Tuesday, July 24, 2012

suluboya





john frieda'nın saç maskesi saçları yumuşacık yapıyor ve müthiş kokuyor, herkeslere tavsiye ederim.. üstelik bitmiş hali bile işe yarıyor.. nasıl mı? maske bitince kutusunu suluboya çalışmalarım için su kabı yaptım, fırçayı suya batırdıkça rayihası yayılıyor odaya, ben de mest ola ola resim yapıyorum.. hani derler ya yemek yapınca sevgi kattım diye, ben de güzel koku kattım resimlerimin içine :)

Sunday, July 22, 2012

çünkü ayrılık da sevdaya dahil

dedem vefat ettiğinde 10 yaşındaydım. annem eşyalarını kaldırırken görmüştüm, çarşafında gizli gizli sigara içerken yaptığı  -hastaydı, sigara içmek yasaklanmıştı- yanık izini. eşyalarının kaldırılması içimi burkmuştu, ben kullanayım istemiştim  nevresimlerini, dedemle bağımı sürdürmenin kendimce bir yoluydu bu...
sonrasında dedem temsili olarak nevresimleriyle ama daha çok hikayeleri ve bendeki izleriyle hep yaşadı, hala da yaşıyor inanır mısınız, geçen sene 100. yaşını kutladık. 
annanemin de 90.yaşını.. rahmetli dayımın da nice yaşlarını kutlarız, hepimizdeki hikayeleriyle çok yaşar daha..
ölenle ölünmüyor azizim, yaşanıyor ölenle..

from istanbul with love

telephone call from istanbul





postcards from italy 




letter from istanbul

ah latifeciğim

tahrir kelimesini çok sevdiğimi söylemiştim sanırım buralarda bir yerlerde. bir kelime düşünün ki aynı anda hem hudut çizmek anlamına gelsin, hem hürriyet.. böyle bir kelime sevilmez mi..

bir de latife kelimesi var benzer bir sevgi beslediğim, hem hoşluk, incelik, güzellik anlamına geliyor hem de espri. ne latif değil mi? bir de latifeler var, beş tane. letafet sevdiğim bir şey, evet.

Friday, July 13, 2012

Dayimin anisina

cenaze merasiminde yapılan anma konuşması, nikah merasiminde yapılan yemin konuşması gibi adetleri sevdiğimi fark ettim bir kere daha. bu seferki fark edişim biraz acı bir tecrübe üzerine oldu ama...

dün akşam evimize bir ateş gibi düşen dayımın vefat haberi üzerine.. annemler kalkıp apar topar gittiler..ben evde bu acıyla yalnız kaldım ve o an, tek yapmak istediğimin dayım hakkında konuşmak olduğunu gördüm... onu tanıyanlar zaten bilir ne kadar özel bir insandı(r).. bilmeyenlere de anlatasım geldi hep.. hacı erol, iyi bir insandı... bu dünyada saf iyi kimdir deseniz tereddütsüz gösterebileceğim türden.. yaratılmış herşeyi severdi.. küçücük şeylerlele mutlu olurdu.. cömertti, güler yüzlüydü, espriliydi.. eşine çok düşkündü, merhametliydi.. hikayelerle doluydu.. hikayeleri kaldı hep şimdi.. 

fark ettim ki, onu tanıyan herkesin benzer cümleler kurduğunu görmek  teselli ediyor... Tanimayanlar da bilsinler, iyi bilirdik. Not: nikah merasimindeki yemin konusmasi icin baska bir yazi yazarim belki..

Wednesday, July 04, 2012

liliyar



Lili
, Charles Walters'ın yönettiği, Leslie Caron, Mel Ferrer ve  Jean-Pierre Aumont 'un başrollerini paylaştığı 1953 yapımı bir film. Sezai Karakoç 1954'te (babamın doğduğu yıl) yazmış Lili'nin şiirini.  

