Tuesday, July 28, 2015
kendiliğinden görünenler müstesna
korku insanı felç ediyor
ekim ayında kardeşimin düğünü için istanbul'a gittiğimde hatice mina daha iki aylıktı, annemin münasebetsiz misafirleri sürekli, ağır kaldırdığı için bebek düşüren anne hikayeleri anlatıyorlardı.
kaybetmekten çok korktum. o ziyaretimde arkadaşlarım, akrabalar mina için elbiseler hediye etmişlerdi- cinsiyeti henüz belli olmadığı için unisex bebek giysileriydi çoğunlukla- new york'a dönüş için bavulumu hazırlarken "yerim yok anneciğim sen gelirken getirirsin bebeğin (o zamanlar bir kimliği yok, bebek sadece, the bebek) kıyafetlerini" dedim. esas mesele ise yer değildi aslında, olur da kaybedersem yanımda elbiseleri olmasın, elbiseler fazla gerçek kılıyor herşeyi diye. sonra geri döndüm ve niyeyse kendiliğinden orada olan o sevgiyi, sevgisini içimde hissedemediğimi fark ettim. korku insanı felç ediyor. bir şekilde kaybetme korkumla yüzleştiğimde kalbim yeniden sevgisiyle sıcacık oldu sonra.
anneliğin anlatılacak bir sürü şeyi var, bir sürü şeyler. dipteki duygularını fark edip dile getirmeyi çok seven ben, anneliğimi de anlatırdım muhakkak. ama kaderin cilvesi bu ya, anne olmayı çok isteyip henüz olmamış bir danışanım oldu o sırada, hamile terapistine çok şeyler öğretti bu danışan. facebookta instagramda delicesine paylaştığımız o bebek fotoğrafları bir yerlerde o esnada o nimetten mahrum birinin canını çok yakabilirmiş. iç görüsü yüksek bir insan olarak şunun da farkındaydı, kendisinin de dünyayı gezerken paylaştığı birbirinden eğlenceli fotoğraflar, yine bir yerlerde birilerinin canını yakabilirdi. bu böyle bitmeyen bir döngüydü aslında, birilerinde hep diğerlerinde olmayan nimetlerden oluyor ve onda da başka bazı nimetler eksik oluyordu. o zaman insan nasıl anlatsın, nasıl paylaşsın, hep bir şeyleri diğerinden "fazla", diğerinden farklı olabilirken. korku beni yine felç etmişti, birilerini incitme korkusu, nazar çekme ve bu nazardan dolayı elimdekini kaybetme korkusuyla. bir kere dayanamayıp baby shower fotoğraflarımı paylaştım, sevgili molly inanılmaz güzel süslemelerle çok güzel bir organizasyon yapmış ve beni çok mutlu etmişti, paylaştığımın haftasında büyük bir trafik kazası atlatınca hoop hemen o fotoğrafları sildim. belki de hiiç alakası yoktu nazarla.
neyse, paylaşmayla, anlatmayla ilgili şöyle bir yere vardım. paylaşma niyeti ile olan herşeyi gönlünce paylaşabilirsin, gösterme niyetiyle olan herşeyi ise kendine, yakın çevrene sakla. örtünme emrindeki gibi kendiliğinden görülenler müstesna ziynetlerini sakın. kendiliğinden görünenler kendiliğinden görünüyordur zaten :)
gül gibi ol yani,
güle dair bir neden yok,
gül açar, çünkü açar,
ne gözetir kendini,
ne görülmek arzular.
angelius silesius
Thursday, April 16, 2015
Thursday, March 19, 2015
masal saati
bu günlerde çok hikayeler masallar var dedim ya,
judith liberman'ın masal bu ya programı bugünlerde beni besleyen çok tatlı bir kaynak, buyrun siz de dinleyin, afiyetler olsun :)
aşkı anlatmak
temel bir gün uçağa binmiş, amerikadan türkiyeye geliyor, bir de ne görsün, yanındaki koltukta adriana lima. böyle bir heyecanlar bilmem neler.. sonra heyecanın çok daha büyüğü ve korkuncu gelmiş başlarına. uçak düşmüş.. bir adaya çıkmışlar, adriana ile beraber. ıssız bir adada survive etmleri gerekmiş zavallıların. bu arada tabii muhabbetler, muhabbetler filan.. fekat ilk günler çok mutluyken temel, bir zaman sonra huzursuzlanmaya başlamış. adriana demiş ki, nen var temel, neyin eksik, ne istiyorsan söyle yapayım. temel adrianaya sahiden yapar mısın demiş ve elindeki kömürle güzelim kadına bir bıyık çizmiş, çok uğraşmamış zaten bıyıklı kadın diye :P neyse erkek kılığına sokmuş ve konuşmaya başlamış, " ula dursun biliy misun ben aylardır kimle beraberum"
bu fıkrayı bülent somay'ın bir kitabında okumuştum, azcık değiştirdim tam hatırlamadığım için. ama temel mantık şu, aşk üçüncü bir kişiyi, bir şahidi ister.
