Sunday, May 22, 2022

bir çöl, bir kuyu, bir kucak

  

Düşmedik bir kuyuya 

Yutulmadık da bir balık tarafından  

Ama burası da kuyu kadar karanlık ve korkunç bazen

Bir karın içi gibi yabanıl 

Bir anne dizi gibi de bazen

Saçını okşayan eli gibi, 

Alnında biraz duran 

Kalbinden eline, elinden alnına

Alnından kalbine 

Bir anne sütü gibi bazen

Sonsuz akan 

İşte tam burası 

Başka bir yer yok

İçinde kuyunun bir anne dizi 

Dizinde annenin bir kuyu 

İçinde bir dizi 

Fihi ma fih 

Hepsi birbiri içinde. 

Kuyu da diz de içinde.

Çölü güzel yapan içinde sakladığı kuyu 

Kuyuyu güzel yapan 

İçinde sakladığı kucak

Bir çöl, bir kuyu, bir kucak 

Hoşgeldiniz efendim gerçeğin çölüne 

Çöl sıcak 

Ateşe düşen çocuk niçin ölmesin?

Saturday, May 07, 2022

uzanmak

uzanmak istedim bu sabah 

yükseklere yükselmeye uzanmak 

uzanmak ve erişmek uzaklara 

yakınmadan yakarmadan yakınlaşmak

uzanmak ve dinlenmek bir dize 

burası bir dize bu şiirimside 

buraya uzan aslı dinlen biraz 

dinlen dinleyerek 

dinince. 


kulaktan gayrı mahrem yok.

birbirimize diz kulak olarak 

bir çaydanlık çay getirdi sevdiceğim 

içinde çiçekler açmış 

içimde çiçekler açtı. 

uzanıp içimin çiçeklerine 

bir bardak çay, bir bardak çiçek. 

bu kavli çaydanlık eğilip sagara söyler ne der,  



franny ve zooey'den bir şeyler:


"sana bir tek şey söyleyeceğim franny. bildiğim tek şeyi. ve sakın bozulma. kötü birşey filan değil. ama eğer senin istediğin dini bir hayatsa, şunu hemen bilmelisin ki, bu evde sürüp giden o kahrolası dini eylemlerin her birini tek tek gözden kaçırıyorsun. birisi sana bir kase kutsanmış tavuk suyu çorba getirdiğinde, onu içecek sağduyudan bile yoksunsun sen- ki bu tımarhanede bessie'nin birine getirebileceği tek tavuksuyu da bu türdendir zaten. onun için, sadece söyle bana dostum, sadece söyle bana. yola düşüp bütün dünyayı dolaşsan, şu isa duanı sana doğru dürüst okumasını öğretecek bir üstat- bir guru, bir kutsal kişi- bulmak için, bunun ne yararı olacak sana? sen daha burnunun dibinde duran bir kase kutsanmış tavuksuyu çorbayı göremezken, basbayağı kutsal bir kişiyi gördüğünde onu nasıl tanıyabileceksin, ha? söyler misin?" (franny ve zooey/ j.d. salinger)



Sunday, December 06, 2020

secim yapmak

Geçtiğimiz günlerde ebeveyn tutumlarıyla ilgili birşey düşünürken kendimi varoluşçuluk, özgür irade, kader, conatus filan okurken buldum.  Soru aslında şuydu; çocuğa seçenekler sunup seçtirelim mi yoksa bu budur diyip uymasını mi bekleyelim?  Psikoloji kaynaklarında seçenekler sunmak cokca önerilen birşeydir ama benim cevabım seçenekler sunalım olmayacak. 

Sürekli seçim yapıyor olmak zihnen yoruyor, kaygılandırıyor ve suçluluk duygusuna sebep olabiliyor. 

Barry Schwartz'in bu konusmasi secim yapmanin paradoksunu  muazzam bir sekilde anlatiyor: 



Soruya donersek, secim yapmak bu kadar felc ediyor, kaygilandiriyor ve mutsuzlastiriyorsa bu budur diyip hic secim hakki vermeyelim mi diye sorabilirsiniz. Secememek de caresiz ve ofkeli hissettiriyor. 


O zaman anne baba ne yapsin? Bunlari bir arkadasimla konusurken zihnim kader inancimiza gitti. Islami gelenekte sinirlari muglak bir alan kader konusu. Kulli iradeye ve cuzi iradeye yuklenen anlamlar farkli ekollerce farkli sekillerde ele aliniyor. Bu alanin muglakligi bile bize bir alan aciyor aslinda ve ben bu alanda hareket etmeyi seviyorum. Cunku Allah'in velim ve vekilim oldugunu biliyorum. Secerken ve uyarken, tutarken ve birakirken onunla beraberim, benimle beraber. 

