitaptan okumuş olma ihtimalin var mı? peki nasıl oluyor da diğerlerinden daha gerçek oluyor?
E: tarih kitapları yaşanmış şeylere dayanır.
J: peki ya masal kitapları, hayal gücüne mi? o nereden geliyor? muhakkak bir yerden geliyor olması lazım.

once upon a time, 17. bölüm.

bir de mişler kitabı var.

Monday, October 29, 2012

lost and found in translation


"to kill a mockingbird" kitabı "bülbülü öldürmek" diye türkçeleştirilirken, bu toprakların şakacı kuşu  (mockingbird) yok diye aşık kuşumuz kurban gitmiş cinayete..yazık olmuş..

hikayenin de aşkla meşkle hiç alakası yok halbuki, "neden çeviriyi yaparken bülbül etrafında yüzlerce yıldır örülmüş olan çağrışımlar zincirini dikkate almamışlar ki" diye düşünürken; aklıma ibn hazm'ın güvercin gerdanlığı kitabında, "aşk şaka olarak başlar, sonra ciddileşir" dediği geldi..
(bu cümle biraz uzun mu oldu ne?)

neyse, birazdan filmini izleyeceğim bu hikayenin, kitabını okumak yerine, sonra başka şeyler çağrışırsa yazarım onları da. kib.bye.






Sunday, September 23, 2012

içedönük blogger

içedönük blogger benim yazlıkblogda yazarken kullandığım isimdi, ismi kullanmasam da hala blogger'ım içe dönük.

içedönüklük-dışadönüklük jung tarafından psikoloji literatürüne girmiş kişilik eğilimlerinden. hızla tarifleyecek olursam, içedönükler kendi enerjilerini kendileri üreten, içsel süreçleriyle çokça ilgilenen, düşünmeyi seven, inceliklerle ilgilenen, gözlemci, yakın çevresinin yanında daha rahat olup tanımadıklarına karşı kendini kolay açmayan kişiler genelde. dışadönükler de tam tersi işte :P  içedönük olmak asosyal olmayı beraberinde getirmiyor ancak, enerjilerini yeniden üretebilmeleri için yalnız kalmaya dışadönüklere kıyasla daha fazla ihtiyaçları oluyor. eskiden çalıştığım iş yerinde bana sınırlı sosyal derlerdi tam da bu yüzden :) çünkü odamdan belli aralıklarla çıkar, çay kahve içerken sohbet eder ve yine odama çekilirdim, seansım olmasa da odamda oturup birşeyler okumak yazmak bana iyi gelirdi.. bana iyi gelen bu şey iş arkadaşlarıma garip geldiğinden ve asosyal olmadığımı da gördüklerinden, sınırlı sosyal diye bir şey uydurup ondan olduğuma karar vermişlerdi, e işime de gelmişti bu..

geçen hafta çok sevgili sosyal içedönük arkadaşlarım özge ve nilay'la buluştuğumda özge susan cain isimli bir içedönüğün ted konuşmasından bahsetti, 21. yüzyılın içedönüklüğü bir çeşit kusurmuş gibi algılaması ve dönüştürmeye çalışması üzerine bir konuşma..

bu arada bu yazıyı yazarken sitelerde gezindim, introvert-extrovert olmayla ilgili neler yazılmış bakayım dedim, gördüm  ki, susan cain'in konuşmasında değindiği gibi, introvertleri dönüştürmeye çalışan çok sesler  var maalesef: http://www.wikihow.com/Go-from-Introvert-to-Extrovert . halbuki insanı en çok olmadığı bir şeye dönüşmek yorar, hem ne lüzumu var..



neyse işte, geçen hafta özge ve nilay'la yaptığımız bu konuşma üstüne yeniden gündemime girdi içedönük-dışadönük farklılığı.. mesela şeyi hatırladım, bir insanla uzun saatler geçireceksem ne kadar süreden sonra sıkılırım acaba diye hesap ettiğimi :) bu insanı ne kadar sevdiğimle de ilgili değildi bu hesaplar aslında.. ama işte sıkılıyordum bir yerden sonra.. benim sıkılma dediğim şeye yorulmak şeklinde daha iyi bir açıklama getirildiğini gördüm şurada:  (bu iyi geldi bana)


kendi iç enerjimizi üretiyor olduğumuz için, belli ölçüde sosyallikten sonra kendimize dönüp dinlenmemiz ve yeniden enerji üretmemiz gerekiyor..

namaz kılarken insanların yanından ayrılmayı bu nedenle de seviyorum ayrıca...Allah'ın sosyallikten yorulan kullarına verdiği bir hediye gibi  kabul ediyorum (başka bissürü hediyelerin yanında) hatta şöyle bir şey düşünüyorum, cemaatle namaz kılarken öğlen ve ikindide imamın fatiha ve zammı sureyi sessiz, diğer vakitlerde sesli okumasıyla ilgili; öğlen ve ikindi insanların dışarlarda olup sosyalliğe doyduğu vakitler, bu yüzden biraz sessizce içe dönmek belki bize iyi gelir diye ve sabah, akşam , yatsı vakitlerinde, kendimize döndüğümüz bu sessiz saatlerde bir dış sese uymak fena olmaz diye belki..
böyle işte..



bir de şöyle :



Thursday, September 13, 2012

kulak misafiri

bugün tebdil-i kıyafet halk arasında gezindim ve sinsice yanlarına yaklaşıp konuşmalarını dinledim.
60'lı yaşlardaki karı-koca kızlarının ne ara komünist olduğu hakkında konuşuyorlardı:

kadın: doğum askeri hastanede olmuştu ya, doğumda hani izin vermemişlerdi ziyaretlere filan, ben çok sıkılmıştım... diyor ki, işte daha doğumdan travmatize olmuş da ordan antimilitarist  olmuş.
adam: bahane, hep bahane. atmasın.. antimilitarist olmuşmuş, kendisi çocuğa onu yapmıycaksın bunu yapmıycaksın.. antimilitarist olucam diye diye militarist oluyor. 

bu konuşmada bahsi geçen kızın mantığını sevdim :)

sonra iki apaçinin konuşmasına şahit oldum: 