aslında sadece aşk değil, herşey anlatılmak ister. hapishanelerdeki mahkumlar hikayelerini duvarlara kazırlarmış, çıkamama ihtimaline karşı, hikayeleri kaybolup gitmesin diye.
hani into the wild ile ilgili de beni düşündüren şey buydu ya, alexander supertramp'ın öyküsünün kaybolması ihtimali..
bugünlerim hikayeler okuyarak, dinleyerek, hikayelerin önemleri üzerine düşünerek geçiyor, onu da sonra anlatırım fakat... 2014'te neden az yazdığımın hikayesine gelince, 2014'te ben mutlu bir aşıktım da ondan az yazdım. anlatacağım en belirgin hikayem buydu. hayatımda büyük değişimler oldu, evlendim, ülke değiştirdim, yeni bir sürü insanla tanıştım falan filan.. yine de en büyük hikayem buydu. anlatamadığım daha büyük bir hikaye varken galiba diğer hikayeleri de anlatamıyorum. belki bunu yapmayı öğrenirim zaman içinde.
neyse işte, mutlu aşkı anlatamamakla ilgili düşündüm. hani derler ya kavuşamayınca aşk olur, kavuşunca meşk. acaba bunun anlatmak meselesiyle ilgili bir tarafı da var mıdır diye merak ettim. çünkü kavuşamadığın sevgiliyi, kavuşamama hikayeni uzun uzun anlatabilirsin, ama prenseslerin prenslere kavuşmasıyla masallar biter ya, sonsuza dek mutluluk içinde yaşarlar hani.. halbuki insan hikayesini değil başkasına kendisine bile anlatmadığında bir zaman sonra ona o olağanüstü hikaye sıradan gelmeye başlar ya..
2010'un ekiminde şöyle anlatmışım bunu:
bugün gottman'ların eğitiminde Julie'yi dinlerken bir an, şu an dünyanın en iyi terapistlerinden birini dinliyorsun, bu anı hisset ve kaydet dedim kendi kendime. sonra, bugünlerde anları böyle hissedip, kaydetmeyi ihmal ettiğimi, ihtiyacımın tam da bu olduğunu fark ettim, ayrıca anı kutularını böylece etiketleyip de kaldırmıyordum yerlerine, kendi kendime yaşadığım anların anlamlarını anlatmıyordum. çünkü "kendi hayatımı" yaşayıp giderken alışkındım ona şaşırtmıyordu beni, "alışkanlık körlük doğurur" dediği gibi tanpınar'ın "kendi hayatıma " çok alıştığım için de körleşmiştim olana bitene. halbuki ne süper bir hayatım var tek ihtiyacım biraz yabancılaşmak biraz geride durup dışardan bakmak...
yolunda gitmeyen şeyleri fark etmek nerdeyse her seferinde sevindiriyor beni, işte bunu da fark ettiğimde sevindim böyle. yeni bir çaba konusu çıktı bana diye :) yazayım bu yeni şeyleri düşüncesiyle eve geldim annemlerle biraz sohbet edip odama girdim, sonra odadan çıkıp leylanın odasına bir uğradım, tekrar odama geri döndüğümde masamın üstündeki pasta tabağını gördüm annem benim odadan çıktığım küçücük aralıkta masama bırakmış, ne muhteşem bir kadın diye düşündüm. ve bunu düşünürken evet, başladın işte geride durup takdir etmeye, afferim dedim kendi kendime :)
kibrit kutusuna da sevgiler..