LİLİYAR
Bu kuklaların kukla olmadığı besbelli
Ne söyledilerse tıpıtıpına gerçek besbelli
Altın saçlarını yana atışı yok mu Lilinin
Lilinin yağdan kıl çekercesine inanışı
Lilinin yağdan kıl çekercesine yaşayışı yok mu
Kuklalar titremesin ne yapsın
Kuklaların kukla olmadığı besbelli
Lilinin çekip gideceği besbelli
Lilinin dönüp geleceği besbelli

Ekmek ha bakkalın olmuş ha Cabaret de Paris'nin
Sen herhangi bir ekmek yiyeceksin işte Lili
Ekmek ne kadar Allahınsa Lili de o kadar Allahın Lili
Yüzün ruhun kadar aydınlık ya Lili
Gönlün soğuk sular güzel aynalar gibi ya Lili
Anladın ya kutunun içinden çıkan mendil
Olamaz Üsküdar'dan geçeriken bulduğun mendil

-Bizi bırakıp nereye gidiyorsun Lili
Demek bizi bırakıp gidiyorsun Lili
Sen daima güzeller güzelini bulursun Lili
Sen istesen de taş yürekli olamazsın
Sen daima güzeller güzeli olursun Lili
Demek gideceksin arkana dönüp bakmayacaksın
Hangi kuş hangi şafakta ölecek görmeyeceksin
Öyleyse al bu kürkü bu veda kürkünü Lili
Tüyleri şiirler olan bu mahcup kürkü
Sen daima Sultanlar Sultanı olursun Lili
Demek sen gidiyorsun Lili
Bizi öpmeden mi gideceksin Lili

Lilinin güneşin altında duruşu yok mu
Perdeleri sıyırıp çirkin adamı burnundan yakalayışı yok mu
Eline bavulunu alışı yollara koyuluşu yok mu
Çirkin adamın güzel adam oluşu yok mu
Yaklaşıp onu saçlarından yakalayışı
Uzaklaşıp yollarda yol oluşu yok mu
Lilinin bir tavşan gibi koşuşu
Keklik gibi dönüp bakışı ve yıldırım gibi koşuşu yok mu
Adam da tam o zaman kapıdan çıkmaz mı dışarı
Lilinin adamın boynuna çocukça ve çılgınca atılışı yok mu

Ben konuşmasını bilmem Lili

Sezai Karakoç 

Ben ilk defa, yazıldıktan 40 yıl sonrasında, 1994'te dinledim. Kartal'da bir şiir okuma yarışmasında, Mahmut abi okumuştu Liliyar'ı. O  yarışmada birinci olmuş muydu hatırlamıyorum ama gönüllerimizin birincisiydi :)  
O günden sonra bu şiir hayatımızın bir parçası olmuştu artık. mesela  biriyle vedalaşırken şöyle diyorduk: 
"öyleyse al bu kürkü, bu veda kürkünü lili,
tüyleri şiirler olan bu mahcup kürkü"..

Benim ayrıca sahiplendiğim dizeleri de  vardı bu şiirin,
"lili'nin yağdan kıl çekercesine inanışı, 
 lili'nin yağdan kıl çecercesine yaşayışı yok mu" dediği kısım mesela,  
"aslı'nın yağdan kıl çekercesine inanışı, aslı'nın yağdan kıl çekercesine yaşayışı yok mu" olarak değişiyordu içimde hep.. 
ya da biraz daha büyüdüğümde, bir köşe başına gelip de bana, tamamiyle yabancı bir tercih sunulduğunda,
"anladın ya kutunun içinden çıkan mendil 
olamaz üsküdar'dan geçeriken bulduğun mendil".. diyordum kendi kendime.. 

işte az evvel ,bu çok sevdiğim şiirin, 1953 yapımı olan filmini izledim, MUBI sağolsun. çok mesudum. Filmi izlerken küçük  bir çan gibi olup, nasıl vurulursa vurulsun saf bir ses çıkaran Lili'yi tanıyor, filmin her karesini biliyor gibiydim..Her karesi öyle güzel sinmiş ki şiirin içine.. Hem filmi, hem de bir kere daha şiiri  çok sevdim.. Filmdeki kukla oynatıcılığı, esas esas oğlanın Lili ile kuklalar aracılığıyla konuşması vs. de  oyun terapisi yapan benim daha  bir ilgimi çekti. Kukla karakterlerin seçimi, ortaya koyuluşu ve sonundaki dans kısmı filan sağlam da bir psikodrama altyapısına oturuyor bence.. Ayrıca 50'lerin sinemasını da seviyormuşum, hatırlamış oldum bunu.. 

Bu kadar anlattıktan sonra, içinize Lili filmini izleme isteği doğmuştur sanıyorum :)

Şuradan üye olup hem davetime icabet edip bana bedava film kazandırabilirsiniz, hem de bu üyelik ile Lili başta olmak üzere pek çok güzel  film izleyebilirsiniz :) 

İyi seyirler...