- oolum sen o kıza tutuldun söyliyim sana
s.ktir git lan ne tutulması
tutuldun işte, iki saattir kızı anlatıp duruyosun.

bu konuşmada da "tutulma" tabirinin kullanılışını sevdim :)





kuaför ibrahim'in retro tabelası da sevdiklerim arasına girdi bugün :) biraz da gözümü eğlendirdim..













bir de vapurda, urfa'daki kültürel faaliyetlere şaşıran iki kadını dinledim elimden geldiğince.. urfa'da bir vakıfta her çarşamba bi dersler oluyormuş, bir hafta ibn arabi bir hafta başka biri (bunu duyamadım) falan filan konuşuluyormuş. güzel oluyormuş bu konuşmalar. bak sen şu işe, istanbul'da arasan bulamazsınmış. diyarbakır'da olsa şaşırmazmış da urfa'ya şaşırmış bak.ama diyarbakır çok politikmiş de urfa başkaymış. bir de perşembeleri de film gösteriliyormuş bu vakıfta. arada filmler durdurulup bunlarla ilgili konuşuluyormuş.. 
urfa ne güzel şehirdi, ben şaşırmadım hiç.. vapur kadıköyüne yanaştı, indik sonra. 

Monday, September 03, 2012

"bir başkasının belleğini ağır ağır edinmekten başka neydi ki okumak?"


Galip, Rüya'ya onunla birlikte Hüsn ü Aşk'ı okurken aşık olmuş  ve Hüsn ile Aşk birbirlerine beraber Mesnevi okurken aşık olmuşlar.

"Bir başkasının belleğini ağır ağır edinmekten başka neydi ki okumak?" diyor ya Kara Kitap'ta, ortak bir metni okumak da beraber bir bellek inşa etmek gibi sanki, örülen belleğe bir ilmik atmak gibi.

"Bir beyt olup iki tıfl-ı mısrâ,
Manâ-yı latife oldu matla" dediği gibi Şeyh Galib'in,

ya da,

"Bir yerde olup ikisi câlis
Ayineye girdi aks ü akis" dediği gibi.. ki bu beyit, Kara Kitap'ın pek latif bölümünün de epigrafıdır..


ve bana Tanpınar'ın Huzur'da "Baştan aşağı bir aşkın olabilmek, bir aynanın içine iki kişi girip, oradan tek bir ruh olarak çıkmaktır" dediğini hatırlatır. aşık olasım geldi :)

edit: ikra'nın hem "oku", hem de "doğur" anlamına geldiğini hatırlayınca bu bağlantılar lezzetlendi şimdi.

Thursday, August 16, 2012

rüya denen garip şey

gün  içinde bir aradalar, evlerinde yahut sokakta, çarşı, pazarda, sohbet ediyorlar, iş yapıyorlar.
gece olunca herkes kendi köşesine çekiliyor. beraber bir köşeye çekilenleri de var. bir yere uzanıyor ve gözlerini kapıyorlar. sanki dış dünyayla bütün bağları kopuyor. uyuyorlarmış ve "rüya" dedikleri bir şey görüyorlarmış. tüm gece boyunca, sayısız şey tecrübe ediyor, hiç görmedikleri yerlere gidiyor, akıllarının ucundan bile geçmeyen garip şeyler görüyorlarmış. ve tüm bu gördükleri görüntülerle ilgili kontrolleri de çok azmış. yani gece olup başlarını yastık denilen yumuşak şeye koyup gözlerini kapadıklarında o gece onları neyin beklediğini bilmiyorlarmış..  her gün tekrar, tekrar.. ne ilginç değil mi?

sonra sabah olup uyanınca gözleri kapalıyken gördüklerini anlatıyorlar birbirlerine.. yan yana uyuyorlar ama birbirlerinin rüya görüntüleri içine giremiyorlar. yani senin anlayacağın, gözlerini kapadıkları anda artık tamamiyle birbirlerinden ayrılar .. ve mesela biri, rüyasında yanında uyuyan kişiyi gördü diyelim, o da kendi rüyasında  başka başka yerlerde olabiliyormuş.böylece bir gece içinde "kendilerinin" sayısız örneği sayısız rüyada dolaşıyormuş.ama sadece kendi gördüklerini hatırlayabiliyorlarmış.. tabii hatırlayabilirlerse.. bütün gece başka alemlerde dolaşıp ertesi gün yarım yamalak bir şeyler hatırlamak.. ne garip değil mi? daha da ilgincini söyleyeyim, tüm bu yaşadıklarına hiç şaşırmıyorlar.. çok normal bişeymiş gibi, her gün tekrar tekrar...

edit: A bout de souffle'nin Patricia'sı da uyku ile ilgili benzer düşünüyormuş..

Friday, August 10, 2012

haruki murakami okumayı neden seviyorum?

çünkü bazenleri wong kar wai'ye benziyor ve bazenleri de  j.d. salinger'a.

peyki wong kar wai izlemeyi neden seviyorum?

çünkü herşey ne güzel uçuşuyor filmlerinde. bir insanın zihninin içi gibi, duygularının gelip geçişi gibi..
çünkü başka filmlerin çoğu hep çok rasyonel, hep zamanın bağı var. wong kar wai çok güzel kırıyor bağları; son kullanma tarihi gelen konservelerle, bir bulanık hafızanın içindeki gel-gitlerle.. hep bir boşluk bırakıyor.. yarım bir şeyler.. lacan'ın seanslarını konuyu kapamadan bitirmesi gibi. yarım kalan şey güdülemeye devam eder diye.. hatta belki de çocuk akranlarımın caillou'yu sevme sebebi gibi. ekranda tamamlanmamış çizgiler görmek iyi geliyor diye... en azından bana iyi geliyor :)
çünkü gerçek hayatta hiç birşey aslında tamamlanmıyor.. hep sürüyor, ama katmanlı ve iç içe..
işte wong kar wai filmleri tüm soyutluğuyla bana çok gerçekçi geliyor bu yüzden ve haruki murakami romanları da.. mesela bir kuyunun dibinden çıkılan 208 numaralı oda ile bir hayal bir hatıra olan 2046 numaralı oda..