Peki ya cocuk diye sordugunuzu duyar gibiyim :P Seçerken seçimle ve sonuçlarıyla baş başa olmadığını bilmesi, onun yerine karar vermiş olduğumuzda  da bu kararı onun yanında bir yerde durarak verdiğimizi hissettirmemiz onemli; yani kilit cevap ilişki. İlişkinin olmadığı seçim de seçimsizlik de insana ağır geliyor bence. 

dünyaya fırlatıldığımızı, bunun da bir anlamı olmadığını ama bizim yine de bir anlam bulmak zorunda olduğumuzu o anlamı bulma işinde tamamiyle yalnız olduğumuzu düşünmek cok agir. Varoluscu perspektiften bakinca kaygi gercekten kacinilmaz, varolusculuk da bunu oneriyor kaygi kacinilmaz o yuzden guzelce kaygilan, kayginla baris diyor.

burada olusumuz tesaduf mu? bence degil. 

not: su tiradi da cok severim 

Kevin'in tiradi


hakiki ve denizkizi

Bu yazi da gecen yilin yazisi ama instagramda kalmasindi cunku konu otantisite ve baglanma. 
Bu kuyruğu mina'nın ariel'ine dikerken aklımdan bir sürü hikaye geçti. Küçük denizkızı hikayesini çok severim, galiba sesini kaybetmekle ilgili bir hikaye olduğu için. Ariel başka dünyanın insanı olan prense kavuşmak için kuyruğundan vazgeçiyor, ayaklanıyor ve ayak kazanırken sesinden de vazgeçmesi gerekiyor cadıyla yaptığı pazarlık böyle. Böylece küçük deniz kızı karaya çıkıp prensin yanına gidebiliyor ama sesi yok. İnsanın iki temel ihtiyacı vardır diyor Gabor Mate, yakınlık ve otantisite. Yakınlık için otantisiteden yani hakikatimizden, kim olduğumuz, ne hissettiğimiz, neye ihtiyaç duyduğumuzdan vazgeçme eğilimindeyizdir diyor. Bu tercihi yapmayı çok erken dönemde öğreniyoruz maalesef. Çünkü yakınlık çok hayati. Bunu anlatan çok çarpıcı ve çok acımasız deneyler var. 1944'de, yetimhanedeki bebeklerle yapılan deneyde sevginin bebekler üzerindeki etkisini görmek için  yeni doğmuş kırk bebeğin sadece karınları doyuruluyor, altları temizleniyor ama kucağa alınmadan, göz teması kurulmadan, konuşulmadan. İlk dört ayın sonunda bebekler ölmeye başlayınca deneyi yarıda kesiyorlar. Ölen bebekler ağlamayı bırakmış, artık vazgeçmiş olanlar. Deneyi yarıda kesip bebekleri ailelendiriyorlar, ailelenen bebeklerden de sadece ağlamayı bırakmamış, vazgeçmemiş olanlar yaşamaya devam ediyor. Ailelenmeden önce vazgeçmiş olanlar yaşayamıyor. Çok sert bir şekilde bize sevgiye duyduğumuz ihtiyacı gösteriyor bu deney. Daha yumuşak daha tatlı çalışmalar da var, mesela Roseto'da bir arada yaşayan ve hastalanmayan, kalp krizi geçirmeyen İtalyan göçmenleri anlatan araştırma, sevginin, yakınlığın bizi nasıl hayatta tuttuğunu, nasıl güçlendirdiğini anlatıyor.

Neyse Ariel'e gelecek olursak tekrar, neden sesinden vazgeçti de ayağı yani prense yakın olabilmeyi seçti anlamak zor değil. Ama sese de ihtiyacımız var. Gabor Mate de ayağı yani yakınlığı seçip sesinden vazgeçen hastalarla çalışıyor. Kendi hakikatinden, ihtiyaçları ve duygularından vazgeçen kişilerin bağışıklık sistemlerinin çöktüğünü gösteren çalışmalar yapıyor. “Vücudunuz Hayır Diyorsa” kitabını ya da “caring for ourselves while caring for others” isimli konuşmasını tavsiye ederim.

Ariel'i ilk aldığımızda elbiseli bir Ariel'di ve aklıma bu dilemması geldiğinden bu elbiseli hali biraz hüzünlü geliyordu. Mina da hüzünden ya da içindeki tasarımcılık şeysinden, bebeklerine yeni elbiseler yapmak için eteklerini kesince Ariel çıplak kalmıştı, ben de otantisitesini hediye ettim Ariel'e bu kuyrukla beraber. Mina'ya anlattığım küçük deniz kızı hikayesinde de Ariel'i karaya çıkarıp, prensle ve sesiyle kavuşturuyorum ama aynı zamanda Ariel'i dolunay zamanlarında deniz kenarında bir kayaya oturtuyorum. Orada, o kayanın üzerinde oturup, deniz şarkısını söyleyince tekrar denizkızına dönüşüp denizin altına girebiliyor. Sabaha doğru da geri dönüyor. Ariel'e bu yolculukları hediye ediyorum çünkü Arielcik karaya çıkarken sadece sesinden değil, geldiği yerden, bağlarından da vazgeçmiş. Göçmen bir kadın olarak halinden anlarım Ariel. 

Estes'in anlattığı Fog Kadın hikayesini hatırladım. Estes, yakınlığa kurban edilmiş otantisiteyi ve sonra o otantisitenin geri kazanılmasını, o özgürleşmeyi çok güzel anlatıyor. Hem yakın hem otantik olmak da mümkün, kolay değil ama mümkün.

Onun peşindeyim.


not: denizkizi ya da fog kadin sembolu aslinda cinselliksizlik konusuyla da baglantili ama o baska bir zamanin konusu olsun.
 

bag kurmak ve otantiklik uzerine



İnsanın iki temel ihtiyacı vardır, bağ kurmak ve otantiklik (hakiki olabilmek) diyor Gabor Mate.


