Monday, August 22, 2016
Friday, August 19, 2016
30 day song challenge day 5
a song that reminds me someone: bu şarkı bana eski sevgilim superdervishi hatırlatır hep.
eski sevgilim, yeni sevgilim superdervish.
Thursday, August 18, 2016
30 day song challenge day 4
a song that make me sad:
saçma ama bu şarkı kadar beni hüzünlendiren bir şarkı yok galiba.
Babamın bir atı olsa binse de gelse,
Annemin yelkeni olsa açsa da gelse,
Kardeşlerim yollarımı bilse de gelse,
Uçan da kuşlara malum olsun,
Ben annemi özledim, hem annemi hem babamı ben köyümü özledim.
saçma ama bu şarkı kadar beni hüzünlendiren bir şarkı yok galiba.
Babamın bir atı olsa binse de gelse,
Annemin yelkeni olsa açsa da gelse,
Kardeşlerim yollarımı bilse de gelse,
Uçan da kuşlara malum olsun,
Ben annemi özledim, hem annemi hem babamı ben köyümü özledim.
Wednesday, August 17, 2016
30 day song challenge day 3
a song that makes me happy:
bir de kasap havası var, kasap havasının yükselip dellenip çıldırdığı anlarda ben de öyle delice neşelenirim.
bir de kasap havası var, kasap havasının yükselip dellenip çıldırdığı anlarda ben de öyle delice neşelenirim.
Tuesday, August 16, 2016
30 day song challenge day 2
My least favorite song: üst komşumuzun dinlediği müziklerin hepsi :) üst komşumuz olan ergen oğlan, dinleyene depresyondan kendini intihar etmemesi için hiç bir sebep bırakmayan brutal death metal şarkılar dinliyor son ses ve aralarda da afedersiniz hayvan gibi bağırıyor. korkuyorum sevgili okur. neyse ben de evimize üst kattan yayılan buhranı dağıtmak için ya ferahlatıcı ya neşelendirici bir şarkı açıyorum hemen, o da son ses, üst katın sesini bastırabilmek için. bir çeşit güçler savaşı oluyor yani 5. ve 6. kat arasında, iyilik kazansın. ben iyiliğim :)
Monday, August 15, 2016
30 Day Song Challenge Day 1
1. En sevdiğim şarkı: Nagat El Saghira'nın Ana Baashaq El Bahr şarkısı. Karar vermesi biraz zor oldu, ama işte en sevdiğim şarkı bu. çok tatlı bir arabeski var, sözlerini de çok seviyorum. o kadar çok sevmişim ki şöyle bir post yapmışım:
http://purblog.blogspot.com/2010/09/ana-bashaq-el-bahr.html
ve fekat nedense o zamanlar hazırladığım en sevdiğim şarkılar listesine eklememişim. Şimdi ise en üst sırada. Hayat işte :)
Liste de şurada:
http://purblog.blogspot.com/2010/11/aslnn-sevdigi-sarklar-konseri.html
neyse, çok güzel şarkı bu çok :
Sunday, August 14, 2016
sabahın seherinde yola çıkardık
sokak sessiz olurdu, biraz gecikmişsek kuş sesleri sadece. hava serin olurdu ve gün ağarmak üzere.
o kadar çok severdim ki o hali; bavulları arabanın bagajına yerleştirmeyi, annemin yol için hazırladığı poğaçaları yanımıza almayı, sabahın seherinde çıktığımız yolculukları, yolda durmaları-buz gibi su akan bir çeşme kenarında- babamın yolculuk neşesini, (yola çıkmadan az evvelki gerginliği de geçmiş olurdu) annemin yolculuk gevezeliğini, babamı yol boyunca uyanık tutsun diye konuşmasını, yolda dinlediğimiz müzikleri, yolda leylayla caz yapmayı,
camdan yolları izlemeyi, dağları, tepeleri, bozkırı, yeşili.
sabahın seheri tüm bunlar işte, yola çıkmasak bile hep böyle.
Monday, March 28, 2016
babannem ve
sevgili babannem dünyasını değişti, bir kaç yıldır duasını ettiği gibi, Allah aldı yanına, zaten dönüş hep O'na.
erken çocukluğuma dair hatırladığım herşeyin içinde babannem var. dinlediğim masallar, öğrendiğim dualar, oyunlar, oyuncaklar, sandığından çıkan yüzyıllık fekat devasa çikolatalar, yolculuklar, köyler, koyunlar, kuzular, sabah soğuğunda sıcağına sığınmalar, eve gelen beyaz başörtülü teyzeler, sesli zikirler, her konuya özel duaları, her hastalığa şifa göz merhemleri...