bir yaz gecesi eğer bir yolcu

birbirini tanımayan on beş kişi gecenin bir yarısı, bir sayfiye şehrinden bir minibüse biner. evlerine gidecekler, niyetleri bu. dinlenip uyuyacaklar, sabah denize girerler belki. birazdan inecekler minibüsten, aman ne karanlık yollardan geçiyorlar...bir şey olsa, basit bir şey.. mesela benzini bitse minibüsün.. bu gecenin karanlığında, kimselerin geçmediği bu yolda.. birbirini tanımayan bu yolcular, artık kader arkadaşı olurlar. aksiliklerin, felaketlerin böyle bir gücü vardır işte. sonra bulunsa mesela benzin, bir şekilde yollarına devam edebilseler, sağ salim evlerine varsalar.. yeniden birbirini tanımayan insanlar olurlar..neyse ki, minibüsün benzini bitmiyor, yollarına devam ediyorlar, birbirlerini tanımadan. bu ihtimalleri düşünen yolcu da iniyor birazdan..

böyle olur bazen işte kader bağı bağlar insanları ve bazen de kopar bu bağ, dağılırlar bir o yana, bir bu yana, tesbih taneleri gibi.  ve tilkinin dediği gibi sevgili okur,bağlar kurmak emek ister.



Tuesday, July 24, 2012

suluboya





john frieda'nın saç maskesi saçları yumuşacık yapıyor ve müthiş kokuyor, herkeslere tavsiye ederim.. üstelik bitmiş hali bile işe yarıyor.. nasıl mı? maske bitince kutusunu suluboya çalışmalarım için su kabı yaptım, fırçayı suya batırdıkça rayihası yayılıyor odaya, ben de mest ola ola resim yapıyorum.. hani derler ya yemek yapınca sevgi kattım diye, ben de güzel koku kattım resimlerimin içine :)

Sunday, July 22, 2012

çünkü ayrılık da sevdaya dahil

dedem vefat ettiğinde 10 yaşındaydım. annem eşyalarını kaldırırken görmüştüm, çarşafında gizli gizli sigara içerken yaptığı  -hastaydı, sigara içmek yasaklanmıştı- yanık izini. eşyalarının kaldırılması içimi burkmuştu, ben kullanayım istemiştim  nevresimlerini, dedemle bağımı sürdürmenin kendimce bir yoluydu bu...
sonrasında dedem temsili olarak nevresimleriyle ama daha çok hikayeleri ve bendeki izleriyle hep yaşadı, hala da yaşıyor inanır mısınız, geçen sene 100. yaşını kutladık. 
annanemin de 90.yaşını.. rahmetli dayımın da nice yaşlarını kutlarız, hepimizdeki hikayeleriyle çok yaşar daha..
ölenle ölünmüyor azizim, yaşanıyor ölenle..

from istanbul with love

telephone call from istanbul





postcards from italy 




letter from istanbul

ah latifeciğim

tahrir kelimesini çok sevdiğimi söylemiştim sanırım buralarda bir yerlerde. bir kelime düşünün ki aynı anda hem hudut çizmek anlamına gelsin, hem hürriyet.. böyle bir kelime sevilmez mi..

bir de latife kelimesi var benzer bir sevgi beslediğim, hem hoşluk, incelik, güzellik anlamına geliyor hem de espri. ne latif değil mi? bir de latifeler var, beş tane. letafet sevdiğim bir şey, evet.

Friday, July 13, 2012

Dayimin anisina

cenaze merasiminde yapılan anma konuşması, nikah merasiminde yapılan yemin konuşması gibi adetleri sevdiğimi fark ettim bir kere daha. bu seferki fark edişim biraz acı bir tecrübe üzerine oldu ama...

dün akşam evimize bir ateş gibi düşen dayımın vefat haberi üzerine.. annemler kalkıp apar topar gittiler..ben evde bu acıyla yalnız kaldım ve o an, tek yapmak istediğimin dayım hakkında konuşmak olduğunu gördüm... onu tanıyanlar zaten bilir ne kadar özel bir insandı(r).. bilmeyenlere de anlatasım geldi hep.. hacı erol, iyi bir insandı... bu dünyada saf iyi kimdir deseniz tereddütsüz gösterebileceğim türden.. yaratılmış herşeyi severdi.. küçücük şeylerlele mutlu olurdu.. cömertti, güler yüzlüydü, espriliydi.. eşine çok düşkündü, merhametliydi.. hikayelerle doluydu.. hikayeleri kaldı hep şimdi.. 

fark ettim ki, onu tanıyan herkesin benzer cümleler kurduğunu görmek  teselli ediyor... Tanimayanlar da bilsinler, iyi bilirdik. Not: nikah merasimindeki yemin konusmasi icin baska bir yazi yazarim belki..

Wednesday, July 04, 2012

liliyar



Lili
Charles Walters'ın yönettiği, Leslie CaronMel Ferrer ve  Jean-Pierre Aumont 'un başrollerini paylaştığı 1953 yapımı bir film. Sezai Karakoç 1954'te (babamın doğduğu yıl) yazmış Lili'nin şiirini.  

LİLİYAR
Bu kuklaların kukla olmadığı besbelli
Ne söyledilerse tıpıtıpına gerçek besbelli
Altın saçlarını yana atışı yok mu Lilinin
Lilinin yağdan kıl çekercesine inanışı
Lilinin yağdan kıl çekercesine yaşayışı yok mu
Kuklalar titremesin ne yapsın
Kuklaların kukla olmadığı besbelli
Lilinin çekip gideceği besbelli
Lilinin dönüp geleceği besbelli

Ekmek ha bakkalın olmuş ha Cabaret de Paris'nin
Sen herhangi bir ekmek yiyeceksin işte Lili
Ekmek ne kadar Allahınsa Lili de o kadar Allahın Lili
Yüzün ruhun kadar aydınlık ya Lili
Gönlün soğuk sular güzel aynalar gibi ya Lili
Anladın ya kutunun içinden çıkan mendil
Olamaz Üsküdar'dan geçeriken bulduğun mendil