 

Passive Aggressive Thanksgiving Dinner




bu videoyu gecen yilin thanksgiving zamaninda paylasmayi planlamisim ama yazisini yazmadigim icin kalmis, simdi paylasmadigim postlara bakinca gordum hadi bismillah dedim, ne de olsa thanksgiving yeni gecti ve christmasin eli kulaginda. 

gecen yil thanksgiving zamani bir siddetsiz iletisim cemberine devam ediyordum ve gruptaki pek cok kisiden bu zamanlarda aileyle bir araya gelmenin onlar icin ne kadar zor oldugunu dinlemistim ve sasirmistim da. O gunlerde sosyal medyada takip ettigim pek cok uzmandan thanksgiving'de ailenizin  rahatsiz edici konusmalarina karsi kendinizi nasil koruyabilirsiniz temali paylasimlar gordum ve bu sayede bu konunun amerikalilar icin bir olay oldugunu anlamis oldum. turkiye'de boyle seyleri  konusmuyoruz hic, insanlar ailelerinden kendini korumak istiyorlarsa tatile yazliga kaciyor ya da mecburiyetten gorusuyorlar ama o rahatsizliklar genellikle hasiralti ediliyor. 

turkiye'de otantisite kurban ediliyor, iliski seciliyor otantik olmadan iliski ne kadar olacaksa o kadar iste. burada ise iliskiler otantisite icin feda ediliyor cogu zaman.ama iliskisiz de olmuyor. 
ucuncu bir yol da 'friendsgiving', 'kendi kabileni bulmak/olusturmak" diyor buna Estes; cirkin ordek yavrusu masalini anlatarak. bizim kulturumuzde ise bel kardesligi degil yol kardesligi denir o kabile kardesligine. 
Yine de islam geleneginde aile baglarinin yeri ayridir diye dusunurken cirkin ordek yavrusu olmanin aslinda ortada bir kaza oldugunu dusunmek anlamina geldigini fark ettim simdi. Kaza ve kaderin Allah'tan olduguna inanmaya geliyorum bu noktada ve bugunlerde zihnimdeki butun tilkilerin kuyrugu kader inancina degiyor. 

not 1: kaza diyince Orhan Pamuk'un Yeni Hayat romanina gittim ama hemen geri geldim
gecen yil bu konu otantisite ve baglanma konusu olarak bir aradaydi simdi ise kader konusu ile sarmalandi. ne guzel yasayan, donusen dusunceler. 

not 2: bu yil covid ile beraber bu ailenizden kendinizi koruyun paylasimlarini hic gormedik; belki iliskilere nefes aldirir bu ara. mecburiyetler iliskileri nefessiz birakiyor. bununla ilgili de bir yazim vardi. belki onu da yazarim. 

Saturday, October 10, 2020

herkes aynı hayatta


 95 yılında New Yorker'da yayınlanmış bir resmi taklit ederken aklıma çocukken hissettiğim bir şey geldi. 

Piyano çalan kızın merkezde olduğu bu resimde, karşı penceredeki adam kızın hayatından bir parça, kızın odasındaki eşyalar gibi kıza dair, kızın hikayesine dair bir şey anlatıyor. Karşı pencerenin ardında nasıl bir hayat var bilmiyoruz. Tek bildiğimiz adamın pencereden kızı izlediği, kızın da adamı. 

O pencerenin ardında bir hayat var, tüm pencerelerin ardında sayısız hayatlar var. Her birisi ayrı bir hikaye. Bu hayatların, hikayelerin sonsuzluğunu düşündükçe başım dönerdi çocukken, Allah'ın bütün hayatlardaki tecellisini düşündükçe hayretler içinde kaldığımı hatırlıyorum.  Ben dua ediyorum, benimle beraber ve herkesle öyle beraber, bunu düşününce yine o dokuz-on yaşlarındaki Aslı gibi başım dönüyor. 


Not: Galiba sonsuzluk duygusu en çok başımı döndürüyor. Bedia'ların çatısında yıldızları izlediğimiz ve kainatın sonsuzluğunu konuştuğumuz akşam da, büyük bir kütüphaneye girdiğimde kitaplardaki bilginin sonsuzluğu karşısında hissettiğim baş dönmesi hep aynıymış, şimdi fark ediyorum. 






Monday, November 18, 2019

Living With Yourself

2017'de doğum günümü kutlarken klonlanmak istemediğimi anlatmıştım:

Bir kac yil evvel isvicreli bilim adamlari gelip bir deney icin yardim istediklerinde anladim yasamayi ne kadar sevdigimi, galiba o gun hayatimin donum noktalarindan biriydi. Kendimden bi kac tane klonlatip her ise yetisebilmek ister miydim? Hayir tabii ki, klonum hayatimin farkli koselerini benim yerime yasarken o anlari tam olarak deneyimleyemeyecegim icin aklim o anlarda kalacak ve isler gorulecek ama ben eksik olacaktim. Deneyimlemek, anilardan, anlamlardan orulmek, ilmek ilmek, damla damla birikmek, anlamli bir butun olmak, butun olmak. Yeni bir yasa girerken bu dusunce ve hislerle doluyum ve sukurlerle.

Bu diziyle beraber klonlanmanın iyi bir fikir olmadığına iyice emin oldum.



Bu arada diziyi izlerken hep aklıma terapi süreci geldi.

