Wednesday, August 22, 2012
Thursday, August 16, 2012
rüya denen garip şey
gün içinde bir aradalar, evlerinde yahut sokakta, çarşı, pazarda, sohbet ediyorlar, iş yapıyorlar.
gece olunca herkes kendi köşesine çekiliyor. beraber bir köşeye çekilenleri de var. bir yere uzanıyor ve gözlerini kapıyorlar. sanki dış dünyayla bütün bağları kopuyor. uyuyorlarmış ve "rüya" dedikleri bir şey görüyorlarmış. tüm gece boyunca, sayısız şey tecrübe ediyor, hiç görmedikleri yerlere gidiyor, akıllarının ucundan bile geçmeyen garip şeyler görüyorlarmış. ve tüm bu gördükleri görüntülerle ilgili kontrolleri de çok azmış. yani gece olup başlarını yastık denilen yumuşak şeye koyup gözlerini kapadıklarında o gece onları neyin beklediğini bilmiyorlarmış.. her gün tekrar, tekrar.. ne ilginç değil mi?
sonra sabah olup uyanınca gözleri kapalıyken gördüklerini anlatıyorlar birbirlerine.. yan yana uyuyorlar ama birbirlerinin rüya görüntüleri içine giremiyorlar. yani senin anlayacağın, gözlerini kapadıkları anda artık tamamiyle birbirlerinden ayrılar .. ve mesela biri, rüyasında yanında uyuyan kişiyi gördü diyelim, o da kendi rüyasında başka başka yerlerde olabiliyormuş.böylece bir gece içinde "kendilerinin" sayısız örneği sayısız rüyada dolaşıyormuş.ama sadece kendi gördüklerini hatırlayabiliyorlarmış.. tabii hatırlayabilirlerse.. bütün gece başka alemlerde dolaşıp ertesi gün yarım yamalak bir şeyler hatırlamak.. ne garip değil mi? daha da ilgincini söyleyeyim, tüm bu yaşadıklarına hiç şaşırmıyorlar.. çok normal bişeymiş gibi, her gün tekrar tekrar...
edit: A bout de souffle'nin Patricia'sı da uyku ile ilgili benzer düşünüyormuş..
sonra sabah olup uyanınca gözleri kapalıyken gördüklerini anlatıyorlar birbirlerine.. yan yana uyuyorlar ama birbirlerinin rüya görüntüleri içine giremiyorlar. yani senin anlayacağın, gözlerini kapadıkları anda artık tamamiyle birbirlerinden ayrılar .. ve mesela biri, rüyasında yanında uyuyan kişiyi gördü diyelim, o da kendi rüyasında başka başka yerlerde olabiliyormuş.böylece bir gece içinde "kendilerinin" sayısız örneği sayısız rüyada dolaşıyormuş.ama sadece kendi gördüklerini hatırlayabiliyorlarmış.. tabii hatırlayabilirlerse.. bütün gece başka alemlerde dolaşıp ertesi gün yarım yamalak bir şeyler hatırlamak.. ne garip değil mi? daha da ilgincini söyleyeyim, tüm bu yaşadıklarına hiç şaşırmıyorlar.. çok normal bişeymiş gibi, her gün tekrar tekrar...
Friday, August 10, 2012
haruki murakami okumayı neden seviyorum?
çünkü bazenleri wong kar wai'ye benziyor ve bazenleri de j.d. salinger'a.
peyki wong kar wai izlemeyi neden seviyorum?
çünkü herşey ne güzel uçuşuyor filmlerinde. bir insanın zihninin içi gibi, duygularının gelip geçişi gibi..