-Bizi bırakıp nereye gidiyorsun Lili
Demek bizi bırakıp gidiyorsun Lili
Sen daima güzeller güzelini bulursun Lili
Sen istesen de taş yürekli olamazsın
Sen daima güzeller güzeli olursun Lili
Demek gideceksin arkana dönüp bakmayacaksın
Hangi kuş hangi şafakta ölecek görmeyeceksin
Öyleyse al bu kürkü bu veda kürkünü Lili
Tüyleri şiirler olan bu mahcup kürkü
Sen daima Sultanlar Sultanı olursun Lili
Demek sen gidiyorsun Lili
Bizi öpmeden mi gideceksin Lili

Lilinin güneşin altında duruşu yok mu
Perdeleri sıyırıp çirkin adamı burnundan yakalayışı yok mu
Eline bavulunu alışı yollara koyuluşu yok mu
Çirkin adamın güzel adam oluşu yok mu
Yaklaşıp onu saçlarından yakalayışı
Uzaklaşıp yollarda yol oluşu yok mu
Lilinin bir tavşan gibi koşuşu
Keklik gibi dönüp bakışı ve yıldırım gibi koşuşu yok mu
Adam da tam o zaman kapıdan çıkmaz mı dışarı
Lilinin adamın boynuna çocukça ve çılgınca atılışı yok mu

Ben konuşmasını bilmem Lili

Sezai Karakoç 

Ben ilk defa, yazıldıktan 40 yıl sonrasında, 1994'te dinledim. Kartal'da bir şiir okuma yarışmasında, Mahmut abi okumuştu Liliyar'ı. O  yarışmada birinci olmuş muydu hatırlamıyorum ama gönüllerimizin birincisiydi :)  
O günden sonra bu şiir hayatımızın bir parçası olmuştu artık. mesela  biriyle vedalaşırken şöyle diyorduk: 
"öyleyse al bu kürkü, bu veda kürkünü lili,
tüyleri şiirler olan bu mahcup kürkü"..

Benim ayrıca sahiplendiğim dizeleri de  vardı bu şiirin,
"lili'nin yağdan kıl çekercesine inanışı, 
 lili'nin yağdan kıl çecercesine yaşayışı yok mu" dediği kısım mesela,  
"aslı'nın yağdan kıl çekercesine inanışı, aslı'nın yağdan kıl çekercesine yaşayışı yok mu" olarak değişiyordu içimde hep.. 
ya da biraz daha büyüdüğümde, bir köşe başına gelip de bana, tamamiyle yabancı bir tercih sunulduğunda,
"anladın ya kutunun içinden çıkan mendil 
olamaz üsküdar'dan geçeriken bulduğun mendil".. diyordum kendi kendime.. 

işte az evvel ,bu çok sevdiğim şiirin, 1953 yapımı olan filmini izledim, MUBI sağolsun. çok mesudum. Filmi izlerken küçük  bir çan gibi olup, nasıl vurulursa vurulsun saf bir ses çıkaran Lili'yi tanıyor, filmin her karesini biliyor gibiydim..Her karesi öyle güzel sinmiş ki şiirin içine.. Hem filmi, hem de bir kere daha şiiri  çok sevdim.. Filmdeki kukla oynatıcılığı, esas esas oğlanın Lili ile kuklalar aracılığıyla konuşması vs. de  oyun terapisi yapan benim daha  bir ilgimi çekti. Kukla karakterlerin seçimi, ortaya koyuluşu ve sonundaki dans kısmı filan sağlam da bir psikodrama altyapısına oturuyor bence.. Ayrıca 50'lerin sinemasını da seviyormuşum, hatırlamış oldum bunu.. 

Bu kadar anlattıktan sonra, içinize Lili filmini izleme isteği doğmuştur sanıyorum :)

Şuradan üye olup hem davetime icabet edip bana bedava film kazandırabilirsiniz, hem de bu üyelik ile Lili başta olmak üzere pek çok güzel  film izleyebilirsiniz :) 

İyi seyirler...


Monday, May 21, 2012

psikolojim geldi


namaz kılan bir toplumun psikolojiye ihtiyacı var mıdır?


1.
namaz kılmak, müslümanlar için, kulun Allah'a olan borcudur, zikretme, şükretme, itaat, muhabbet, dua etme biçimidir. namaz kılınca daha iyi hissetmek söz konusu olabilir elbette ama  namaz kılmak kötü hissetmemeyi garantilemek anlamına gelmez.  garantisi yok bunun.



iyi-kötü hissetmenin ötesinde namaz kılmak, başına hep iyi şeyler geleceğini garantilemek anlamına da gelmez.  namaz kılan biri de depremde göcük altında kalabilir, iflas edebilir, aldatılabilir, şiddet görebilir.. travmatize olabilir..


kosmos'un dediği gibi
"hayatta herşeyde bela şu ki, herkesin başına gelen şey aynı"




"herkesin başına her şey aynı şekilde geliyor. iyiyle kötünün, cömertle cömert olmayanın başına gelen şey aynı, iyi adam nasılsa suç işleyen de öyle, yemin edenle yeminden korkan aynı birbiri gibi..." 
namaz kılanla, kılmayan da (herhangi bir olumlu ya da olumsuz kategoriye de koymadan) diye ekleyebilirim ben de, bunlar üstüne... 




2.
içine karma kaçmış islam,  birşey yaparak ya da yapmayarak mutluluğu garantilemeye çalışma, " böyle şeyler sadece şöyle şöyle insanların başına gelir, ben öyle biri değilim, öyleyse benim başıma gelmez"  şeklinde, kendini bir sınıfa dahil ederek ya da etmeyerek mutsuzluktan emin olma temayülü.. gibi yan temaları (kendileri bu yazıyı yazma motivasyonum olur) çekmeceye kaldırıp "psikolojiye duyulan ihtiyaç" başlığına dönersek; psikoloji biliminin sadece sorunlu olanı düzeltmekle uğraşmadığını, iyi olanı geliştirmeye de odaklandığını filan söyleyebilirim bu arada.. söyledim hatta :)



3.

psikolojiye ihtiyaç var mı diyen soran tek bu dernek değil tabii,  bilim insanları da soruyor bu soruyu :)

 





4.

valla şurda mesleğimiz filan diye vitrin toparlıyorum  ama biz psikologlar da soruyoruz bazen, sonra tabii ki  de ihtiyaç var diye cevap veriyoruz kendi kendimize :) ama bu ihtiyaç konusuna çok takılıp kalmak da meslek erbabı için hayırlı bir iş olmayabilir. komşu komşunun külüne muhtaç neticede..fırına da ihtiyaç var toplumda, ekmeğini evinde yapabilenler müstesna..