Terapiye giderken de Happy Spa'ya gidenler gibiyiz,  artık eksiklerimiz, acılarımız, tekrarlarımız, alışkanlıklarımız, zaaflarımız canımıza yettiği için, "yepyeni bir ben" istediğimiz için gidiyoruz. Hepimiz istiyoruz o daha iyi beni. Hepimiz istediğimizi zannediyoruz. İtiraf edeyim diziyi izlerken ilk karşılaşmalarında bu klon  kazansın, adamın hayatı ışıldasın istedim. İsterken de rahatsız oldum, çünkü hem kendimle olan çalışmam hem de danışanlarımla olan çalışmam otantik olanı, eksikli, kusurlu olanı, kendimizi sevmek üzerine. Yine de insan parıldayana bir anlık da olsa aldanıyor. Oysa hatalarımız, zaaflarımız, acılarımız bizi biz yapan. O ideal ben parıl parıl parlasa da biz buyuz, her birimiz eksikli ve kusurluyuz.


Tuesday, October 15, 2019

sınırlara çekilmek ve analık



Geçenlerde bir gün minanın öğretmeni minayla ilgili güzel şeyler söyledi, ben de içimden biraz gururlandım ( dört yaşında çocuk, abartma aslı, evet). O hafta mina'nın yaptığı pek çok şey tüm zamanlardan daha çok rahatsız etti. Gururun öbür yüzü utanç. Aman da ne güzel evlat yetiştirmişim diyerek gururlanırken (evet, daha dört yaşında ama insan kendine pay çıkarmaya yer arıyor), o kafamdaki güzele uymayan her "kusur" rahatsız etti beni. Döndüm ve hafta başında hissettiğim o iğreti duyguyu fark ettim. Kendimce tevbemi ettim ve tekrar herşeyler yerine oturdu.


Başka bir farkındalığı öpüp koklamayı abarttığım hafta yaşamıştım. Evlat bu, can içi tabii öpüp koklarız. Ama belki izin isteriz, belki müsade alır, işaretleri okuruz. Can içi olsa da benden ayrı bir can. Ben o hafta içimden taşan muhabbetle, hop öp, hop yanak sık, burun sık vs severken, aslında ona, benden ayrılığını unutturacak mesajlar verdim. Ona bir uzvum gibi davrandım. O da bana öyle davranmak istedi doğal olarak. Annee su! Annee! Oyun! Anneee! Bekletince ya da istediği yanıtı vermeyince her zamankinden daha yüksek tepkiler verdi. Çünkü koluna şuradaki su bardağını al dediğinde kolun komutu dinlemezse şaşırır, kızarsın. Sonra neyse ki fark ettim ne olup bittiğini ve dengemize geri döndük çok şükür. Saygı verdim, saygı aldım. Sevgimi saygıyla verdim.

Dengeye dönülür ama dengede kalınmaz. Denge çok çaba isteyen bir iş. Yine geçenlerde çıktım o dengeden, aklım çok kalabalıktı, yapılacak işlerin içinde kaybolmuş hissediyordum. Kaybolmuş hissettiğimde kontrolü de kaybedip otomatik pilota geçiyorum. Mesela diyelim çalışıyorum oturmuşum, Mina odaya gelip bişey istiyor, hemen kalkıp veriyorum, hemen işi gücü bırakıp ona yöneliyorum. Çünkü benim otomatiğim bu. Ben verdikçe, işi gücü bırakıp ilgimi ona yönelttikçe (iyi annelikten değil, kolayı bu, otomatiği bu olduğu için) o da sınırları zorluyor. Daha beklentili ve bağımlılaşıyor. Bunu fark edip dikkatimi yeniden kendime, merkezime çekince ilişkimiz yoluna giriyor, rayına oturuyor. Bu farkındalığı da ilk defa "Bebeğinize Fransız Kalın" kitabı ile kazanmıştım. Kitap, çocukların kendi hayatları olan anne-babalara ihtiyacını; onlara dünyanın merkezi olmadıklarını öğretmenin önemini çok güzel anlatıyordu.

Aslında bu bütün ilişkiler için geçerli. Özellikle içinde kaybolma ihtimali olan yakın ilişkiler için.

Wednesday, October 02, 2019

buradayım


merhaba ben aslı, burada olmakla ilgili çalışıyorum.
işim bu.
bu bedende olmak, bu bedenin herhangi bir yerinde, içinde veya dışında, tümünde ya da belli bir kısmında, bazı bölgelerinde, uzay boşluğunda ya da geçmişte bir yerlerde.
enerjin nerede? acını nerede hissediyorsun? kızgınlığın nerede? coşkun nerede? ayakların nereye basıyor, ayaklarının bastığı yerde misin? neredesin?
gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen? acını nerede hissediyorsun? onu fark ettiğin yer neresi? fark ettiğin yeri nereden fark ediyorsun? böyle sorular işte.

burada olmakla ilgili çalışıyorum, dünyanın burasında, burada doğmamışlarla.

buradayım, bu kafede, gowanus'ta bir yerlerde, oturduğum yer biraz gizlenir gibi bir köşe.

gizlenirken buradayım demek, buradayım derken de gizlenmek istemek; galiba bu benim hayatımın dilemması. biraz ünlü olacak olsam sanırım kaçacak delik ararım. biraz da ünlü olmam o yüzden herhalde.

orası neresi? burası bir kadın. 