çünkü başka filmlerin çoğu hep çok rasyonel, hep zamanın bağı var. wong kar wai çok güzel kırıyor bağları; son kullanma tarihi gelen konservelerle, bir bulanık hafızanın içindeki gel-gitlerle.. hep bir boşluk bırakıyor.. yarım bir şeyler.. lacan'ın seanslarını konuyu kapamadan bitirmesi gibi. yarım kalan şey güdülemeye devam eder diye.. hatta belki de çocuk akranlarımın caillou'yu sevme sebebi gibi. ekranda tamamlanmamış çizgiler görmek iyi geliyor diye... en azından bana iyi geliyor :)
çünkü gerçek hayatta hiç birşey aslında tamamlanmıyor.. hep sürüyor, ama katmanlı ve iç içe..
işte wong kar wai filmleri tüm soyutluğuyla bana çok gerçekçi geliyor bu yüzden ve haruki murakami romanları da.. mesela bir kuyunun dibinden çıkılan 208 numaralı oda ile bir hayal bir hatıra olan 2046 numaralı oda..
peyki wong kar wai izlemeyi neden seviyorum?çünkü herşey ne güzel uçuşuyor filmlerinde. bir insanın zihninin içi gibi, duygularının gelip geçişi gibi..
çünkü başka filmlerin çoğu hep çok rasyonel, hep zamanın bağı var. wong kar wai çok güzel kırıyor bağları; son kullanma tarihi gelen konservelerle, bir bulanık hafızanın içindeki gel-gitlerle.. hep bir boşluk bırakıyor.. yarım bir şeyler.. lacan'ın seanslarını konuyu kapamadan bitirmesi gibi. yarım kalan şey güdülemeye devam eder diye.. hatta belki de çocuk akranlarımın caillou'yu sevme sebebi gibi. ekranda tamamlanmamış çizgiler görmek iyi geliyor diye... en azından bana iyi geliyor :)
çünkü gerçek hayatta hiç birşey aslında tamamlanmıyor.. hep sürüyor, ama katmanlı ve iç içe..
işte wong kar wai filmleri tüm soyutluğuyla bana çok gerçekçi geliyor bu yüzden ve haruki murakami romanları da.. mesela bir kuyunun dibinden çıkılan 208 numaralı oda ile bir hayal bir hatıra olan 2046 numaralı oda..
bir yaz gecesi eğer bir yolcu
birbirini tanımayan on beş kişi gecenin bir yarısı, bir sayfiye şehrinden bir minibüse biner. evlerine gidecekler, niyetleri bu. dinlenip uyuyacaklar, sabah denize girerler belki. birazdan inecekler minibüsten, aman ne karanlık yollardan geçiyorlar...bir şey olsa, basit bir şey.. mesela benzini bitse minibüsün.. bu gecenin karanlığında, kimselerin geçmediği bu yolda.. birbirini tanımayan bu yolcular, artık kader arkadaşı olurlar. aksiliklerin, felaketlerin böyle bir gücü vardır işte. sonra bulunsa mesela benzin, bir şekilde yollarına devam edebilseler, sağ salim evlerine varsalar.. yeniden birbirini tanımayan insanlar olurlar..neyse ki, minibüsün benzini bitmiyor, yollarına devam ediyorlar, birbirlerini tanımadan. bu ihtimalleri düşünen yolcu da iniyor birazdan..
böyle olur bazen işte kader bağı bağlar insanları ve bazen de kopar bu bağ, dağılırlar bir o yana, bir bu yana, tesbih taneleri gibi. ve tilkinin dediği gibi sevgili okur,bağlar kurmak emek ister.
Monday, August 06, 2012
Tuesday, July 24, 2012
suluboya

john frieda'nın saç maskesi saçları yumuşacık yapıyor ve müthiş kokuyor, herkeslere tavsiye ederim.. üstelik bitmiş hali bile işe yarıyor.. nasıl mı? maske bitince kutusunu suluboya çalışmalarım için su kabı yaptım, fırçayı suya batırdıkça rayihası yayılıyor odaya, ben de mest ola ola resim yapıyorum.. hani derler ya yemek yapınca sevgi kattım diye, ben de güzel koku kattım resimlerimin içine :)
Sunday, July 22, 2012
çünkü ayrılık da sevdaya dahil
dedem vefat ettiğinde 10 yaşındaydım. annem eşyalarını kaldırırken görmüştüm, çarşafında gizli gizli sigara içerken yaptığı -hastaydı, sigara içmek yasaklanmıştı- yanık izini. eşyalarının kaldırılması içimi burkmuştu, ben kullanayım istemiştim nevresimlerini, dedemle bağımı sürdürmenin kendimce bir yoluydu bu...
sonrasında dedem temsili olarak nevresimleriyle ama daha çok hikayeleri ve bendeki izleriyle hep yaşadı, hala da yaşıyor inanır mısınız, geçen sene 100. yaşını kutladık.
annanemin de 90.yaşını.. rahmetli dayımın da nice yaşlarını kutlarız, hepimizdeki hikayeleriyle çok yaşar daha..