5.

bi mesaj daha veriyim kapaticiim : doktora, öğretmene, taksi şoförüne vs.. yönelik şiddete ben de karşıyım :) fekat "doktorsuz kalın! belli ki amacınız da bu!.." diyen protestoları sevemedim.. çünkü..

taksi şoförleri taksici cinayetlerinden sonra böyle pankart asmaz mesela.. taksisiz kalın!
diyeceksiniz ki doktorluk kutsal.. demeyin..   

ha doğrudur taksiciye kıyasla  daha hayati bir ihtiyacı görüyordur amenna..ama bunu göze göze sokmak da,   ihtiyaç duyan ile ihtiyaç duyulan arasındaki güç ilişkisini yeniden hatırlatmak  değil mi .. işte bu bana çirkin geliyor..  yani diyeceğim şu ki, psikologsuz kalın! belli ki amacınız da bu :P



Wednesday, May 16, 2012

kediler, beyaz tavşanlar, salyangozlar..

murakami'nin romanlarında bir kedinin peşinden gitmek diye bişiy var.. bir çeşit beyaz tavşan oluyor hikayelerinde kedi.. benim hikayemde de bana bir şeyler öğreten kediler vardı bir zaman.. şimdi ise salyangozlar var, canımın içi yağmur yağınca meydana çıkıyorlar.. neşeli neşeli bir şey düşünürken hop atacağın adımın hemen altında gözüne çarpıyorlar. neşeli adım ihtiyatlı adıma dönüşüyor..

"neşelen tabii hakkındır, ama adımlarını da dikkatli at, can yakma" diyorlar..



Thursday, May 10, 2012

iki yıl okul tatili

bu sabah bir hikaye okuyordum, gezgin amcasıyla beraber seyahate çıkan bir çocuktan bahsediyordu.. on yaşlarında bir çocuk nasıl öyle uzun bir yola çıkar ki, okulu mokulu yok mu diye düşünürken buldum kendimi o anda,  hikayenin 1700' lerde geçtiğini unutup.. sonra dedim ki, ne büyük bir tutsaklık, eli kolu bağlayan bir şey okul.. o yüzden galiba "iki yıl okul tatili" çok fantastik.. çocukken en sevdiğim yazarı da andıktan sonra, aklım bu defa, engelleri hatırlama becerimize gitti.. zihin denen şey böyle işte, orada bir engel varsa, hemen bulur, hemen çıkarır karşına, yoksa bir engel hemen üretiverir hatta..


daha önce buralarda, ayağıma değmeyen taş yazısında anlattığım şeyden bahsediyorum yine :


yolun bir yerinde bir taş, bir kaya ya da bir ağaç olduğunu biliyorum diyelim, hiç önünden geçmesem de o taş oradadır. eğer yolum düşer de yanından geçersem çarpmamaya dikkat ederim o ağaca. hiç görmemiş dahi olsam, o ağacın bilgisine sahipsem birine yol tarif ederken ağacın ilersinde ya da gerisinde diyebilirim. zihinsel bir haritam vardır. bunun gibi gündemime hiç düşmemiş ve düşmesi ihtimali hiç de yok gibi duran meseleler de benim zihinsel haritamın içindedir, ayağıma değmeyen bir taş olarak oradadır, fiillerimi de fikirlerimi de belirler. bir ev yapacaksam olmaz orda koca bir ağaç var, kesilmez evi şuraya yapalım diyebilirim ve bunu gayet de sessiz diyebilirim. haritaya bakarım ve o mekânı direkt gözden çıkarırım, düşünmem gerekmez. bazı meseleler de bizim için böyledir, sessizce ordadırlar ve basbayağı ordadırlar.
sınırlar da böyledir, biz çok geniş bir mekanda hareket ediyor da olsak bir duvar vardır orda, gitmesek de görmesek de o duvar bizim duvarımızdır. duvar varsa ardı da vardır :) 

Sunday, May 06, 2012

iki

ben kendimi gülün dibinde buldum, zamanlaması harikaydı. dolunay vardı, kocaman. rüyalar vardı, resimli.
değişim vardı, taptaze. dolma vardı, ben sarınca çelişkisiz, pek nefis.





Saturday, March 17, 2012

şöhret ne zor :P

Ben dun canli yayin asli'si oldum. Omrunce hic tv'de konusmamis biri olarak, acilisi bir canli yayinla hem de bir nevi acin oturun tarzi bir programla yaptim, cesaretime bir alkis. Cesur olmam gergin olmama mani degildi tabii, dun kahvaltida annemlere soyledim, tv'de konusacagim ama kaygiliyim diye, anacigim sagolsun hemen moralimi duzeltti "gerilcek bisey yok kizim, cuma aksami kimse ahaber izlemez, feriha var, yalan dunya var, hayat devam ediyor var.." (Hayat devam ediyor'u saymadi ama o da var yani :) ) neyse bunu duymak bi moralimi yukseltti, gun icinde de ekip arkadaslarim ve seyma'cim sagolsunlar superstar gibi hissettirdiler hep, aslıhandim, kaplıhandim, yapardim :) sonra program saati geldi, studyoya girdik. o studyolara daha once de girmistim, gayet soguk oldugunu biliyordum halbuki, niyeyse aklimda sicak olacagi bilgisi kalmis, yayin baslayinca bir anda isinacakmis gibi mi geldi artik.. Neyse ince gomlegimle usudum program boyunca biraz. Bunun disinda hic fena bir program olmadi, oncesinde tanistigim konuk psikiyatrist arkadaslar gayet iyiydiler, sunucu beyefendi pek fazla soz vermedi bana ama cok sorun degildi :) ikinci reklam arasina kadar hic konusmadim, bu isi boyle atlatabilirdim, canli yayina da cikmis olur muydum, olurdum :) ama dayanamayip ikinci reklam arasinda sunucuya sey dedim "ben saksi degilim, ben aslipur'um" :P reklam arasindan sonra bir iki cumle birsey konusabildim bu sayede. Aralarda da soze karismaya calistim "aslinda soyle..", "Bu konuda size katilmiyorum.." filan gibi bisiylerle ama pek de muvaffak olamadim. Zaten gun boyu suren heyecanimi da dusununce abartmaya da gerek yoktu.. Sonuc olarak uc kere soz aldigim az ama oz konustugum bir program oldu :) Yalniz su replik icimde kaldi "beyefendi sozumu kesmeyin, ben sizi dinledim, siz de beni dinleyin ", artik bir sonraki programa insallah :) bu arada televizyonu sevdim ve program tekliflerine acigim, haberiniz olsun :) televizyaya cikacagimi ese dosta duyurmadim hic, duyurduklarim da insallah seyredemezler diye dua ettim, yalan degil :) Kotu gecseydi, tarihe gomulsun diye umacaktim, fekat bence fena degildi, o yüzden artık bahsedebilirim dedim.. yayının kaydını da paylaşacaktım ama sitedeki kayıtta bir sorun var, ben size başka bir zaman anlatırım programda konuştuklarımızı :)