Wednesday, May 01, 2019

emekçi babalar anısına


Babam ilkokuldayken dedemin muhasebe işlerine yardım edermiş. Geceleri kardeşleri uyurken o sobanın başında bir mum ışığıyla (kardeşleri uyanmasın diye) hesap kitap yapar, defter tutarmış. Ertesi gün okulda derste uyuklarmış ama öğretmeni "ellemeyin, uyandırmayın" dermiş, bilirmiş babamın neden uykusuz kaldığını. Babamın dedeme işlerinde yardım ettiğini herkes bilirmiş. Bir kere o da yaşıtları gibi sokakta çocuklarla oynamak istemiş, bir amca gelip babamı azarlamış  "senin ne işin var burada, yakışıyor mu sana" diye.. babacığım çok utanmış bunu duyunca...   şimdi o güzel anısına sarılıyorum gözyaşları içinde, canım babam sen de çocukmuşsun, o amca utansınmış.

Babamın bu anısı, az evvel mabel matiz ve ayten zara'nın emekçi babalarıyla ilgili yazdıklarını görünce geldi.


siyah beyaz bir resim düşer aklıma her 1 Mayıs'ta.

13 yaşından beri inşaatlarda çalışan babamı hatırlarım.

Akşamları eve geldiğinde yara olmuş el ve ayaklarını sıcak suda yıkar, sonra da kremlerdik.


Baba niye başka bir iş bulmuyon diye sormuştum bir gün.

Kaderine razı bir sesle okur-yazar olmayan biri başka ne iş yapar ki kızım demişti.
Bafra sigarası içer, derin derin çektiği sigara dumanıyla hayata olan açlığını bastırırdı sanki.
Okuyamamış olmanın eksikliğini ceketinin cebindeki kalem, eve getirdiği gazete de taşırdı.
Hesaplarını tutar, annemle dönüşümlü olarak gazetesini okurduk.



Kızıltoprak Karakolundan aradılar bir gün.

Ayten Zara sen misin diye sordu ses.
Evet dedim.
Baban karakolda. Seni istiyor, acele gel dedi ses.
Korkuyla koşarak gittim.
Utandı beni görünce babam, başını yere eğdi.
Yüzü gözü mosmor, kan revan içindeydi!
Çalıştığı inşaatın yanındaki binada oturanlar gürültülü çalışıyor diye babanı dövmüşler! dedi emniyet müdürü.



Sanki babam ölmüş kadar acı bir yalnızlık ve merhamet kapladı bedenimi o an.

İçim titredi. Gözlerim yaşla doldu. 
Gittim sarıldım sıkıca babama. 
Gözyaşlarım babamın kanıyla karışıp aktı.



Kırmızı bir leke gibi asılıdır ben de bu hatıra.

Babamın yaralarından, akıtılan kanından bir gönül yaptım kendime, bir de hayat. 
Sağ ol babam.



Ey üç heceli şanlı söz 1 Mayıs

Yoksul hayatların çığlığı,
Nasır tutmuş ellerde ve kırlaşmış saçlardaki yüce emeksin sen.
Savaşsız, sömürgesiz, kardeş bir dünya için hep var ol!






Verified

Mersin’deki evimizin oturma odasında 25 küsür senedir asılı duran Türkiye haritası. Son gittiğimde çektim bu fotoğrafı. Bu sefer başka türlü bakıştık.

Hikayeyi artık çoğunuz biliyorsunuz. Babam sık sık tırıyla sefere çıkardı ve biz onu bu haritadan takip ederdik. Çok önemliydi bu harita, o günlerimizin alnında vurulu koca bir mühür gibiydi. Gündeliğimizin ayrılmaz, bir o kadar da sıradanlaşmış bir parçasıydı. Daha uzun süren yurtdışı seferlerinde ise atlaslara ihtiyacımız olurdu. Bundandır ki bu haritanın dört köşesini ezbere bilirim. Bütün sınır kapıları, uzak doğu şehirleri, hâlâ birer mıh gibi zihnimin bir köşesinde. O şehirlerden, kapılardan birinden bir telefon gelirdi de ev şenleniverirdi birden. Gerçek şu ki, bu haritada çok teselli aramışım. Umudun, mutluluğun izini bu duvara bakarak sürmüşüm yıllarca ve yıllarca, çocuk aklımla.. Dün Eskişehir’de Maya turnemizin son konserini yaptıktan sonra, bugün bunları düşündüm uzun uzun.

Hayat çok tuhaf ve büyülü.
Hayat yıllar sonra bana aynı şehirleri, aynı toprakları kendi şarkılarımla karış karış dolaşma mutluluğunu bahşetti. Kendi iç çocuğumun şarkılarını bu coğrafyada gezdirirken, başka kimbilir kaç çocuğun kalbindeki arayışın, tesellinin sesi olduğumu hissettim. Evet bunu derinden hissediyorum.

Maya turnesiyle 30 küsür Anadolu şehri dolaşmışız son 6 ayda. Müziğimizle yeni yeni haritalar çizerken, bize eşlik ettiğiniz için sonsuz şükranlarımı sunuyorum hepinize, bütün dinleyicilerimize.

Farkettim ki, benzer acı ve sevinçlerin gölgesinde, aynı şarkıya tutunmak, başka hiçbir şeye benzemiyor.
Farkettim ki, kalbim en çok bu haritaya benziyor.