ölenle ölünmüyor azizim, yaşanıyor ölenle..
sonrasında dedem temsili olarak nevresimleriyle ama daha çok hikayeleri ve bendeki izleriyle hep yaşadı, hala da yaşıyor inanır mısınız, geçen sene 100. yaşını kutladık.
annanemin de 90.yaşını.. rahmetli dayımın da nice yaşlarını kutlarız, hepimizdeki hikayeleriyle çok yaşar daha..
ölenle ölünmüyor azizim, yaşanıyor ölenle..
ah latifeciğim
tahrir kelimesini çok sevdiğimi söylemiştim sanırım buralarda bir yerlerde. bir kelime düşünün ki aynı anda hem hudut çizmek anlamına gelsin, hem hürriyet.. böyle bir kelime sevilmez mi..
bir de latife kelimesi var benzer bir sevgi beslediğim, hem hoşluk, incelik, güzellik anlamına geliyor hem de espri. ne latif değil mi? bir de latifeler var, beş tane. letafet sevdiğim bir şey, evet.
bir de latife kelimesi var benzer bir sevgi beslediğim, hem hoşluk, incelik, güzellik anlamına geliyor hem de espri. ne latif değil mi? bir de latifeler var, beş tane. letafet sevdiğim bir şey, evet.
Friday, July 13, 2012
Dayimin anisina
cenaze merasiminde yapılan anma konuşması, nikah merasiminde yapılan yemin konuşması gibi adetleri sevdiğimi fark ettim bir kere daha. bu seferki fark edişim biraz acı bir tecrübe üzerine oldu ama...
dün akşam evimize bir ateş gibi düşen dayımın vefat haberi üzerine.. annemler kalkıp apar topar gittiler..ben evde bu acıyla yalnız kaldım ve o an, tek yapmak istediğimin dayım hakkında konuşmak olduğunu gördüm... onu tanıyanlar zaten bilir ne kadar özel bir insandı(r).. bilmeyenlere de anlatasım geldi hep.. hacı erol, iyi bir insandı... bu dünyada saf iyi kimdir deseniz tereddütsüz gösterebileceğim türden.. yaratılmış herşeyi severdi.. küçücük şeylerlele mutlu olurdu.. cömertti, güler yüzlüydü, espriliydi.. eşine çok düşkündü, merhametliydi.. hikayelerle doluydu.. hikayeleri kaldı hep şimdi..
fark ettim ki, onu tanıyan herkesin benzer cümleler kurduğunu görmek teselli ediyor... Tanimayanlar da bilsinler, iyi bilirdik.
Not: nikah merasimindeki yemin konusmasi icin baska bir yazi yazarim belki..
Wednesday, July 04, 2012
liliyar
Lili, Charles Walters'ın yönettiği, Leslie Caron, Mel Ferrer ve Jean-Pierre Aumont 'un başrollerini paylaştığı 1953 yapımı bir film. Sezai Karakoç 1954'te (babamın doğduğu yıl) yazmış Lili'nin şiirini.