böyle işte.. bir gün oturup bir mektup yazdım, sevgili eşime dursun muamelesi yapıp, ne harika bir adamla evli olduğumu anlattım :) evet kavuşulan aşk mahrem bir şey, hem bunun nazarı var şusu var busu var Allah korusun, öyle ulu orta anlatılmaz. bir de mutluluk anları kadar ve belki daha fazla mahrem olan mutsuzluk anları var ve bunların hikayesi de öylece anlatılmaz tabii. ama hikayeler de anlatılmadıkça alışkanlığa ve o da körlüğe dönüşüyorsa, dönüşmesin diye insanlar eşlerini üçüncü bir kişi yerine koyup anlatabilirler belki hikayelerini.
neyse işte sevgili okur ben bu mahremiyet filtresinden ötürü 2014'ü az yazıyla kapattım. ama 2015'e iddialı başladığımı söylemeliyim : P
çıktık açık alınla on yılda her savaştan
sevgili okur,
2005'ten beri burlarda sizlerle beraberiz, bu yıl on yaşına girecek inşallah blogcuğum. buradan kendisini sevdiğimi huzurlarınızda söylemek isterim. yeri bir başkadır blogcuğumun. 2007 yılında sorulmuş yeri nedir hayatınızda blog yazmanın diye, şöyle demişim o zaman:
pur canı sıkıldığında, uykusu kaçtığında blog yazmış, rüya gördüğünde, göremediğinde yazmış, keyfi yerindeyse yine yazmış, yapılacak işleri varsa bir oyalanma mekânı olarak bilmiş blogu, yine yazmış, yazın çok sıcak günlerinde üşümek için bir kış şarkısı çalmış, yazmış, kışın çok soğuk günlerinde yine yazmış. seçim zamanı gelmiş, parti kurmuş, yazmış, çok arabesk modu devreye girince kamyon arkası yazılar koymuş bloga, yine yazmış. korktuğunda korktum demiş yazmış, güçlendiğinde voltranım demiş yazmış, özgürlüğü özlediğinde yazmış, kavuştuğunda yazmış, tibet’e gitmiş yazmış, endülüs’ te raks etmiş yazmış, donuk ay ışığı altında şeytanla raks etmemiş hiç ama faust’tan filan bahsetmiş, yazmış. belki rakseder hem, ömür bu.. afrika’ya gitmiş, milano’ya gitmiş, gezmiş, görmüş yazmış.. gezdiği yerlerde fotoğraflar çekmiş, koymuş bloga. evinde oturmuş yazmış, işe gitmiş yazmış, derse gitmiş yazmış sonracığıma röportajlar yapmış alter egolarla.. çok yalnızım demiş yazmış, arkadaşlarını görmüş yazmış, aldığı hediyelerden bile bahsetmiş blogda teşhirci pur, kitap okumuş yazmış, film izlemiş yazmış, şarkı dinlemiş yazmış, yazmış da yazmış.. bir nostalji kuşağı yapmış, çocukken izlediği dizilerden, çizgi dizilerden bahsetmiş, hatırlayan başkalarını görünce sevinmiş, sonracığıma çocukluğuna dair başka şeylerden bahsetmiş, çocukluk arkadaşları da katılmış bu bahse o uzun koridorda.. ve lucy gökteki elmasları bırakıp yere indi demiş, yanına da hemen lucy ve schroeder resmi iliştirmiş, sonra göğe bakma durağına çekilmiş, sonra gâh çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi bile demiş. vay canına..
pur yazmayı seviyor galiba..
24 aralık 2007
hakkaten de kendimce bol bol yazdım hep bloga. geri dönüp bakınca en bol 2010'da yazmışım, 54 ve en az da 2014 yılında yazmışım, 5 yazı.
mesela 2013 yılının ortasında babam vefat edince ardından uzun uzun durmadan onu anlatmak istedim. ara ara yaptım ve ara ara da durdum. durunca başka bir şey yazmak lazım olduğunda ama içerde kaynayan şeyden ötürü o başka yazılar çıkamayınca blogda sizlerle sevdiğim sanatları, sanatçıları paylaşayım dedim, bir temasım olsun blogla.