Monday, May 21, 2012

psikolojim geldi


namaz kılan bir toplumun psikolojiye ihtiyacı var mıdır?


1.
namaz kılmak, müslümanlar için, kulun Allah'a olan borcudur, zikretme, şükretme, itaat, muhabbet, dua etme biçimidir. namaz kılınca daha iyi hissetmek söz konusu olabilir elbette ama  namaz kılmak kötü hissetmemeyi garantilemek anlamına gelmez.  garantisi yok bunun.



iyi-kötü hissetmenin ötesinde namaz kılmak, başına hep iyi şeyler geleceğini garantilemek anlamına da gelmez.  namaz kılan biri de depremde göcük altında kalabilir, iflas edebilir, aldatılabilir, şiddet görebilir.. travmatize olabilir..


kosmos'un dediği gibi
"hayatta herşeyde bela şu ki, herkesin başına gelen şey aynı"




"herkesin başına her şey aynı şekilde geliyor. iyiyle kötünün, cömertle cömert olmayanın başına gelen şey aynı, iyi adam nasılsa suç işleyen de öyle, yemin edenle yeminden korkan aynı birbiri gibi..." 
namaz kılanla, kılmayan da (herhangi bir olumlu ya da olumsuz kategoriye de koymadan) diye ekleyebilirim ben de, bunlar üstüne... 




2.
içine karma kaçmış islam,  birşey yaparak ya da yapmayarak mutluluğu garantilemeye çalışma, " böyle şeyler sadece şöyle şöyle insanların başına gelir, ben öyle biri değilim, öyleyse benim başıma gelmez"  şeklinde, kendini bir sınıfa dahil ederek ya da etmeyerek mutsuzluktan emin olma temayülü.. gibi yan temaları (kendileri bu yazıyı yazma motivasyonum olur) çekmeceye kaldırıp "psikolojiye duyulan ihtiyaç" başlığına dönersek; psikoloji biliminin sadece sorunlu olanı düzeltmekle uğraşmadığını, iyi olanı geliştirmeye de odaklandığını filan söyleyebilirim bu arada.. söyledim hatta :)



3.

psikolojiye ihtiyaç var mı diyen soran tek bu dernek değil tabii,  bilim insanları da soruyor bu soruyu :)

 





4.

valla şurda mesleğimiz filan diye vitrin toparlıyorum  ama biz psikologlar da soruyoruz bazen, sonra tabii ki  de ihtiyaç var diye cevap veriyoruz kendi kendimize :) ama bu ihtiyaç konusuna çok takılıp kalmak da meslek erbabı için hayırlı bir iş olmayabilir. komşu komşunun külüne muhtaç neticede..fırına da ihtiyaç var toplumda, ekmeğini evinde yapabilenler müstesna..


5.

bi mesaj daha veriyim kapaticiim : doktora, öğretmene, taksi şoförüne vs.. yönelik şiddete ben de karşıyım :) fekat "doktorsuz kalın! belli ki amacınız da bu!.." diyen protestoları sevemedim.. çünkü..

taksi şoförleri taksici cinayetlerinden sonra böyle pankart asmaz mesela.. taksisiz kalın!
diyeceksiniz ki doktorluk kutsal.. demeyin..   

ha doğrudur taksiciye kıyasla  daha hayati bir ihtiyacı görüyordur amenna..ama bunu göze göze sokmak da,   ihtiyaç duyan ile ihtiyaç duyulan arasındaki güç ilişkisini yeniden hatırlatmak  değil mi .. işte bu bana çirkin geliyor..  yani diyeceğim şu ki, psikologsuz kalın! belli ki amacınız da bu :P



Wednesday, May 16, 2012

kediler, beyaz tavşanlar, salyangozlar..

murakami'nin romanlarında bir kedinin peşinden gitmek diye bişiy var.. bir çeşit beyaz tavşan oluyor hikayelerinde kedi.. benim hikayemde de bana bir şeyler öğreten kediler vardı bir zaman.. şimdi ise salyangozlar var, canımın içi yağmur yağınca meydana çıkıyorlar.. neşeli neşeli bir şey düşünürken hop atacağın adımın hemen altında gözüne çarpıyorlar. neşeli adım ihtiyatlı adıma dönüşüyor..

"neşelen tabii hakkındır, ama adımlarını da dikkatli at, can yakma" diyorlar..