LİLİYAR
Bu kuklaların kukla olmadığı besbelli
Ne söyledilerse tıpıtıpına gerçek besbelli
Altın saçlarını yana atışı yok mu Lilinin
Lilinin yağdan kıl çekercesine inanışı
Lilinin yağdan kıl çekercesine yaşayışı yok mu
Kuklalar titremesin ne yapsın
Kuklaların kukla olmadığı besbelli
Lilinin çekip gideceği besbelli
Lilinin dönüp geleceği besbelli
Ekmek ha bakkalın olmuş ha Cabaret de Paris'nin
Sen herhangi bir ekmek yiyeceksin işte Lili
Ekmek ne kadar Allahınsa Lili de o kadar Allahın Lili
Yüzün ruhun kadar aydınlık ya Lili
Gönlün soğuk sular güzel aynalar gibi ya Lili
Anladın ya kutunun içinden çıkan mendil
Olamaz Üsküdar'dan geçeriken bulduğun mendil
-Bizi bırakıp nereye gidiyorsun Lili
Demek bizi bırakıp gidiyorsun Lili
Sen daima güzeller güzelini bulursun Lili
Sen istesen de taş yürekli olamazsın
Sen daima güzeller güzeli olursun Lili
Demek gideceksin arkana dönüp bakmayacaksın
Hangi kuş hangi şafakta ölecek görmeyeceksin
Öyleyse al bu kürkü bu veda kürkünü Lili
Tüyleri şiirler olan bu mahcup kürkü
Sen daima Sultanlar Sultanı olursun Lili
Demek sen gidiyorsun Lili
Bizi öpmeden mi gideceksin Lili
Lilinin güneşin altında duruşu yok mu
Perdeleri sıyırıp çirkin adamı burnundan yakalayışı
yok mu
Eline bavulunu alışı yollara koyuluşu yok mu
Çirkin adamın güzel adam oluşu yok mu
Yaklaşıp onu saçlarından yakalayışı
Uzaklaşıp yollarda yol oluşu yok mu
Lilinin bir tavşan gibi koşuşu
Keklik gibi dönüp bakışı ve yıldırım gibi koşuşu yok
mu
Adam da tam o zaman kapıdan çıkmaz mı dışarı
Lilinin adamın boynuna çocukça ve çılgınca atılışı yok
mu
Ben konuşmasını bilmem Lili
Sezai Karakoç
Ben ilk
defa, yazıldıktan 40 yıl sonrasında, 1994'te dinledim. Kartal'da bir şiir okuma
yarışmasında, Mahmut abi okumuştu Liliyar'ı. O yarışmada birinci olmuş
muydu hatırlamıyorum ama gönüllerimizin birincisiydi :)
O
günden sonra bu şiir hayatımızın bir parçası olmuştu artık. mesela
biriyle vedalaşırken şöyle diyorduk:
"öyleyse
al bu kürkü, bu veda kürkünü lili,
tüyleri şiirler olan bu
mahcup kürkü"..
Benim
ayrıca sahiplendiğim dizeleri de vardı bu şiirin,
"lili'nin yağdan kıl çekercesine inanışı,
lili'nin
yağdan kıl çecercesine yaşayışı yok mu" dediği kısım mesela,
"aslı'nın yağdan kıl çekercesine inanışı, aslı'nın yağdan kıl çekercesine
yaşayışı yok mu" olarak değişiyordu içimde hep..
ya da biraz daha büyüdüğümde, bir köşe başına gelip de bana, tamamiyle yabancı bir tercih sunulduğunda,
ya da biraz daha büyüdüğümde, bir köşe başına gelip de bana, tamamiyle yabancı bir tercih sunulduğunda,
"anladın ya kutunun
içinden çıkan mendil
olamaz üsküdar'dan
geçeriken bulduğun mendil".. diyordum kendi kendime..
işte az evvel ,bu çok sevdiğim şiirin, 1953 yapımı olan filmini izledim, MUBI sağolsun. çok mesudum. Filmi izlerken küçük bir çan gibi olup, nasıl vurulursa vurulsun saf bir ses çıkaran Lili'yi tanıyor, filmin her karesini biliyor gibiydim..Her karesi öyle güzel sinmiş ki şiirin içine.. Hem filmi, hem de bir kere daha şiiri çok sevdim.. Filmdeki kukla oynatıcılığı, esas esas oğlanın Lili ile kuklalar aracılığıyla konuşması vs. de oyun terapisi yapan benim daha bir ilgimi çekti. Kukla karakterlerin seçimi, ortaya koyuluşu ve sonundaki dans kısmı filan sağlam da bir psikodrama altyapısına oturuyor bence.. Ayrıca 50'lerin sinemasını da seviyormuşum, hatırlamış oldum bunu..