Sunday, April 28, 2019

sokağımızın sesleri

yaşadığım sokağı seviyorum. yaz bahar akşamlarında sokaktan oyun oynayan çocuk sesleri geliyor, haftasonu geceleri sokağın başından eğlenen, kahkaha atan, şarkı söyleyen kadın-erkek sesleri, cumartesi akşamları karşı binadan enstrümantal film müzikleri, bazen sokaktan türkçe konuşan insan sesleri,  bazen de arabalarıyla geçenlerin yüksek sesle dinlediği arap müzikleri geliyor.  zaman zaman da korna sesleri ve cevaben küfürler geliyor onu sevmesem de.


ilk taşındığımızda binadan ezan sesi geliyordu, ben de herhalde vatan hasretinden erdim diye düşünmüştüm :P meğer binamızda bissürü müslüman komşu varmış ve telefonları da ezan saatlerinde ezan okuyormuş :)



Friday, April 19, 2019

otantisite meselesi



evlilik kolay bir şey değil
ve zorlanmak hayat belirtisi
yaşıyorum ki zorlanıyorum
ne güzel
sınırlarım ve sınırların
ve sayısız müzakereler
yataklar döşekler altında bezelyeler hep var
varsın uyumayalım bazı geceler
kaçıversin de uykumuz
kaçıversin de rahatımız
olalım rahatsız prensesler, prensler,
böylece büyüyelim de beraber
olalım kraliçeler krallar

sonra uyuruz deliksiz uykular



Wednesday, April 03, 2019

çörekotu ve dua

Altı yıl önce bu sabah kahvaltı hazırladım, beyaz peynirin üzerine biraz çörekotu serptim. Babam görünce ne iyi ettin bunu, çörekotu ölümden başka her derde deva dedi. Kahvaltıdan kalktıktan kısa bir süre sonra canını teslim etti. Bir Mirac kandili sabahıydı. Dualarınızda onu da anın.

Babam hep metaforlarla anlatır birşeyleri (geniş zaman). Ruh için zaman yok, sonsuz geniş zaman.

neresi sıla bize neresi gurbet

Saturday, March 30, 2019

özgürce ve muhtaç




Instagramdaki notesfromyourtherapist hesabını seviyorum,  görselmiş gibi davranan bir ses hesabı, duyalım diye.

bu postunda da diyor ki
Eğer ihtiyaç sahibi olmaktan nefret ediyorsan, sürekli bir stres halindesin demektir. Çünkü insan sinir sistemi başkalarıyla güvenli duygusal bağlantılar kurmak üzere gelişmiştir. Başkasına ihtiyaç duymak insan biyolojisi için çok temel bir hal. İnsanlara başkasına ihtiyaç duymamayı öğretmek travmayı öğretmek demek. Ve bu utanç duygusu aracılığıyla öğretiliyor.  
Bazen seanslarda şimdi ne hissediyorsun diye soruyorum, neye ihtiyacın var? İhtiyacın olanı kendine nasıl verebilirsin şu anda? diye.  Belki bugünkü aydınlanmamdan sonra başka şekilde  sorarım bu soruyu. Çünkü bazen kendi kendimize veremiyoruz birşeyleri, herşeye gücümüz yetmiyor, yetse de bir başkasından istiyoruz; annemiz, babamız, eşimiz, kardeşimiz, evladımız, arkadaşımız, hayali bir başkası, başkalarından.  ada değiliz. Ama bazen o kişi karşılayamıyor o ihtiyacı verebilecek donanımda olmuyor, bazen hayatta bile olmayabiliyor, bazen o ihtiyacın ihtiyaçlığını kabul etmeyebiliyor, olmayabiliyor. İşte o anlarda, "kendine bunu nasıl verebilirsin?" sorusu biraz alan açıyor bana ama tam da değil. Kendimle kurduğum ilişki dışında başka ilişkilere ihtiyacım var. Almaya ve vermeye ihtiyacım var; almaya işlemeye, dönüştürmeye, vermeye.  Bir enerji üreticisi, bir sevgi üreticisi, bir şefkat üreticisi bir güven üreticisi olarak çok uzun süre çalışamayabilirim. Ama malzemem olursa, en güzel şekilde işleyip dönüştürüp, yayabilirim. Yoksa üreticilik büyük bir yük, insanın bu dünyada yalnız olduğu vehminin yükü.
İnsan bu dünyada yalnız değil neyse ki, Yaratıcısı var, Velisi, Vekili, Seveni, Koruyanı, Merhamet edeni, Kuşatanı, Genişleteni, Göreni, İşiteni, İkram edeni, Doyuranı, Affedeni, Duaları kabul edeni, Hayat vereni, yeniden yeniden hayat vereni var. "Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz." ne kadar özgürleştirici. İhtiyacımı görüyor, boynumu eğiyorum, kendi kendime üretme çabasına girmek yerine onun kaynağından istiyorum. İhtiyacımı başka kulları aracılığıyla veriyor ama hep veriyor, gerçekten aç isem, ondan istemişsem. Bu o kadar güzel bir denge ki, beni insanlara, hayata, kendime ve Yaradıcıma bağlıyor. Kendin pişir kendin ye yalnızlığından çıkarıyor. Komşu komşunun külüne muhtaç ama küllü komşu ile külsüz komşu arasındaki muhtemel hiyerarşiyi kırıyor. Beni isterken özgürleştiriyor.  