Thursday, May 10, 2012

iki yıl okul tatili

bu sabah bir hikaye okuyordum, gezgin amcasıyla beraber seyahate çıkan bir çocuktan bahsediyordu.. on yaşlarında bir çocuk nasıl öyle uzun bir yola çıkar ki, okulu mokulu yok mu diye düşünürken buldum kendimi o anda,  hikayenin 1700' lerde geçtiğini unutup.. sonra dedim ki, ne büyük bir tutsaklık, eli kolu bağlayan bir şey okul.. o yüzden galiba "iki yıl okul tatili" çok fantastik.. çocukken en sevdiğim yazarı da andıktan sonra, aklım bu defa, engelleri hatırlama becerimize gitti.. zihin denen şey böyle işte, orada bir engel varsa, hemen bulur, hemen çıkarır karşına, yoksa bir engel hemen üretiverir hatta..


daha önce buralarda, ayağıma değmeyen taş yazısında anlattığım şeyden bahsediyorum yine :


yolun bir yerinde bir taş, bir kaya ya da bir ağaç olduğunu biliyorum diyelim, hiç önünden geçmesem de o taş oradadır. eğer yolum düşer de yanından geçersem çarpmamaya dikkat ederim o ağaca. hiç görmemiş dahi olsam, o ağacın bilgisine sahipsem birine yol tarif ederken ağacın ilersinde ya da gerisinde diyebilirim. zihinsel bir haritam vardır. bunun gibi gündemime hiç düşmemiş ve düşmesi ihtimali hiç de yok gibi duran meseleler de benim zihinsel haritamın içindedir, ayağıma değmeyen bir taş olarak oradadır, fiillerimi de fikirlerimi de belirler. bir ev yapacaksam olmaz orda koca bir ağaç var, kesilmez evi şuraya yapalım diyebilirim ve bunu gayet de sessiz diyebilirim. haritaya bakarım ve o mekânı direkt gözden çıkarırım, düşünmem gerekmez. bazı meseleler de bizim için böyledir, sessizce ordadırlar ve basbayağı ordadırlar.
sınırlar da böyledir, biz çok geniş bir mekanda hareket ediyor da olsak bir duvar vardır orda, gitmesek de görmesek de o duvar bizim duvarımızdır. duvar varsa ardı da vardır :) 

Sunday, May 06, 2012

iki

ben kendimi gülün dibinde buldum, zamanlaması harikaydı. dolunay vardı, kocaman. rüyalar vardı, resimli.
değişim vardı, taptaze. dolma vardı, ben sarınca çelişkisiz, pek nefis.





Saturday, March 17, 2012

şöhret ne zor :P

Ben dun canli yayin asli'si oldum. Omrunce hic tv'de konusmamis biri olarak, acilisi bir canli yayinla hem de bir nevi acin oturun tarzi bir programla yaptim, cesaretime bir alkis. Cesur olmam gergin olmama mani degildi tabii, dun kahvaltida annemlere soyledim, tv'de konusacagim ama kaygiliyim diye, anacigim sagolsun hemen moralimi duzeltti "gerilcek bisey yok kizim, cuma aksami kimse ahaber izlemez, feriha var, yalan dunya var, hayat devam ediyor var.." (Hayat devam ediyor'u saymadi ama o da var yani :) ) neyse bunu duymak bi moralimi yukseltti, gun icinde de ekip arkadaslarim ve seyma'cim sagolsunlar superstar gibi hissettirdiler hep, aslıhandim, kaplıhandim, yapardim :) sonra program saati geldi, studyoya girdik. o studyolara daha once de girmistim, gayet soguk oldugunu biliyordum halbuki, niyeyse aklimda sicak olacagi bilgisi kalmis, yayin baslayinca bir anda isinacakmis gibi mi geldi artik.. Neyse ince gomlegimle usudum program boyunca biraz. Bunun disinda hic fena bir program olmadi, oncesinde tanistigim konuk psikiyatrist arkadaslar gayet iyiydiler, sunucu beyefendi pek fazla soz vermedi bana ama cok sorun degildi :) ikinci reklam arasina kadar hic konusmadim, bu isi boyle atlatabilirdim, canli yayina da cikmis olur muydum, olurdum :) ama dayanamayip ikinci reklam arasinda sunucuya sey dedim "ben saksi degilim, ben aslipur'um" :P reklam arasindan sonra bir iki cumle birsey konusabildim bu sayede. Aralarda da soze karismaya calistim "aslinda soyle..", "Bu konuda size katilmiyorum.." filan gibi bisiylerle ama pek de muvaffak olamadim. Zaten gun boyu suren heyecanimi da dusununce abartmaya da gerek yoktu.. Sonuc olarak uc kere soz aldigim az ama oz konustugum bir program oldu :) Yalniz su replik icimde kaldi "beyefendi sozumu kesmeyin, ben sizi dinledim, siz de beni dinleyin ", artik bir sonraki programa insallah :) bu arada televizyonu sevdim ve program tekliflerine acigim, haberiniz olsun :) televizyaya cikacagimi ese dosta duyurmadim hic, duyurduklarim da insallah seyredemezler diye dua ettim, yalan degil :) Kotu gecseydi, tarihe gomulsun diye umacaktim, fekat bence fena degildi, o yüzden artık bahsedebilirim dedim.. yayının kaydını da paylaşacaktım ama sitedeki kayıtta bir sorun var, ben size başka bir zaman anlatırım programda konuştuklarımızı :)