Bu kadar anlattıktan sonra, içinize Lili filmini izleme isteği doğmuştur sanıyorum :)
Şuradan üye olup hem davetime icabet edip bana bedava film kazandırabilirsiniz, hem de bu üyelik ile Lili başta olmak üzere pek çok güzel film izleyebilirsiniz :)
İyi seyirler...
Monday, May 21, 2012
psikolojim geldi
namaz kılan bir toplumun psikolojiye ihtiyacı var mıdır?
1.
namaz kılmak, müslümanlar için, kulun Allah'a olan borcudur, zikretme, şükretme, itaat, muhabbet, dua etme biçimidir. namaz kılınca daha iyi hissetmek söz konusu olabilir elbette ama namaz kılmak kötü hissetmemeyi garantilemek anlamına gelmez. garantisi yok bunun.
iyi-kötü hissetmenin ötesinde namaz kılmak, başına hep iyi şeyler geleceğini garantilemek anlamına da gelmez. namaz kılan biri de depremde göcük altında kalabilir, iflas edebilir, aldatılabilir, şiddet görebilir.. travmatize olabilir..
kosmos'un dediği gibi
"hayatta herşeyde bela şu ki, herkesin başına gelen şey aynı"
"herkesin başına her şey aynı şekilde geliyor. iyiyle kötünün, cömertle cömert olmayanın başına gelen şey aynı, iyi adam nasılsa suç işleyen de öyle, yemin edenle yeminden korkan aynı birbiri gibi..."
namaz kılanla, kılmayan da (herhangi bir olumlu ya da olumsuz kategoriye de koymadan) diye ekleyebilirim ben de, bunlar üstüne...
2.
içine karma kaçmış islam, birşey yaparak ya da yapmayarak mutluluğu garantilemeye çalışma, " böyle şeyler sadece şöyle şöyle insanların başına gelir, ben öyle biri değilim, öyleyse benim başıma gelmez" şeklinde, kendini bir sınıfa dahil ederek ya da etmeyerek mutsuzluktan emin olma temayülü.. gibi yan temaları (kendileri bu yazıyı yazma motivasyonum olur) çekmeceye kaldırıp "psikolojiye duyulan ihtiyaç" başlığına dönersek; psikoloji biliminin sadece sorunlu olanı düzeltmekle uğraşmadığını, iyi olanı geliştirmeye de odaklandığını filan söyleyebilirim bu arada.. söyledim hatta :)
3.
psikolojiye ihtiyaç var mı diyen soran tek bu dernek değil tabii, bilim insanları da soruyor bu soruyu :)
4.
valla şurda mesleğimiz filan diye vitrin toparlıyorum ama biz psikologlar da soruyoruz bazen, sonra tabii ki de ihtiyaç var diye cevap veriyoruz kendi kendimize :) ama bu ihtiyaç konusuna çok takılıp kalmak da meslek erbabı için hayırlı bir iş olmayabilir. komşu komşunun külüne muhtaç neticede..fırına da ihtiyaç var toplumda, ekmeğini evinde yapabilenler müstesna..
5.
taksi şoförleri taksici cinayetlerinden sonra böyle pankart asmaz mesela.. taksisiz kalın!
diyeceksiniz ki doktorluk kutsal.. demeyin..
ha doğrudur taksiciye kıyasla daha hayati bir ihtiyacı görüyordur amenna..ama bunu göze göze sokmak da, ihtiyaç duyan ile ihtiyaç duyulan arasındaki güç ilişkisini yeniden hatırlatmak değil mi .. işte bu bana çirkin geliyor.. yani diyeceğim şu ki, psikologsuz kalın! belli ki amacınız da bu :P
Wednesday, May 16, 2012
kediler, beyaz tavşanlar, salyangozlar..
murakami'nin romanlarında bir kedinin peşinden gitmek diye bişiy var.. bir çeşit beyaz tavşan oluyor hikayelerinde kedi.. benim hikayemde de bana bir şeyler öğreten kediler vardı bir zaman.. şimdi ise salyangozlar var, canımın içi yağmur yağınca meydana çıkıyorlar.. neşeli neşeli bir şey düşünürken hop atacağın adımın hemen altında gözüne çarpıyorlar. neşeli adım ihtiyatlı adıma dönüşüyor..