fekat 2014'te onu dahi yapmamışım çünkü, çünküsü diğer yazının konusu olsun, 2015 bol yazılı olsun heheh :)
Saturday, March 14, 2015
Rifat Baba Stayla
Bu ilahiyi dinledikten sonra Fatih'e dedim ki, en çok istediğim şeylerden biri babamın bize tohumunu attığı gibi bir iman tohumu atmak evladımıza. bunu imanımızla övünmek için söylemiyorum elbette ama hep hayran kalmışımdır rahmetlinin teslimiyetine. babamın bir şeyi öğretme biçimi de öylece teslimiyetliydi. bazen bir şey öğretmeye çalışan insanın aşırı çabası karşısında bir direnç oluşturur ya. hiç öyle bir direnç oluşturmadan olayların akışı içinde anlatacağını anlatır, kıssalarla süsler, metaforlar kullanırdı. Leyla Yunanistandayken, vefatından bir gece önce yaptıkları son konuşmayı hatırladım geçenlerde :
Leyla: Baba noluyor Türkiye’de? Rize’de falan olaylar fenalaşmış sanırım…
Babam: Geçer geçer. Düşün bakır kabı kalaycıya götürürsün kalay yaptırmaya. Kalaya başlarken ortalığı bir duman kaplar göz gözü görmez. Duman dağılınca beyaz bakır ortaya çıkar…
hiçbir zaman ortalığı saran dumanla paniklediğini görmedim, böylece teslimdi canım babam.
Wednesday, October 22, 2014
taze fasulyeden alınan lezzetin öznelliği
adı konmamış çok komik bir kandil geleneğimiz vardı bu sabah hatırladım. kandil akşamları komşular irmik helvası getirir, babam hepsinin tadına bakar, sonra da hafif burun kıvırıp hanım derdi, yap bi helva da komşular helva neymiş görsünler, annem bunu duyduktan sonra kalkar hemencecik irmik helvası yapar ve komşulara dağıtırdı, her kandil komşulara son giden helva bizim evdendi :)
şimdi okuyan komşumuz varsa alınmasın, gücenmesin, damak tadı denen şey böyle bişey. başka evlerin en güzel helvasını da o evin hanımı yapıyordur illa ki.. neyse ben bunu hep çok ilginç bulmuşumdur, bir şeyden aldığımız lezzetin öznelliğini.. bir masaya otururuz, ailemizle, arkadaşlarımızla aynı taze fasulyeyi yeriz ama diğerinin nasıl bir tat aldığını mümkünü yok bilemeyiz, ne ilginç değil mi? bir de sanattan, edebiyattan, mimariden, müzikten alınan lezzetler var. aldığımız tatlar hep başka başka ve bir şeyden aldığımız tadı bir diğerine anlatabilmemiz epey de zor. bunu düşünmek beni eğlendiriyor, bunun beni neden eğlendirdiğini anlatabilmem de biraz zor galiba. bir şey anlatırken onu anlatmanın müşkülünden duyulan zevk de komik ama işte zevklerin öznelliği dediğim şey tam da böyle bir şey :)
dün akşam sevgili eşimle narla tatlandırılmış bir et yemeği yerken " tuz at daha iyi oluyor tadı" dediğinde yine böyle eğlendim işte, ben tam da narın ekşi tatlı etkisini seviyordum yemekte. hala bunun bana neden eğlenceli geldiğini anlatamadım di mi sevgili okur, o zaman sussun burda yazar. çünkü "üzerinde konuşulamayan hakkında susulmalıdır" *
* "wovon man nicht sprechen kann darüber muss man schweige" witgenstein
Tuesday, September 16, 2014
filin yolculuğu
bir gün elif gelip aslı teyze bana bir fil çizer misin dediğinde başka bir işle meşguldüm, fil yerine zikzaklar çizdim ama sonra elifin yüzündeki ifadeyi görünce bu zikzaklar zıplayan bir fil olmak zorunda kaldı. bu zıplayan fil dağlar aşıp, çöller geçip, istanbul'a, elif'in yaşadığı sokağa geliyordu, hikayemiz böyleydi, elif kıkır kıkırdı, bayağı hoşuna gitmişti hikaye. daha sonra bir sürü zıplayan başka hayvanlarla başka hikayelerimiz oldu.
sonra ben dağlar aşıp, okyanuslar geçip new york'a geldim, ve çok özledim herkesleri ama yalan yok en çok elif'i. bir gün annesiyle telefonda konuşuyorken telefona gelip " aslı teyze sen bize gelsene" diyip ağladığı gün içimin nasıl ezildiğini size anlatamam..