çok özleyeceğim..
27.03.2016
Dün akşam, “çocuğunuzla iletişiminizi güçlendirin” workshopuna Byron Norton, dedelerimizle-ninelerimizle ilgili sorular sorarak başladı. Kendimize en yakın hissettiğimiz büyükanne-büyükbabamızı düşünmemizi istedi, ve bu hatıraların nasıl hissettirdiğini izlememizi…
Böylelikle salon birden genişledi, şimdi dört nesil beraberce oturuyorduk, dedeler-nineler, anneler-babalar, biz ve evlatlar…
Salon daha da genişleyebilirdi, çünkü Byron birazdan, bir yerli kabilesindeki inanıştan bahsedecekti: “bir insan kendinden önceki yedi neslin hayatını, kendi ömrünü ve kendinden sonraki yedi neslin hayatını yaşar”… Aklıma babaannemin gönlünü hoş ettiğimde bana ettiği “Hay yedi ceddine rahmet” duası geldi Byron konuşurken, babaannemi düşündüğümde yüzüm hep güler..
26.09.2012
köklülük meselesi
aile kökleriyle kurulan bağın duygusal ve entelektüel olarak güçlendiren etkisiyle ilgili okumak için buyrun:
aile kökleriyle kurulan bağın duygusal ve entelektüel olarak güçlendiren etkisiyle ilgili okumak için buyrun:
http://thedreamtribe.com/the-ancestor-effect-thinking-about-our-roots-boosts-intellect-and-confidence/
çizimler instagram nicki sanatcraft olan yetenekli ve güzel ruhlu ( tanımıyorum ama öyle hissediyorum) bir çizere ait.
içimizden bize seslenen büyüklerin o güven veren, cesaretlendiren sesleri, çoğu zaman en çok ihtiyaç duyduğumuz şey...
Tuesday, March 15, 2016
Monday, February 01, 2016
incelikler yüzünden
bir de bazen küçücük şeylerin etkisi vardır hayatımıza.
hani yemek yaparken birazcık daha karabiber katmanın, veya birazcık da köri katmanın etkisi gibi.
o yemeğin tadını dönüşsüz bir şekilde değiştirebilir, bozabilir. yani ki çok ince ayarları var hayatın.
hani yemek yaparken birazcık daha karabiber katmanın, veya birazcık da köri katmanın etkisi gibi.
o yemeğin tadını dönüşsüz bir şekilde değiştirebilir, bozabilir. yani ki çok ince ayarları var hayatın.
bakarsan bağ
bir ömürlük ve her yerde çalışan bir nasihat isteseydin benden sevgili okur, derdim ki sana " bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ".
al bu nasihati ister sağlığına uygula, ister iş hayatına, ister ilişkilerine uygula, ister iç huzuruna, ev düzenine, dış görünüşüne, maneviyatına. hepsinde mi çalışır? yüzde yüz garantili, hepsinde çalışır.
bakarsan bağ olur ve "bağlar kurmak emek ister".
sonradan çerkes
Benim çekmecemden de çerkes kadınlar çıktı, akordeon kafe çalarken süzüle süzüle. Zerafet ve güç diyince çıkıveriyorlar birden çekmeceden öyle.