"neşelen tabii hakkındır, ama adımlarını da dikkatli at, can yakma" diyorlar..
Thursday, May 10, 2012
iki yıl okul tatili
bu sabah bir hikaye okuyordum, gezgin amcasıyla beraber seyahate çıkan bir çocuktan bahsediyordu.. on yaşlarında bir çocuk nasıl öyle uzun bir yola çıkar ki, okulu mokulu yok mu diye düşünürken buldum kendimi o anda, hikayenin 1700' lerde geçtiğini unutup.. sonra dedim ki, ne büyük bir tutsaklık, eli kolu bağlayan bir şey okul.. o yüzden galiba "iki yıl okul tatili" çok fantastik.. çocukken en sevdiğim yazarı da andıktan sonra, aklım bu defa, engelleri hatırlama becerimize gitti.. zihin denen şey böyle işte, orada bir engel varsa, hemen bulur, hemen çıkarır karşına, yoksa bir engel hemen üretiverir hatta..
daha önce buralarda, ayağıma değmeyen taş yazısında anlattığım şeyden bahsediyorum yine :
yolun bir yerinde bir taş, bir kaya ya da bir ağaç olduğunu biliyorum diyelim, hiç önünden geçmesem de o taş oradadır. eğer yolum düşer de yanından geçersem çarpmamaya dikkat ederim o ağaca. hiç görmemiş dahi olsam, o ağacın bilgisine sahipsem birine yol tarif ederken ağacın ilersinde ya da gerisinde diyebilirim. zihinsel bir haritam vardır. bunun gibi gündemime hiç düşmemiş ve düşmesi ihtimali hiç de yok gibi duran meseleler de benim zihinsel haritamın içindedir, ayağıma değmeyen bir taş olarak oradadır, fiillerimi de fikirlerimi de belirler. bir ev yapacaksam olmaz orda koca bir ağaç var, kesilmez evi şuraya yapalım diyebilirim ve bunu gayet de sessiz diyebilirim. haritaya bakarım ve o mekânı direkt gözden çıkarırım, düşünmem gerekmez. bazı meseleler de bizim için böyledir, sessizce ordadırlar ve basbayağı ordadırlar.
sınırlar da böyledir, biz çok geniş bir mekanda hareket ediyor da olsak bir duvar vardır orda, gitmesek de görmesek de o duvar bizim duvarımızdır. duvar varsa ardı da vardır :)
daha önce buralarda, ayağıma değmeyen taş yazısında anlattığım şeyden bahsediyorum yine :
yolun bir yerinde bir taş, bir kaya ya da bir ağaç olduğunu biliyorum diyelim, hiç önünden geçmesem de o taş oradadır. eğer yolum düşer de yanından geçersem çarpmamaya dikkat ederim o ağaca. hiç görmemiş dahi olsam, o ağacın bilgisine sahipsem birine yol tarif ederken ağacın ilersinde ya da gerisinde diyebilirim. zihinsel bir haritam vardır. bunun gibi gündemime hiç düşmemiş ve düşmesi ihtimali hiç de yok gibi duran meseleler de benim zihinsel haritamın içindedir, ayağıma değmeyen bir taş olarak oradadır, fiillerimi de fikirlerimi de belirler. bir ev yapacaksam olmaz orda koca bir ağaç var, kesilmez evi şuraya yapalım diyebilirim ve bunu gayet de sessiz diyebilirim. haritaya bakarım ve o mekânı direkt gözden çıkarırım, düşünmem gerekmez. bazı meseleler de bizim için böyledir, sessizce ordadırlar ve basbayağı ordadırlar.
sınırlar da böyledir, biz çok geniş bir mekanda hareket ediyor da olsak bir duvar vardır orda, gitmesek de görmesek de o duvar bizim duvarımızdır. duvar varsa ardı da vardır :)
Sunday, May 06, 2012
iki
ben kendimi gülün dibinde buldum, zamanlaması harikaydı. dolunay vardı, kocaman. rüyalar vardı, resimli.
değişim vardı, taptaze. dolma vardı, ben sarınca çelişkisiz, pek nefis.
değişim vardı, taptaze. dolma vardı, ben sarınca çelişkisiz, pek nefis.