          Nasıl hissediyorsun? Neye ihtiyacın var? Bu ihtiyacın aracılığıyla, sonsuz merhamet sahibiyle
          nasıl bağ kurabilirsin?


         

manipülasyon ve şirin



Akşam online seansım vardı, Fatih de evde yoktu yani Mina'nın seanstan önce uyuması lazımdı. Zaten de uyku saatiydi. ama bazen uykuya dalması uzun sürebiliyor, bazen onu uyutacağım derken uyuyan ben olabiliyorum, yani riske edemezdim.

Manipüle etmeyi seçtim. şöyle bir diyalog geçti aramızda:

A: mina oyuncaklarını topla.
M: çok uykum vaar
A: namaz kılıp gelene kadar uzanabilirsin, gelince seni kaldırırım toplarız beraber.
M: uzun uyumak istiyorum.
A: o zaman  gelince bakarım sana uyumamışsan kaldırırım, uyumuşsan kaldırmam.
M: tamam (bıyık altından gülüyor) gözümüzü böyle mi kapatıyorduk?
A: haha evet, öyle kapatıyoruz.

Biraz sonra uyumuştu Mina. Çok kolay olmuştu ama içim de rahat değildi. Seanstan sonra fark ettim beni rahatsız eden şeyi, bambaşka birşey üzerinden, kadın erkek ilişkileriyle ilgili düşünürken.  Ben Mina'yı manipüle etmiştim, Mina da beni. O beni manipüle ettiği için eğlenmişti, ben de onu manipüle ettiğim için. Manipülasyon tek taraflı olmuyor hiç. İlişkide birşeyler eksik kalıyor, tamamlanmıyor. Mina örneğinde bu "masum oyunu" sürekli tekrarlasak, istemediği işlerden bahaneler bularak kaçabileceğini öğrenecek. Ben ise uyku saatinde 15 dk filan kazanacağım sadece.

Bir hint atasözünün demediği gibi " Manipüle eden, manipüle edilir".

Eşini parmağında oynatan kadın manipüle eden kadın, gerçek bir ilişki yaşayamıyor.
Yumruğunu masaya vuran, eşini avucunun içine alan adam, manipüle ediyor, gerçek bir ilişki yaşayamıyor.

Gerçek ilişki şeffaflık, çaba ve kırılganlık gerektiriyor.

Friday, March 29, 2019

Zevahir ve Prag Öğrencisi



Nuri Bilgin’in anlatımıyla Prag Öğrencisi filmi:



Bu filmde yoksul, ama rahat bir yaşamın düşünü kuran ve geleceğe ilişkin tutkuları olan bir öğrencinin yaşamı anlatılır. Öğrenci, bir gün Prag dışında bir meyhanede bir içki alemine katılır; aynı anda çevrede, yüksek sosyetenin gönlünce eğlendiği bir av partisi yapılmaktadır. Av partisine katılan grubu yöneten ve ipleri elinde tutan biri vardır; avı istediği yöne çekmekte ve avcıların hareketlerini istediği gi­ bi yönetmektedir. Bu adam onlara benzemektedir: Uzun boylu, eldivenli, bastonlu, hafif göbekli, yüzyılın başında moda olan keçi sakallı biri; bu adam Şeytandır. Bir ara, gruptaki zengin kadınlardan birinin yolunu şa­şırtır ve öğrenciyle karşılaştırır. Öğrenci, yıldırım aşkıyla kadına vurulur, ama zengin kadın ondan kaçar. Evine dönen öğrenci, cinsel bir biçim alan tutkusunu ve doyumsuzluğunu yaşar. işte o anda, öğrencinin sadece kitaplar ve bir boy aynası bulunan odasında Şeytan görünür. Öğrenciye, aynada görülen imgesi karşılığında, bir külçe altın önerir. Pazarlık yapılır ve anlaşma sağlanır. Şeytan, aynadaki görüntüyü tıpkı bir gravür veya bir karbon kağıdı gibi söker, katlar, cebine atar ve gider. Öğrenci para saye­sinde büyük sükse yapar, yüksek sosyeteye katılır. Aynaların önünden ge­çerken biraz sakınır, ama başlangıçta kendini görememek onu fazla ra­hatsız etmemektedir. Bir gün kendini etten ve kemikten karşısında görür: Bu, onun görüntüsünü taşıyan eşidir; Şeytan tarafından ortalığa çıkarılmıştır. Her yerde ögrenciyi izlemekte ve ögrenci, birlikte görülmelerinden korkmaktadır. Giderek sorunlar artmaya başlar. Ögrenci, kendi çiftinden kaçmak için sosyeteye gitmediginde, çifti yerini almakta ve onun adına birtakım işler çevirmekte veya işlerini karıştırmaktadır. Bir gün bir düello­ya davet edilir. Şafak vakti, özür dilemek için vuruşma yerine gittiğinde, çiftinin daha önce davranıp karşısındakini öldürdüğünü görür. Öğrenci saklanmaya başlar. Ancak onun çifti, sanki satılmış olmanın intikamını al­mak istercesine onu kovalamaya devam eder. Her yerde onunla karşıla­şır. Artık ne toplum yaşamı ne de varoluş olanaksızdır. Bu umutsuzluk içinde, kendine içtenlikle yaklaşan bir kadının aşkını geri çevirir ve görün­tüsünü öldürmeyi tasarlamaya başlar. Çiftinin onu odasına kadar izlediği bir akşam kavga başlar. Öğrenci, kavganın belirli bir anında çiftini, çıktığı ayna önünde görür ve geçmişin özlemiyle görüntüsüne ateş eder. Ayna kırılır ve çifti bir fantazma haline dönüşerek kaybolur. Fakat aynı anda öğrenci yıkılır, ölen odur. Çünkü kendi imgesini öldürürken, bizzat, kendini yok etmektedir. Yerde acıyla kıvranırken kırık ayna parçalarından birini alır ve bakar, yeniden kendini görebilmektedir; ölmeden az önce, kendi normal imgesini bulmuştur, ca­nıyla ödeyerek.