ama neyse ki o gün geldi sayılır inşallah bir kaç güne fil zıplaya zıplaya krizantem sokağa gidecek ve yeğenine kavuşacak :)
sonra ben dağlar aşıp, okyanuslar geçip new york'a geldim, ve çok özledim herkesleri ama yalan yok en çok elif'i. bir gün annesiyle telefonda konuşuyorken telefona gelip " aslı teyze sen bize gelsene" diyip ağladığı gün içimin nasıl ezildiğini size anlatamam..
ama neyse ki o gün geldi sayılır inşallah bir kaç güne fil zıplaya zıplaya krizantem sokağa gidecek ve yeğenine kavuşacak :)
Tuesday, July 29, 2014
happiness only real
Dikkat: into the wild'ı izlememiş olanlar için spoiler içerir.
alexander supertramp'ın iki yıl süren yol macerasının sonunda, ailesini, insanları, toplumu gerisinde bırakıp geldiği ve sonra da adeta kapanına kısıldığı bu vahşi doğanın ortasında, ölmeden az evvel, acı içinde kitabın arasına aldığı notta "mutluluk sadece paylaşınca gerçek" diyor.
öldükten iki hafta sonra bulunuyor o "magic bus"ın içinde günlüğü ve kamerasında otoportreleriyle beraber. filmin gerçek bir hayat öyküsüne dayandığını biliyordum, o yüzden bu günlüğü birisi kurtarmış olmalıydı ama bir an için hiç kurtarılmamış olduğu ihtimali geldi aklıma ve içimi fena halde sıktı bu ihtimal. Christopher Johnson Mccandless'ın naciz vücudunun toprak olması ihtimali değil de hikayesinin kaybolup gitmesi ihtimali işte içimi sıkandı.
anlatılamayan hikayeler üzücü bence, çünkü mutluluk sadece paylaşınca gerçek.
alexander supertramp'ın iki yıl süren yol macerasının sonunda, ailesini, insanları, toplumu gerisinde bırakıp geldiği ve sonra da adeta kapanına kısıldığı bu vahşi doğanın ortasında, ölmeden az evvel, acı içinde kitabın arasına aldığı notta "mutluluk sadece paylaşınca gerçek" diyor.
öldükten iki hafta sonra bulunuyor o "magic bus"ın içinde günlüğü ve kamerasında otoportreleriyle beraber. filmin gerçek bir hayat öyküsüne dayandığını biliyordum, o yüzden bu günlüğü birisi kurtarmış olmalıydı ama bir an için hiç kurtarılmamış olduğu ihtimali geldi aklıma ve içimi fena halde sıktı bu ihtimal. Christopher Johnson Mccandless'ın naciz vücudunun toprak olması ihtimali değil de hikayesinin kaybolup gitmesi ihtimali işte içimi sıkandı.
anlatılamayan hikayeler üzücü bence, çünkü mutluluk sadece paylaşınca gerçek.
Friday, June 20, 2014
dünya bu dünya
galiba dünyanın en ilginç şehrinde yaşamaya başladım. aynı sokakta birbirinin nerdeyse aynı evlerde hem biraz dönüşerek hem de kendileri gibi kalarak (Bu kendi gibi kalmanın üstünde bir kere daha duracağım daha sonra, biraz katmanlanabilir bu) yaşayan ruslar, koreliler, hintliler, türkler, araplar, yahudiler, hispanikler..
bir önceki yazım da 'dünyanın' diyerek başlıyor, biraz çok dünyalı hissediyorumdur belki bu karşılaşmalarla. yine de görmediğim bir sürü yeri var dünyanın ama böyle iddialı bir cümle kurasım geldi işte, en ilginç şehri diye.
bir de galiba dünyanın en tatlı adamıyla evliyim. (maşallah)
fotoğraflar :Jamie Beck ve Kevin Burg'ün cinemagraphs isimli çalışmalarından.
dünyanın öbür ucundayım.
çocukken bayburt'tan istanbul'a geldiğimde de dünyanın öbür ucuna geldim gibi hissetmiştim. belki bir yirmi yıl sonra dünyanın başka uçlarına giderim ve derim dünyanın öbür ucundan selam.
işte o zamanlar rüyamda hep bayburt'ta kışla çeşmesinin olduğu caddeyi geçiyor ve idealtepe'deki caddeye varıyordum. mekanlar birleşiyordu rüyamda, şimdi ise zamanlar. iki hafta jet lag için biraz uzun aslında ama günün güneşli bir saatinde hala gökte güneşin olması çok garip geliyor, sanki bilimkurgulardaki hiç bitmeyen günleri yaşıyormuşum gibi.