Saturday, March 17, 2012
şöhret ne zor :P
Ben dun canli yayin asli'si oldum. Omrunce hic tv'de konusmamis biri olarak, acilisi bir canli yayinla hem de bir nevi acin oturun tarzi bir programla yaptim, cesaretime bir alkis. Cesur olmam gergin olmama mani degildi tabii, dun kahvaltida annemlere soyledim, tv'de konusacagim ama kaygiliyim diye, anacigim sagolsun hemen moralimi duzeltti "gerilcek bisey yok kizim, cuma aksami kimse ahaber izlemez, feriha var, yalan dunya var, hayat devam ediyor var.." (Hayat devam ediyor'u saymadi ama o da var yani :) ) neyse bunu duymak bi moralimi yukseltti, gun icinde de ekip arkadaslarim ve seyma'cim sagolsunlar superstar gibi hissettirdiler hep, aslıhandim, kaplıhandim, yapardim :) sonra program saati geldi, studyoya girdik. o studyolara daha once de girmistim, gayet soguk oldugunu biliyordum halbuki, niyeyse aklimda sicak olacagi bilgisi kalmis, yayin baslayinca bir anda isinacakmis gibi mi geldi artik.. Neyse ince gomlegimle usudum program boyunca biraz. Bunun disinda hic fena bir program olmadi, oncesinde tanistigim konuk psikiyatrist arkadaslar gayet iyiydiler, sunucu beyefendi pek fazla soz vermedi bana ama cok sorun degildi :) ikinci reklam arasina kadar hic konusmadim, bu isi boyle atlatabilirdim, canli yayina da cikmis olur muydum, olurdum :) ama dayanamayip ikinci reklam arasinda sunucuya sey dedim "ben saksi degilim, ben aslipur'um" :P reklam arasindan sonra bir iki cumle birsey konusabildim bu sayede. Aralarda da soze karismaya calistim "aslinda soyle..", "Bu konuda size katilmiyorum.." filan gibi bisiylerle ama pek de muvaffak olamadim. Zaten gun boyu suren heyecanimi da dusununce abartmaya da gerek yoktu.. Sonuc olarak uc kere soz aldigim az ama oz konustugum bir program oldu :) Yalniz su replik icimde kaldi "beyefendi sozumu kesmeyin, ben sizi dinledim, siz de beni dinleyin ", artik bir sonraki programa insallah :) bu arada televizyonu sevdim ve program tekliflerine acigim, haberiniz olsun :) televizyaya cikacagimi ese dosta duyurmadim hic, duyurduklarim da insallah seyredemezler diye dua ettim, yalan degil :) Kotu gecseydi, tarihe gomulsun diye umacaktim, fekat bence fena degildi, o yüzden artık bahsedebilirim dedim.. yayının kaydını da paylaşacaktım ama sitedeki kayıtta bir sorun var, ben size başka bir zaman anlatırım programda konuştuklarımızı :)
edit: az evvel yayının bir kaydına ulaştım 105 dakikalık programda konuşabildiğim 3 dakikayı şuradan izleyebilirsiniz:
Sunday, March 11, 2012
with a little help from my friends
http://fizy.com/#s/1d7ex9
stresle ilgili araştırma sonuçlarına göre, stresi engelleyen en önemli faktör, stres yaratan problemi çözmek değil, yalnız olmadığını, seni anlayan birinin varlığını yanında hissetmekmiş. yani sevgili okur, biri size derdini anlattığında, ona hemencecik çözüm önerisinde bulunmak yerine duygusuyla ilgilendiğinizde, anlamaya çalıştığınızda stresini azaltacak bir etkide bulunmuş oluyorsunuz. ne harika değil mi?