Babamın babannesi, bana ikinci ismimi veren Havva hanım çerkesmiş. Çok güçlü bir kadın olduğunu anlatır, dururlar Havva hanım'ın. Çok kullanmasam da bu ismimi çok severim, sanırım hem Havva hanımın hikayelerinden hem de "hayat veren kadın" anlamından ötürü. Neyse işte, ben Havva hanımın sadece ismini değil çerkesliğini de miras aldığımı düşünüyorum, yani özel olarak bana miras olmuş olabilir aile içinde:)
Küçükken duyduğum Havva hanım hikayelerine bir de üniversitede Kültürlerarası antropoloji ödevi olarak Çerkes kültürünü çalışmam eklenince bu kültüre sevgim birazcık daha artmış oldu. Sonra bir müddet birazcık ucundan danslarını da yaptım. ve böylece çerkestim. sonradan çerkes, kafasına göre herkes. ama zaten ben; metropolitan müzesini gezerken Japon sanatının olduğu kısımda "Allah'im iyi ki de japon'um" diyen bir insanım :)
Babamın babannesi, bana ikinci ismimi veren Havva hanım çerkesmiş. Çok güçlü bir kadın olduğunu anlatır, dururlar Havva hanım'ın. Çok kullanmasam da bu ismimi çok severim, sanırım hem Havva hanımın hikayelerinden hem de "hayat veren kadın" anlamından ötürü. Neyse işte, ben Havva hanımın sadece ismini değil çerkesliğini de miras aldığımı düşünüyorum, yani özel olarak bana miras olmuş olabilir aile içinde:)
Küçükken duyduğum Havva hanım hikayelerine bir de üniversitede Kültürlerarası antropoloji ödevi olarak Çerkes kültürünü çalışmam eklenince bu kültüre sevgim birazcık daha artmış oldu. Sonra bir müddet birazcık ucundan danslarını da yaptım. ve böylece çerkestim. sonradan çerkes, kafasına göre herkes. ama zaten ben; metropolitan müzesini gezerken Japon sanatının olduğu kısımda "Allah'im iyi ki de japon'um" diyen bir insanım :)
kirpinin zerafeti
ve çölde kum saati,
Bu yazı, çekmecesinden 'Kirpinin Zerafeti' kitabının kahramanı Rene Michel çıkan belesprit için gelsin :
"Müthiş donanımlı olan kapıcı kadının iç zenginliğine karşılık iddiasız ve kendi halinde oluşu bence çok güçlü kılıyordu onu" demişti sevgili belesprit.
iç zenginliğini ve kendi halinde oluşu çok seviyorum, bunu sevebilen, buna değer verebilen insanları da seviyorum. Anadolu evleri gibi, avlusunda neler var, içeride neler var, ancak şanslı misafirler bilir. sokaktan gelip geçenin bilmesine ne gerek.
çekmeceden çıkan kadınlar ne ki?
Bu yazı, çekmecesinden 'Kirpinin Zerafeti' kitabının kahramanı Rene Michel çıkan belesprit için gelsin :
"Müthiş donanımlı olan kapıcı kadının iç zenginliğine karşılık iddiasız ve kendi halinde oluşu bence çok güçlü kılıyordu onu" demişti sevgili belesprit.
iç zenginliğini ve kendi halinde oluşu çok seviyorum, bunu sevebilen, buna değer verebilen insanları da seviyorum. Anadolu evleri gibi, avlusunda neler var, içeride neler var, ancak şanslı misafirler bilir. sokaktan gelip geçenin bilmesine ne gerek.
çekmeceden çıkan kadınlar ne ki?
Friday, January 22, 2016
mekana ait hissetmek ve yoğurt
çok kısa bir süreliğine bile olsa bulunduğum mekana ait hissedebilmeyi severim. mesela dört beş gün süren bir eğitim mi alıyorum, o eğitimi aldığım otelin, salonun civarını hemen bir gezerim, hangi küçük esnaf varmış, hangi dükkanlarda ne varmış. ne işime yarayacaksa, oradaki nalburun, terzinin, ayakkabıcının, kuaförün, eczanenin, restoranın, pastanenin yerini bilmek bana kendimi rahat hissettirir, işte o zaman o mekana dört günlüğüne de olsa ait hissedebilirim. farklı güzergahlarla bulunduğum yere nasıl gidilir, nerelere yakındır, bunları keşfetmek de o aidiyet hissime yardım eder. bir de bulunduğum yerde namaz kılabilecek bir alanım olduğunda tamam artık oraya aidimdir.
bay ridge'i, brooklyn'de yaşadığım bölgeyi çok seviyorum. bana hiçbir faydası yok ama, yoga stüdyosunun, dans stüdyosunun, irish kıyafetleri veya bronzlaşma malzemeleri satan dükkanların yakınımdaki varlığını bilmek bana kendimi rahat hissettiriyor :) bir de aradığım şeyi nerede bulabileceğimi bildikçe kendimi daha çok ait hissetmeye başlıyorum. istanbul'a dair de en çok özlediğim şeylerden biri de bu aslında, hangi kültürel aktivite nerede bilmek.. gitmesem de görmesem de o aktivite benim aktivitem oluyor :) şimdi new york'a dair en büyük çabalarımdan biri bu tür aktiviteleri yakalayabilmek.