edit: az evvel yayının bir kaydına ulaştım 105 dakikalık programda konuşabildiğim 3 dakikayı şuradan izleyebilirsiniz:

Sunday, March 11, 2012

with a little help from my friends

http://fizy.com/#s/1d7ex9

stresle ilgili araştırma sonuçlarına göre, stresi engelleyen en önemli faktör, stres yaratan problemi çözmek değil, yalnız olmadığını, seni anlayan birinin varlığını yanında hissetmekmiş. yani sevgili okur, biri size derdini anlattığında, ona hemencecik çözüm önerisinde bulunmak yerine duygusuyla ilgilendiğinizde, anlamaya çalıştığınızda stresini azaltacak bir etkide bulunmuş oluyorsunuz. ne harika değil mi?

Thursday, March 01, 2012

prenses ayı

http://fizy.com/#s/12dd72

insan aklı mukayese ederek işler.
hayvan aklı nasıl işler bilmiyoum.
yastıkların altındaki bezelyeyi hissedebilmek için bezelye diye birşeyi tanımak gerekir mesela ve fakat fazla fazla tanışıklık değil, olması gerektiği kadar, yüz göz olmadan. yüz göz olmak güzel bir şey değildir.
kış uykusu güzel bir şeydir. yani, yastık altındaki bezelyeleri çok tanıyorsan ve alışmışsan oradaki varlıklarına pencere cam hep sap sağlam durur öylece, duvar gibi.

ayıysa ayılığını bilsin uyusun kışları. camsa camlığını bilsin kırılsın aldığı darbe ile. aslı aslılığını bilsin. hissettiğimiz bezelyelere gözlerimizi kapamayalım prenses.

Thursday, February 09, 2012

dil ile barışmak


kosmos filminde en sevdiğim şey neptün ile kosmos'un "adam gibi" konuşmadan kuşlar gibi ses çıkararak muhabbet etmeleriydi.

beginners filminde de en sevdiğim şey Oliver ile Anna'nın şu gündelik dil dışında bir dille konuşmaları, anlaşmalarıydı.

sonra Oliver ile Anna konuşmaya başladı, konuşunca ayrılık oldu.

sonra canım yeğenim elif hastalandı, derdini anlatamadı, biz de ona iç bu ilacı şifa bulacaksın diye derdimizi anlatamadık. anlaşamadık.

halbuki ben bu dilsiz konuşabilmeyi ne kadar çok seviyordum. ne çok cezbediyordu beni başka dillerde anlaşmak. birbirini hiç tanımayan çocukların konuşmadan oyun oynayarak tanışmasına ne kadar hayrandım. fekat elifciğimi hasta görünce anladım ki, kazın ayağı öyle de değilmiş, bu dille konuşmaya karşı tuzu kuru bir şımarıklıkla saygısızlık etmişim meğer..

sonra Oliver ile Anna barıştı, konuşarak. konuşarak yeni bir şey inşa etmeye başladılar. film bitti. filmin öylece bitmesi bana iyi geldi, başlayarak bitmesi. ismiyle müsemma şekilde.



sonra ben bugün düşündüm ki bu dille, bu rasyonalite taşıyıcısı ile barışabilirim. mesela kendisine rasyonalite taşıyıcısı demeyi bırakabilirim evvela. burdan herkeslerin gözü önünde özür diler, pişmanlığımı dile getirir, bir de çiçek veririm.
o da affetsin artık diy mi..




Friday, February 03, 2012

çocukluğum ve kulak ağrısı


geçtiğimiz günlerde grip oldum diye doktora gittim, bana otrivine sprey verdi. aa ne güzel nostalji, hey gidi otrivine derken..


otrivine benim vi-daylin iştah şurubundan sonra ilk öğrendiğim ilaç markasıdır. evet, annem bana iştahımı açsın diye şurup vermiş, afferim ona. otrivine pediatric ise burnum rahatça akabilsin de kulağımı zorlamasın diye verilen damlaydı. çocukken kulağım çok ağrırdı. gece gelirdi ağrılar, ben önce sağa sola döner uykuya dalmaya çalışır, kendi kendimi avutmayı denerdim sonra ağrı geçmeyince annemlerin yanına.. ordan da sabahı edip doktora.. bu gece yine kulak ağrısıyla uyanınca saate baktım; üç, seneler sonra bile saatini şaşmamış, hep bu saatlerde başlardı.. pis bir ağrıydı kulak ağrısı çocukken, şimdi daha hafifti çok şükür, ya da büyüdüğümden.. biraz bişiyler okuyup oyaladım kendimi, ağrıyı hafifleten bir uykudan sonra, sabah olup da annemlere işe gitmeyeceğim doktora gideceğim derken gönlümden geçen babamın bana eşlik etmesiydi. kulağım ağrıyınca yine çocuk olmuşum. sonra büyük oldum yine.