Tuesday, December 10, 2013
kardeşlik üzerine
otoriteyle ilişkim hep sorunluydu diyen biri vardı,
![]() |
bir gün otorite olduğunda ne demek istediğini anladım.
otorite yerine bundan sonra iktidar diyeceğim, iktidar konusu bana kardeşlikle ilgili bir konu gibi geliyor hep. iktidar meselesi ne kadar politik, yetişkin, rasyonel bir konu gibi çınlıyorsa kardeşlik de o kadar naif bir konu gibi çınlıyor kulağa. naif olanı nasıl sevdiğimi daha sonra anlatacağım o da iktidarla alakalı aslında.
havarilerini yaratamamış isa'nın yeri tarih değil, tımarhanedir ya* , güçlü değil miymişiz kardeşlerim? daha çocukken şu soruyu sorduğumu hatırlıyorum, "ona bu gücü veren biziz, niye veriyoruz ki?" kimle ilgili düşündüğümü inanın hatırlamıyorum ama babam değildi eminim..
gücünü, gücünün meşruiyetini hiç sorgulamadığım -sorgulamama gerek kalmayan- adaletini sevdiğim ve adaletiyle kardeşlerimi sevmeyi öğreten, güç ve kardeşliği aynı anda sevdirebilen rahmetli babam.. Allah cennetinde kavuştursun bizi.
otoriteyle ilişkim hep sorunluydu diyen birinin otorite olduğuna şahit oldum sonradan, gücü karşısındaki kardeşlerle kedinin fareyle oynadığı gibi oynadığını gördüm. kardeşler gücü severler, severiz yani. başımız okşansın severiz, takdir edilelim hatta inceden kayrılalım. azıcık vicdanlıysak kayrılmanın da inceden olanını isteriz tabii. bazı kardeşlerse aşık olur iktidara, yazık olur onlara.
bir baba adaletiyle kardeş sevgisi yaratabilir veya zalimliğiyle de. istikrarlı bir zalim karşısında da kardeşler birbirlerine sığınır, kardeş olurlar. sleepers filmi geldi aklıma şimdi. bir ıslahevindeki çocukların kardeşlik hikayesi. yatılı okullardan, askeri okullardan, dini eğitim veren okullardan güzel kardeşlikler yeşerir böyle, aşırı güçlü otoriteler gübreler.
*Cemil Meriç
Friday, October 25, 2013
harbi uçan evler
Laurant Chehere'nin photoshop marifetiyle uçan evlerini görünce, süper bir derviş bana Peter Garfield'in harbi uçan evlerini gösterdi, bayaa bildiğiniz havaya uçan evler.. iş makineleri, vinçler filan aracılığıyla.
ne manyak insanlar var di mi? :)
ne manyakmış bakın: harbiuçanevler
bugünki uçan ev gezintinizde size superdervish'in seçimi şu şarkı eşlik etsin o zaman:
Thursday, October 24, 2013
uçan evler
Çok eğlenceli bir iş olmuş bence :)
fotoğraflara bakarken de Beirut'tan The Flying Club Cup'ı dinleyebilirsiniz:
Wednesday, October 23, 2013
eksik bir şey mi var hayatında?

Gustavo Germano'nun absences isimli fotoğraf serisi, bir fotoğraf sahnesinin zaman içinde aynı mekanda, fakat bu defa eksikli olarak yeniden canlandırılması üzerine kurulu. Eksilenler politik şiddet mağdurları.
Germano'nun fotoğraflarına şurdan bakarken ; http://www.gustavogermano.com/ bir yandan da opeth'den dinleyebilirsiniz "for absent friends"i.
kuyu
İşte kuyunun başındayım, aşağı bağırıyorum, sesim geri geliyor. Kendi sesimi duyuyorum.
Elimdeki kovayı aşağı sarkıtıyorum, duvarlara çarpıyor, çarpıyor, çarpıyor. Duvara çarpan teneke tıkırtısı.
Sonra tıkırtısızlık. Kurumamış kuyunun suyu, kurumasın huyu.
"kuyulardır, derindir, içinde adam vardır
yusuf bile düşmüştür, aleyhisselam"
"çölü güzel yapan" dedi küçük prens, "bir yerlerde bir kuyuyu gizliyor olması..."