neyse, aradığım şeyi nerede bulabileceğimi bilmek diyordum, şimdi oradan yoğurda geliyorum. geldiğim günden beri günlük doğal süt bulabileceğim bir yer arıyordum, mayaladığım yoğurtlar lastik gibi sünüyordu, hazır sütlerle mayaladığım için. aradım, aradım, sordum, soruşturdum, bir buçuk yıl sonunda buldum. udder milk, üye oluyorsun, online siparişini veriyorsun. manhattan, brooklyn, new jersey, staten island, queens'e adrese servis yapıyor. küçük bir aile şirketi, müslüman bir aile, o yüzden helal ve organik et siparişi de verilebiliyor. neyse ilk sütüm ve yoğurdum geldi, yoğurdumu mayaladım, henüz kesmedim ama inşallah güzel olmuştur. şu an kendimi daha çok brooklyn'li hissediyorum, yoğurt güzel olmuşsa daha da çok hissedeceğim :)
böyle işte..
suçluluk duygusu
terapi eğitimleri esnasında bize her gruptan, her kültürden insanla çalışabilmeyi öğretirler, insanlar ne yaparsa yapmış olsunlar, onlara kapımız açıktır, ne yapmış olursa olsunlar yargılamadan dinleriz ve suçluluk hissettirmemeye özen gösteririz. bir yandan da danışanın suçluluk hissetmemesine de yardım ederiz. her duyguya yer vardır odamızda ama en az yer suçluluk duygusunundur. hani denir ya terapi, modern dünyanın günah çıkarma mekanizmasıdır diye, bu sayede günah çıkaran terapi odasından affedilmiş hissederek çıkar.
elementary'nin bir bölümünde rastlayınca fark ettim bir anda, seri katil bir genç
son olarak bir iyilik yaparak kaçırdığı bir kızın yerini söylüyordu polise, o arada sherlock'la sorgu odasında konuşurlarken, sherlock ona "sana yalan söylemeyeceğim muhtemelen hayatın boyunca bu suçluluk duygusuyla yaşayacaksın" dedi. sanırım o terapi arka planından dolayı, Sherlock'un yaptığı bana çok sert, çok ağır gelmişti, bir seri katilin suçluluk duygusuyla yaşamasından daha insani ne var halbuki.
suçluluk duygusu kelimesi yerine "vicdan azabı" kelimesini koyunca birazcık daha berraklaşıyor zihnim, azabı kötü olsa da, vicdan hep iyiyi söyler ya.
neden terapi mekanizması danışanın suçluluk hissetmemesini önceliyor olabilir peki, diye düşününce aklıma psikolojinin sisteme nasıl hizmet ettiği geliyor. bir psikoloji kongresinde konuşulmuştu, matrixte terapist neo'mudur ajan smith mi diye.. epeyce smith olduğumuza karar vermiştik, insanlara hakiki bir uyanış yerine, sistemde kalabilmelerini sağlayacak kadar yardım ediyorduk. suçluluk duygusu ise insanların tüketim çarkından çıkmalarına sebep olabilecek bir duygu aslında. terapinin bu noktada afedersiniz dana gibi yedikten sonra içilen soda vazifesi görme tehlikesi var. o sırada mideyi rahatlatır ama yediğiniz de yanınıza kalır.
bir neo olmaktan çok uzağım ama şimdilerde danışanlarıma suçluluk duygusunu fark edip doya doya yaşamalarına yardım ediyorum, altında da ezilmeden.
suçluluk duygusu kelimesi yerine "vicdan azabı" kelimesini koyunca birazcık daha berraklaşıyor zihnim, azabı kötü olsa da, vicdan hep iyiyi söyler ya.
neden terapi mekanizması danışanın suçluluk hissetmemesini önceliyor olabilir peki, diye düşününce aklıma psikolojinin sisteme nasıl hizmet ettiği geliyor. bir psikoloji kongresinde konuşulmuştu, matrixte terapist neo'mudur ajan smith mi diye.. epeyce smith olduğumuza karar vermiştik, insanlara hakiki bir uyanış yerine, sistemde kalabilmelerini sağlayacak kadar yardım ediyorduk. suçluluk duygusu ise insanların tüketim çarkından çıkmalarına sebep olabilecek bir duygu aslında. terapinin bu noktada afedersiniz dana gibi yedikten sonra içilen soda vazifesi görme tehlikesi var. o sırada mideyi rahatlatır ama yediğiniz de yanınıza kalır.