Thursday, March 01, 2012
prenses ayı
http://fizy.com/#s/12dd72insan aklı mukayese ederek işler.
hayvan aklı nasıl işler bilmiyoum.
yastıkların altındaki bezelyeyi hissedebilmek için bezelye diye birşeyi tanımak gerekir mesela ve fakat fazla fazla tanışıklık değil, olması gerektiği kadar, yüz göz olmadan. yüz göz olmak güzel bir şey değildir.
kış uykusu güzel bir şeydir. yani, yastık altındaki bezelyeleri çok tanıyorsan ve alışmışsan oradaki varlıklarına pencere cam hep sap sağlam durur öylece, duvar gibi.
ayıysa ayılığını bilsin uyusun kışları. camsa camlığını bilsin kırılsın aldığı darbe ile. aslı aslılığını bilsin. hissettiğimiz bezelyelere gözlerimizi kapamayalım prenses.
Thursday, February 09, 2012
dil ile barışmak
kosmos filminde en sevdiğim şey neptün ile kosmos'un "adam gibi" konuşmadan kuşlar gibi ses çıkararak muhabbet etmeleriydi.
beginners filminde de en sevdiğim şey Oliver ile Anna'nın şu gündelik dil dışında bir dille konuşmaları, anlaşmalarıydı.
sonra Oliver ile Anna konuşmaya başladı, konuşunca ayrılık oldu.
sonra canım yeğenim elif hastalandı, derdini anlatamadı, biz de ona iç bu ilacı şifa bulacaksın diye derdimizi anlatamadık. anlaşamadık.
halbuki ben bu dilsiz konuşabilmeyi ne kadar çok seviyordum. ne çok cezbediyordu beni başka dillerde anlaşmak. birbirini hiç tanımayan çocukların konuşmadan oyun oynayarak tanışmasına ne kadar hayrandım. fekat elifciğimi hasta görünce anladım ki, kazın ayağı öyle de değilmiş, bu dille konuşmaya karşı tuzu kuru bir şımarıklıkla saygısızlık etmişim meğer..
sonra Oliver ile Anna barıştı, konuşarak. konuşarak yeni bir şey inşa etmeye başladılar. film bitti. filmin öylece bitmesi bana iyi geldi, başlayarak bitmesi. ismiyle müsemma şekilde.
sonra ben bugün düşündüm ki bu dille, bu rasyonalite taşıyıcısı ile barışabilirim. mesela kendisine rasyonalite taşıyıcısı demeyi bırakabilirim evvela. burdan herkeslerin gözü önünde özür diler, pişmanlığımı dile getirir, bir de çiçek veririm.
o da affetsin artık diy mi..
Friday, February 03, 2012
çocukluğum ve kulak ağrısı

geçtiğimiz günlerde grip oldum diye doktora gittim, bana otrivine sprey verdi. aa ne güzel nostalji, hey gidi otrivine derken..
otrivine benim vi-daylin iştah şurubundan sonra ilk öğrendiğim ilaç markasıdır. evet, annem bana iştahımı açsın diye şurup vermiş, afferim ona. otrivine pediatric ise burnum rahatça akabilsin de kulağımı zorlamasın diye verilen damlaydı. çocukken kulağım çok ağrırdı. gece gelirdi ağrılar, ben önce sağa sola döner uykuya dalmaya çalışır, kendi kendimi avutmayı denerdim sonra ağrı geçmeyince annemlerin yanına.. ordan da sabahı edip doktora.. bu gece yine kulak ağrısıyla uyanınca saate baktım; üç, seneler sonra bile saatini şaşmamış, hep bu saatlerde başlardı.. pis bir ağrıydı kulak ağrısı çocukken, şimdi daha hafifti çok şükür, ya da büyüdüğümden.. biraz bişiyler okuyup oyaladım kendimi, ağrıyı hafifleten bir uykudan sonra, sabah olup da annemlere işe gitmeyeceğim doktora gideceğim derken gönlümden geçen babamın bana eşlik etmesiydi. kulağım ağrıyınca yine çocuk olmuşum. sonra büyük oldum yine.
Subscribe to:
Posts (Atom)