Elimdeki kovayı aşağı sarkıtıyorum, duvarlara çarpıyor, çarpıyor, çarpıyor. Duvara çarpan teneke tıkırtısı.
Sonra tıkırtısızlık. Kurumamış kuyunun suyu, kurumasın huyu.
"kuyulardır, derindir, içinde adam vardır
yusuf bile düşmüştür, aleyhisselam"
"çölü güzel yapan" dedi küçük prens, "bir yerlerde bir kuyuyu gizliyor olması..."
Thursday, October 17, 2013
göz mü kulak
archan nair, 31 yaşında hintli görsel sanatçı. renkleri kullanışını ve figürlerin iç içeliğini çok seviyorum.
neler yapmış şurdan görülebilir :
http://archann.net/
eserlere bakarken fonda regina spektor, fidelity'i dinlemeyin, çünkü şarkının klibi de güzel ve renkli, onu da izleyin :)
göz kulak
raquel aparicio, 29 yaşında, ispanyol illüstratör, yaptığı işlerin nerdeyse tümünü çok sevdim, şurdan görebilirsiniz:
http://www.raquelissima.com/
resimlere bakarken patrick watson'ın lighthouse'u da fonda çalabilir mesela:
Monday, September 09, 2013
sweet shavval
şevval ayının ilk sabahı rüyamda babamı gördüm, iki ay sonra ilk defa, biraz da olsa hasret dindirdi rüya. sonrası hep rüyalardı, rüyalar rüyalar.
aldığım ilk hediyeyi şükürlerle kabul ettim, sonra seslerin dönüştürücü gücüne şahit oldum. aldım ve kabul ettim.
bir ağaç altında uzanmışken bir tıpa açıldı ve bir sürü kanallar, aldım, kabul ettim, sevdim. hani kolyelerde saklanan resimler vardır, öylece yanımda taşıyacağım bir resim, sıcacık bir anı edindim, aldım, kabul ettim, sevdim.
çok, pek çok duygular ve de...
sonra son gününde şevvalin yeni bir psikosomatik alamet edindim. bazı zamanlar alnımda, bazı zamanlar midemde, bazı zamanlar kalbimde beliren hislere, burnumun direğindeki sızı katılmış oldu. babamın mali müşavirlik ruhsatı ve mührünü, odaya teslime gittiğimde, görevlinin bu belgelere iliştirdiği ölüm belgesi fotokopisini gördüğümde, bir kere daha vedalaşıyormuşum gibi hissedince sevgili babamla.. ve şimdi yazarken yeniden sızı burnumda.. o gün dönüşte saatlerce yürüdüm, şevval gibi bir yürüyüş oldu. bazı anlarında içim pır pır ne kadar mutluyum diye düşünürken, bazı anlarında güneş gözlüğümü gözüme indirip ağlaya ağlaya, burnumdaki sızıyla, çok pek çok duygularla.. getirdiği herşeyi sevdim şevvalin..
aldığım ilk hediyeyi şükürlerle kabul ettim, sonra seslerin dönüştürücü gücüne şahit oldum. aldım ve kabul ettim.
bir ağaç altında uzanmışken bir tıpa açıldı ve bir sürü kanallar, aldım, kabul ettim, sevdim. hani kolyelerde saklanan resimler vardır, öylece yanımda taşıyacağım bir resim, sıcacık bir anı edindim, aldım, kabul ettim, sevdim.
çok, pek çok duygular ve de...
sonra son gününde şevvalin yeni bir psikosomatik alamet edindim. bazı zamanlar alnımda, bazı zamanlar midemde, bazı zamanlar kalbimde beliren hislere, burnumun direğindeki sızı katılmış oldu. babamın mali müşavirlik ruhsatı ve mührünü, odaya teslime gittiğimde, görevlinin bu belgelere iliştirdiği ölüm belgesi fotokopisini gördüğümde, bir kere daha vedalaşıyormuşum gibi hissedince sevgili babamla.. ve şimdi yazarken yeniden sızı burnumda.. o gün dönüşte saatlerce yürüdüm, şevval gibi bir yürüyüş oldu. bazı anlarında içim pır pır ne kadar mutluyum diye düşünürken, bazı anlarında güneş gözlüğümü gözüme indirip ağlaya ağlaya, burnumdaki sızıyla, çok pek çok duygularla.. getirdiği herşeyi sevdim şevvalin..