bir neo olmaktan çok uzağım ama şimdilerde danışanlarıma suçluluk duygusunu fark edip doya doya yaşamalarına yardım ediyorum, altında da ezilmeden.
mutfaktakiler:
1. cennetten çıkarılan hz. adem ve şeytanın iki farklı davranışı, yaptıklarının sorumluluğunu alabilmeyle ilgili iki farklı örnek. hz. adem "ben nefsime uydum, azgınlık ettim" diyip tevbe ederken; şeytan "sen beni azdırdın" diyip Allah'ı suçlar. davranışlarıyla ilgili bahaneler üretip başkasını suçlamak şeytanın, sorumluluğunu kabul edip pişmanlık hissetmek hz. adem'in mirası.
2. nefs terbiyesine 'nefs'i levvame' kınayan nefisle başlanması. yani insanın kendi hatalarını görüp, farkına vararak, gerçekçi bir şekilde eleştirel olabilmesi.
Sunday, January 10, 2016
ayılana gazoz sıkılana limon

biz küçükken, sıkıldığımızı söylediğimizde " sıkı can iyidir, kolay çıkmaz" derlerdi. halbuki canın da kolay çıkanı makbulmüş.
neyse ben buradan canım sıkıldığında kendime ve tüm canı sıkılanlara seslenmek istiyorum: sıkıcııı!! çünkü sadece sıkıcı insanlar sıkılır.
sıkılmadığımda kendime ve tüm sıkılmayanlara da seslenmek istiyorum: her dem yeniden doğarız bizden kim usanası.
Thursday, December 10, 2015
sürdürülebilir blog
Sürdürülebilirlik ve Anadolu Kadını:
Geçtiğimiz günlerde "almadim" diye bir blog adresi gördüm, bir yıldır keyfi herhangi bir şey almayan bir kadının almama "macerası"nı anlatan blogu okuyunca çok özendim, biraz heyecanlandım ve yazıyı sevdiğim bir grup ile paylaştım. Paylaştım ve gördüm ki, zaten grup içindeki pek çok kişi böyle yaşıyor, bir yıldır değil, daha uzun zamandır, keyfi herhangi bir şey almıyor, bu onlar için bir macera da değil üstelik, bir hayat biçimi, çünkü iyi müslümanlar. İsraf etmek, gereksiz harcamak iyi bir müslümana yakışmaz çünkü.
Bense maalesef durmam gereken yerlerden zihnen uzak düşmüşüm, "sürdürülebilirlik" kavramı "israf" kavramından daha çok çağrışımlı bir hale gelmiş benim için.
Amerika'nın Yeniden Keşfi ve Sürdürülebilirlik:
Geçtiğimiz günlerde eşimin memleketi Maraş'taydım, salçasını, yoğurdunu, turşusunu, sucuğunu evde yapan hanımlar görünce bunu Amerika'lı arkadaşlarıma anlattığımı düşündüm, onların zihninde canlanacak kadın tipi bayaa hippi bir tip olacaktı muhtemelen, halbuki bildiğin kadınanamlar.
aldığımızdan daha fazlasını verebilmeyle ilgili bir duam olmuştu geçtiğimiz günlerde, şimdi düşünüyorum da aldığımızın birazını verebilsek bile harika olur. mesela aldığmız oksijeni ağaç dikerek versek, öğrendiğimiz bilgiyi işlesek ve yeniden geri versek, sevgiyi, selamı yaysak, yemek yapsak, dikiş diksek, sadaka versek, huzur versek.
Saturday, September 19, 2015
anahtarın yeri
Komşuları bir gün Nasreddin hocayı sokakta, lambanın altında harıl harıl bir şey ararken görürler. hemen yanına gidip sorarlar, hoca hoca ne ararsın? hoca durur mu yapıştırır hemen cevabı anahtarımı arıyorum. anahtarını nerde düşürdün diye sorduklarında, kapıda yanıtını veren hocaya komşuları şaşırır ve peki ama neden burada arıyorsun diye sorarlar, hoca durur mu yapıştırır hemen cevabı,
burası aydınlık da ondan burada arıyorum.