Sunday, January 15, 2012

hadi biraz uçalım

çekmecedeki kadınlar

L'âge de raison filminde Marguerite'in stresli anlarda ofisindeki çekmeceyi açıp kadın karakterlerin fotoğrafları arasından birini seçmesini sevdim. Şimdi Benazir Butto, şimdi Brigitte Bardot diye kendine bir rol çağırmasını. Film aslında Marguerite'in bir türlü kendi olamayışı üzerine, sonunda "kendimi özlemişim" diyerek çözülüyor ama ben yine de bu çekmecedeki kadınlar fikrini sevdim...

Sunday, December 25, 2011

kış ortasında bahar postası

Sevgili purblog okurları, buraya yazmayalı epey oldu farkındayım ama birazdan öyle güzel telafi edeceğim ki, sen hep yazma da arada böyle telafi et diyeceksiniz.

Telafi hamleme dün keşfettiğim Mısır'lı müzik grubunun çok kıyak şarkısını paylaşarak başlıyorum, kıymetini bilin, bu şarkıyı bulmam çok zor oldu.


Dinlediğiniz şarkı Massar Egbari 'den "E2ra el-khabar" isimli şarkı. Sözlerini de aktarabileyim istedim ama maalesef onca aramaya rağmen bulamadım, fekat yılmadım, Mısırlı arkadaşlara haber saldım, bakalım bakalım, ordan ümitliyim biraz, beklediğim cevap gelirse buraya ekleyebileceğim sözleri.. Yine de ne anlattığından biraz bahsedeyim size, memleketini terkedip başka ülkeye, çalışmaya giden gençlerin dramatik hikayesini anlatıyor ama esprili bir dille . "Muhtarın oğlu olmuş ne güzel haber, ama ülkeyi terketmiş, ne ala memleket, flaş haber flaş haber" gibi bir şeyler diyor, "bulaşık yıkamada doktora yapmaya gidiyor" diyor bir de. Keşke şarkının Mikrofon filmdeki kaydını bulabilseydim, o zaman bu şarkıyı söylerken ne güzel coşan Khaled Abol Naga'yı da görebilecektiniz. bu arada az evvel verdiğim isim ve link ile ikinci ve en süper telafi hamlemi yaptım fark ettiniz mi?

Keşke filmdeki kaydını bulabilseydim dediğim diğer Massar Egbari şarkısı ise şurda:

Filmde bu şarkıyı dinlerken sarı sokak lambalarının ıslak İskenderiye caddelerine yansımasını görebiliyorsunuz, öyle yakışmış ki şarkının arabeskine bu görüntü... "Sevgilime aşk mektubu, sevgilim; noktalı virgül, çünkü sevgilim yazdıktan sonra ben onu adını söyleyemem." diyen arabeskine.. izlesenize filmi siz de :)

Size iki güzel şarkı, bir güzel adam, bir güzel film ismi verdikten sonra, bir de tüyo vererek yazımı sonlandıracağım. Eğer olur da bir gün tadımı kaçık görürseniz sevgili dostlarım, beni neşelendirecek şeyi söylüyorum, yamacıma yaklaşın: Kasap havası. Evet, doğru duydunuz, kasap havası. Bu kadar da kolay işte..



edit: Mısırlı arkadaşlardan cevap geldi, İkra el Khaber şarkısının sözleri şöyleymiş:


مليا الجرايد اعلانات
للخدامين والخدمات
اشغال كتير راتب كبير
حاسب ليوم عقلك يطير
مطلوب خبير يحكي حكايات
او سمكري يعرف لغات
يعزف كمان واكورديون
يكسب عشان يفتح صالون
اصله فاهم في الحلاقة والحداقة والسواقة
عشان كده بيعرف يسوق
اصله كان خريج حقوق
خريج جديد فرحان سعيد
واليله حلوة اليله عيد
والعيد اكيد محتاج فانوس
ويجيب منين معهوش فلوس
لكن في ايده جواز سفر
والحل ده كان معتبر
سافر عشان عايز يكون
خد دكتوراه في غ
مليا الجرايد اعلانات
للخدامين والخدمات
اشغال كتير سل الصحون
راتب كبير
حاسب ليوم عقلك يطير
مطلوب خبير يحكي حكايات
او سمكري يعرف لغات
يعزف كمان واكورديون
يكسب عشان يفتح صالون
اصله فاهم في الحلاقة والحداقة والسواقة
عشان كده بيعرف يسوق
اصله كان خريج حقوق
خريج جديد فرحان سعيد
واليله حلوة اليله عيد
والعيد اكيد محتاج فانوس
ويجيب منين معهوش فلوس
لكن في ايده جواز سفر
والحل ده كان معتبر
سافر عشان عايز يكون
خد دكتوراه في غسل الصحون

شيخ البلد خلف ولد
بس الولد ساب البلد
والحل ده كان معتبر
إقرا الخبر - إقرا الخبر

Thursday, November 17, 2011

doktor odası ve ideolojik mesafe


Dizimdeki kisti aldırmak için gittiğim doktorun odasında duvarda asılı bir tablo vardı, eğer adama işim düşmemiş olsaydı biraz bu resim üzerine konuşmak istedim o sırada ama bu adam birazdan dizime müdahele edecekti. Ben de bu yüzden onunla konuşmak yerine şimdi burdan dedikodusunu yapmayı daha uygun gördüm. Resimde bir devenin üstünde dört tane yarı çıplak cariye ve bu deveyi çeken sadullah efendi görünüyor, amcanın adının sadullah olduğunu resmin üstündeki "harem ağası sadullah efendi" yazısından anlıyoruz. Burası hastanede bir doktorun odası. Doktor denen tipin en başta güven vermesi gerekiyor, hastasının değerlerine inanışlarına en azından iş ortamında saygılı olması gerekiyor. Ama bu tablo hem cinsiyete hem de dini değerlere karşı çirkin bir ima içeriyor. uz. dr. harem ağası osman efendi ise hiç çekinmeden bu imayı duvarından hastasına aktarıyor.