Wednesday, August 14, 2013
Görünmez Kentler
Kentler ve anı 3
Yüksek burçlarıyla Zaira'yı boşuna anlatmaya çalışacağım sana gönlüyüce Kubilay. Merdivenli yolların kaç basamaktan oluştuğundan, kemer kavislerinin açı derinliğinden, çatıların hangi kurşun levhalarla kaplandığmdan söz edebilirim sana; ama şimdiden biliyorum, hiçbir şey söylememiş olacağım sonunda. Zira bir kenti kent yapan şey bunlar değil, kapladığı alanın ölçüleri ile geçmişinde olup bitenler arasındaki ilişkidir: bir sokak lambasının yerden yükseldiği ve orada idam edilen zorbanın sallanan ayakla rı ile yer arasındaki uzaklıktır; o lambadan karşı parmaklığa geri len ip ve kraliçenin düğün alayının geçeceği güzergâhı donatan süslemelerdir; parmaklığın yüksekliği ve şafakta onun üzerinden atlayıp kaçan gizli sevgilinin sıçrayışıdır; bir saçağın eğimi ve aynı pencereye süzülen bir kedinin o saçak üzerinde kayarcasına yürü yüşüdür; burnun arkasından birden çıkıveren harp gemisinin toplarıyla çizdiği siluet ve saçağı yok eden bombadır; balık ağlarındaki yırtıklar ve ağlarını yamamak üzere iskeleye oturmuş, kraliçenin gayri meşru oğlu olduğu ve kundağıyla, oraya, iskele ye bırakıldığı rivayet edilen zorbanın harp gemisinin hikâyesini yüzüncü kez birbirlerine anlatan o üç yaşlı adamdır
Kentler ve arzu 4
Gri taşlı metropol Fedora'nın merkezinde, her odasında cam bir küre bulunan büyük, metal bir bina var. Her kürenin içine bakıldığında başka bir Fedora'nın modeli olan mavi bir kent gözüküyor. Şu ya da bu nedenle bugün gördüğümüz du rumuna gelmeseydi, kentin hangi biçimleri alabileceğini gösteriyor bu modeller. Her dönemde, biri, bir zamanlar olduğu biçimiyle Fedora'ya bakarak, ondan ideal bir kent yaratmanın yollarını düşlemişti, ancak kurmaya kalktığı minyatür modeli henüz tamamlayamadan Fedora eski Fedora olmaktan çıkmıştı bile ve düne kadar kentin gelecekte olabileceği şey artık cam bir kürede bir oyuncaktı sadece.
II
Bir kente girer Marco; bir meydanda, birinin, geçmişte kendisinin olabilecek bir yaşamı ya da bir ânı yaşadığını görür; çok zaman önce, zamanın içinde durmuş olsaydı, ya da çok zaman önce, bir yol sapağında, saptığı yola değil de onun tam karşısındakine sapsaydı ve uzun zaman dolaştıktan sonra dönüp o meydandaki o adamın yerinde durmuş olsaydı, orada, o meydanda o adam değil, kendisi olabilirdi şimdi. Marco, bu gerçek ya da kuramsal geçmişinin dışındadır artık; duramaz; kendisini bir başka geçmişinin, ya da bir olasılık, geçmişte onun olası bir geleceği olmuş ve şu anda bir başkasının şimdisi olan bir şeyin beklediği bir başka kente kadar devam etmelidir yoluna. Yaşanmamış gelecekler geçmişin dallarıdır yalnızca: kuru dalları.
VI
"...insan oradan yola çıkar, doğu ve kuzeydoğu rüzgârları arasında üç gün at koşturur..." diye yeniden anlatmaya başlıyor, bir sürü diyarın adını, görenek ve mallarını sıralıyordu Marco. Dağarcığı tükenecek gibi değildi ama bu kez pes eden o oldu. Şafak sökmüştü ki: "Efendimiz, bildiğim kentlerin hepsini anlattım sana," dedi. Hiç sözünü etmediğin bir kent kaldı."
Marco Polo başım eğdi.
"Venedik," dedi Han. Marco gülümsedi. "Bunca zaman ne anlattım sanıyorsun ki sana?" İmparator istifini bozmadı: "Hiç duymadım oysa adını andığını." Ve Polo: "Ne zaman bir kent anlatsam Venedik'le ilgili birşeyler söylüyorum."
Italo Calvino
Subscribe to:
Posts (Atom)