Kaybettiği şeyi yanlış yerde arayana insan denir, nisyandan gelir kelime kökü. kaybettiği şeyi nerede kaybettiğini de unutandır insan, arar durur en kolayına gelen yerde.
"Verily in the remembrance of Allah do hearts find rest"
"Kalpler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur"
28-13.
o hiç doymayan halimiz bundandır işte, anahtarı kolayımıza gelen yerde aramamızdan.
"Verily in the remembrance of Allah do hearts find rest"
"Kalpler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur"
28-13.
o hiç doymayan halimiz bundandır işte, anahtarı kolayımıza gelen yerde aramamızdan.
Tuesday, July 28, 2015
kendiliğinden görünenler müstesna
korku insanı felç ediyor
ekim ayında kardeşimin düğünü için istanbul'a gittiğimde hatice mina daha iki aylıktı, annemin münasebetsiz misafirleri sürekli, ağır kaldırdığı için bebek düşüren anne hikayeleri anlatıyorlardı.
kaybetmekten çok korktum. o ziyaretimde arkadaşlarım, akrabalar mina için elbiseler hediye etmişlerdi- cinsiyeti henüz belli olmadığı için unisex bebek giysileriydi çoğunlukla- new york'a dönüş için bavulumu hazırlarken "yerim yok anneciğim sen gelirken getirirsin bebeğin (o zamanlar bir kimliği yok, bebek sadece, the bebek) kıyafetlerini" dedim. esas mesele ise yer değildi aslında, olur da kaybedersem yanımda elbiseleri olmasın, elbiseler fazla gerçek kılıyor herşeyi diye. sonra geri döndüm ve niyeyse kendiliğinden orada olan o sevgiyi, sevgisini içimde hissedemediğimi fark ettim. korku insanı felç ediyor. bir şekilde kaybetme korkumla yüzleştiğimde kalbim yeniden sevgisiyle sıcacık oldu sonra.
anneliğin anlatılacak bir sürü şeyi var, bir sürü şeyler. dipteki duygularını fark edip dile getirmeyi çok seven ben, anneliğimi de anlatırdım muhakkak. ama kaderin cilvesi bu ya, anne olmayı çok isteyip henüz olmamış bir danışanım oldu o sırada, hamile terapistine çok şeyler öğretti bu danışan. facebookta instagramda delicesine paylaştığımız o bebek fotoğrafları bir yerlerde o esnada o nimetten mahrum birinin canını çok yakabilirmiş. iç görüsü yüksek bir insan olarak şunun da farkındaydı, kendisinin de dünyayı gezerken paylaştığı birbirinden eğlenceli fotoğraflar, yine bir yerlerde birilerinin canını yakabilirdi. bu böyle bitmeyen bir döngüydü aslında, birilerinde hep diğerlerinde olmayan nimetlerden oluyor ve onda da başka bazı nimetler eksik oluyordu. o zaman insan nasıl anlatsın, nasıl paylaşsın, hep bir şeyleri diğerinden "fazla", diğerinden farklı olabilirken. korku beni yine felç etmişti, birilerini incitme korkusu, nazar çekme ve bu nazardan dolayı elimdekini kaybetme korkusuyla. bir kere dayanamayıp baby shower fotoğraflarımı paylaştım, sevgili molly inanılmaz güzel süslemelerle çok güzel bir organizasyon yapmış ve beni çok mutlu etmişti, paylaştığımın haftasında büyük bir trafik kazası atlatınca hoop hemen o fotoğrafları sildim. belki de hiiç alakası yoktu nazarla.
neyse, paylaşmayla, anlatmayla ilgili şöyle bir yere vardım. paylaşma niyeti ile olan herşeyi gönlünce paylaşabilirsin, gösterme niyetiyle olan herşeyi ise kendine, yakın çevrene sakla. örtünme emrindeki gibi kendiliğinden görülenler müstesna ziynetlerini sakın. kendiliğinden görünenler kendiliğinden görünüyordur zaten :)
gül gibi ol yani,
güle dair bir neden yok,
gül açar, çünkü açar,
ne gözetir kendini,
ne görülmek arzular.
angelius silesius
Subscribe to:
Posts (Atom)