Ölmeden az önce kendi imgesini bulmakta değişik bir coşku var.  Black Mirror Nosedive bölümünün sonundaki coşku gibi.


Tuesday, March 26, 2019

Aktif imajinasyonun suyu: oyunun iyileştirici gücü

Her çocuk gibi Mina’nın da büyürken mahrum kaldığı şeyler var. En büyük mahrumiyeti geniş aileden uzak olmak. Annanesini, babaannesini, guguk dedesini, halaları, amcaları, teyzeleri ve kuzenlerini özlüyor mütemadiyen. Bazen bir kitapta bir araya gelmiş geniş bir aile resmi görünce bozuluyor, annanesinin kuzenleriyle oynadığı videoyu izlerken yüzü düşüyor. Biraz sonra geliyor bana, sen annaneymişsin, bizim evimizde yaşıyormuşssun diyor hemen annane oluyorum, bazen dede oluyorum, bazen kuzen. Bazen pilot olup istanbul’a uçuruyorum. Hep kavuşuyor sevdiklerine.

Mahrum kaldığı bir başka şey istediği gibi şeker çikolata yiyememek, hem sağlıklı olanı hem helal olanını yemesi gerektiğni biliyor ama nihayetinde çocuk, canı çekiyor. Geçen gün okuldan bir sürü şeker göndermişler, üstünde helal ya da kosher işareti yoktu, bayaa da boyalı birşeylerdi, bunları çöpe atalım daha sonra sana başka çikolata veririm diyince atmayalım oyundan yiyim ben bunları dedi, sonra da oyundan yedi ve mutlu oldu.

Bir de çizgi film meselesi var, o tam garibanlık :) istediği kadar çizgi film izlemiyor (neredeyse hiç izlemiyor) ama bu mahrumiyetini de oyunla çözüyor. Bulduğu çizgi film karakterli  karton kutu, etiket vs ne varsa hepsini TV yapıyor, ben de hem yazıyor hem seslendiriyorum. Çizgi film seyretmiş gibi mutlu oluyor. Ben de seslendirme ve senaryo konusunda bayaa gelişiyorum.

Herşeye sahip olması mümkün değil ama oyun oynayabilmesi sahip olduğu çok büyik bir şey.

Sunday, March 24, 2019

kolayca ve zorlanarak



"Barışsavaşın yokluğu anlamına gelmez, o bir erdem, bir ruh hali, bir iyilik, itimat ve adalet duygusudur."   
                                                                                                                                                 Spinoza

eskiden taş atmazdım.  barışçıllığımdan değil, kurbağaları önemsediğimden de değil;  hiç bir zaman değmezdi atacağım taş ürküttüğüm kurbağaya ve ben taş atmazdım. stoik bir vakarla yaşardım. (burda bir inception varmış) 
keçiboynuzu da çiğnemezdim hiç, değmezdi bence bir dirhem bal için bir çeki keçi. 
muhakkak bir bildiği vardı enerjimin ve modumun, enerji tasarruf modundaydım.  bir çeşit hayatta kalma modu. eğer tehdit varsa kabuğuna çekilir, kapını sıkı sıkı kapatır, kimselere açmazsın.
yeniden güvende olduğunda başını çıkarır bakarsın, güneş varmış, çiçekler açmış, sen de başını çıkarır ve çiçek açarsın.
güneşin açtığını bilmek için başını çıkarmak gerekir. 
çiçeklenmeye değer mi, sonbaharda dökülecekseler, bahar gelmişse, baharı görmüşsen sormazsın. 


güle dair bir neden yok,
gül açar çünkü açar. 
angelus silesius 


şimdi taş atıyorum, çiçeklenip, keçiboynuzumu çiğneyerek. taş atıyorum da kolum mu yoruluyor, yorulsun.  yorulmayı önemsiyorum. namütenahi yorgunluk halini yüceltmiyorum ama yorulabilmeyi önemsiyorum. yorulabilmeyi seviyorum. taş atmanın bana kattığı şeyi, taş atma tecrübesini, çiçeklenme tecrübesini, çiğneme tecrübesini önceleyerek. kas geliştiriyorum, çiçeklenme kaslarımı. 

hani şu meşhur söz var ya "hayat konfor alanının dışında başlıyor " diye, bencileyin konformist, bu sözü baştacı ediyorum, yattığım yerden bu yazıyı yazıyor olmam başımın tacı olmasını da değiştirmiyor. barış ancak onun için uyanık bir çaba harcayarak, binbir savaşın içinde gerçekleşiyor.