Benzer başka örneklerim de var ama uzatmayayım, psikanalistlerin "doktor dediğin anonim olmalıdır" düsturunu da benimsiyor değilim. Yani doktor kendi kimliğine dair herhangi bir işareti kendi üzerinde ve odasında bulundurmamalı, kendi hayatına dair hiç bir bilgi vermemeli kuralı çok katı bir kural ve bence gerçekdışı aynı zamanda. Yani aslında herşey ideolojik bir mesaj olabilir okumasını bilene. Fekat yine de bir doktor, dekoru aracılığıyla hastalarının bazılarıyla arasına böyle bir mesafeyi koymayı neden tercih eder acaba?

Wednesday, November 16, 2011

yüz okuma kulübü

bu yazıdaki tespitlerin gerçek hayatla hiç bir alakası yoktur, tamamen eğlenceliktir:

Insanlar agizlarinin buyuklugune gore uce ayrilir, minicik agizlilar, normel agizlilar ve koca agizlilar.

Minicik agizlilarin gozlerinin buyuklugune dikkat edin. Kocaman gozlu minicik agizlilar anlatacak cok hikayesi olup anlatmayanlardir ama hikayeler icerde durdukca curur. Oylece birakilmis baska hersey gibi hikayeler de curuyebilir.

Koca agizlilarin da gozlerinin buyuklugune dikkat edin. Eger gozleri de agizlari gibiyse ne ala, karsinizda cok hikayesi olan bir anlatici var demektir. Bir de su kucuk gozlu koca agizlilar var, en cok onlara dikkat edin, konusurlar mutemadiyen. Senin sorunun dostum o koca agzinin gozunden buyuk olmasi..

ben normel agizlilardanim tabii ki de.

ps: iç okuyucuları eleştirdiğim yazıyı böyle bir yazının takip etmiş olması ne manidâr değil mi?

Tuesday, October 25, 2011

iç okuma kulübü

geçen haftasonunu bir grup psikologla geçirdim, bunda ilginç bir şey yok gibi en başta, 10 senedir psikologlarla vakit geçiriyorum zaten. 10 senedir bana "aa sen şimdi bizim içimizi okuyordundur" dendiğini duyuyorum "yok canım, olur mu öyle şey" diye cevap veriyorum 10 senedir. 10 senedir içimi okuyan bir psikologla da karşılaşmadım çok şükür. okunaklı olması olmaması da değildir mesele, aklı başında arkadaşlarım vardır, okumuşlarsa da bilmezden gelmesini de bilmişlerdir.

neyse işte, geçen haftasonunu ilginç yapan bu gördüğüm psikologların iç okumaya fazlaca meraklı olmalarıydı, yeni okumaya başlamış çocuğun okuma açlığıyla tabela, plaka gördükleri herşeyi okuması gibi. öyle sıkıldım ki bu halden, eğitimi veren amcanın eşine dönüp konuyu hızlıca anlatacağını söylerken " i'll do it quickly, you know i'm always quick" esprisine bütün salon abartılı bir biçimde gülerken ben gülemedim bile. sanki çıplak kalmışız ne düşünüyorsak görünüyor gibi hissettim o anda. berbat bir histi. neyse ki sınırlarımız, mesafelerimiz var, şeffaf değiliz çok şükür.

burdan tüm sıkıcı psikologlara sesleniyorum : yolunuz yol değil, geri dönün.
freud amca ne demiş bir puro bazen sadece purodur, magritte amca ne demiş bu bir pipo değildir, pipo resmidir. gördüklerinizi fazla ciddiye almayın.

Monday, October 17, 2011

dünya yansa içinde yorganı yok





rüyamda h. yi gördüm, bizde misafirdi, kek yapacaktım ona, bir şey için içeri geçince ben, çay yapacağım diye ocağın üstündekileri yakmış, sonra kek tarifini de yakmış, ben en çok tarife üzülüyorum, onun umrunda değil, bir senaryosu varmış, onu anlatmak istiyor. sonra odamdan salona her yer akvaryum gibi olmuş, dize kadar su var ve rengarenk balıklar bir sürü. bu rüyaları gece uykum kaçıp bir buçuk saat kıvrandıktan sonra tekrar dalınca görmüşüm. benim ki bir şey uykumu ya da iştahımı kaçırsın pek az görülür, dün görüldü. dün neler görüldü? garip garip şeyler.
sonra ben dün tadı kaçık aslı değilmişim gibi bugün usti usti babalar filan.
anka gibi biraz.

Saturday, October 15, 2011

uyuryazar

gönülyazar değil, uyurgezer değil, uyuryazar oldum. yazdığım hikayenin başında uyuyakalıp uyanınca ekranda hikayeyle çok alakasız " ama hayrine hanım sana çok hayran" cümlesini gördüm. hayriye hanım kim acaba, adını bile yazamamışım uyku mahmurluğuyla.

hikaye hep cinayet mahaline dönen bir kurbanın hikayesiydi.

yağmurda dinlenir



yağmur playlisti:

1. jun miyake - here and after

uyku kardeşim

uyku şefkatli elleriyle saçlarımı okşuyor, sıcağına çekiyor, sarıyor, dinlendiriyor, tazeliyor. sanki saçlarımı okşarken değdiği kafamın içi, değiyor ama yumuşacık. değiştiriyor ama belli belirsiz, pastel. rüyalar gösteriyor, başı, sonu, ortası yok, rüya.

Sunday, October 02, 2011

haftadışı

Bence haftanin bir ici varsa bir disi da olmali ve bu dis, bizim haftasonu dedigimiz sey olabilir, cunku haftasonu tam olarak haftaici olmayan gunlere tekabul ediyor. Bu gercege az evvel haftasonunun -ya da haftadisi- bitisine uzulurken uyandim. Haftasonu sanki baska bir aleme acilan kapi gibi geldi bana iste o anda. Eve gidip uyuyacak ve yeniden haftaici aleminde uyanacaktım, sabah kalkıp ise gidecek, aksam eve gelecek uyuyacak ve ayni seyi bes gun daha tekrar edecektim, cuma aksami yeniden o sihirli kapidan gecene degin...

Pazarin son saatleri hic bu kadar huzunlu olmamisti...