edit: az evvel yayının bir kaydına ulaştım 105 dakikalık programda konuşabildiğim 3 dakikayı şuradan izleyebilirsiniz:

Sunday, March 11, 2012

with a little help from my friends

http://fizy.com/#s/1d7ex9

stresle ilgili araştırma sonuçlarına göre, stresi engelleyen en önemli faktör, stres yaratan problemi çözmek değil, yalnız olmadığını, seni anlayan birinin varlığını yanında hissetmekmiş. yani sevgili okur, biri size derdini anlattığında, ona hemencecik çözüm önerisinde bulunmak yerine duygusuyla ilgilendiğinizde, anlamaya çalıştığınızda stresini azaltacak bir etkide bulunmuş oluyorsunuz. ne harika değil mi?

Thursday, March 01, 2012

prenses ayı

http://fizy.com/#s/12dd72

insan aklı mukayese ederek işler.
hayvan aklı nasıl işler bilmiyoum.
yastıkların altındaki bezelyeyi hissedebilmek için bezelye diye birşeyi tanımak gerekir mesela ve fakat fazla fazla tanışıklık değil, olması gerektiği kadar, yüz göz olmadan. yüz göz olmak güzel bir şey değildir.
kış uykusu güzel bir şeydir. yani, yastık altındaki bezelyeleri çok tanıyorsan ve alışmışsan oradaki varlıklarına pencere cam hep sap sağlam durur öylece, duvar gibi.

ayıysa ayılığını bilsin uyusun kışları. camsa camlığını bilsin kırılsın aldığı darbe ile. aslı aslılığını bilsin. hissettiğimiz bezelyelere gözlerimizi kapamayalım prenses.

Thursday, February 09, 2012

dil ile barışmak


kosmos filminde en sevdiğim şey neptün ile kosmos'un "adam gibi" konuşmadan kuşlar gibi ses çıkararak muhabbet etmeleriydi.

beginners filminde de en sevdiğim şey Oliver ile Anna'nın şu gündelik dil dışında bir dille konuşmaları, anlaşmalarıydı.

sonra Oliver ile Anna konuşmaya başladı, konuşunca ayrılık oldu.

sonra canım yeğenim elif hastalandı, derdini anlatamadı, biz de ona iç bu ilacı şifa bulacaksın diye derdimizi anlatamadık. anlaşamadık.

halbuki ben bu dilsiz konuşabilmeyi ne kadar çok seviyordum. ne çok cezbediyordu beni başka dillerde anlaşmak. birbirini hiç tanımayan çocukların konuşmadan oyun oynayarak tanışmasına ne kadar hayrandım. fekat elifciğimi hasta görünce anladım ki, kazın ayağı öyle de değilmiş, bu dille konuşmaya karşı tuzu kuru bir şımarıklıkla saygısızlık etmişim meğer..

sonra Oliver ile Anna barıştı, konuşarak. konuşarak yeni bir şey inşa etmeye başladılar. film bitti. filmin öylece bitmesi bana iyi geldi, başlayarak bitmesi. ismiyle müsemma şekilde.



sonra ben bugün düşündüm ki bu dille, bu rasyonalite taşıyıcısı ile barışabilirim. mesela kendisine rasyonalite taşıyıcısı demeyi bırakabilirim evvela. burdan herkeslerin gözü önünde özür diler, pişmanlığımı dile getirir, bir de çiçek veririm.
o da affetsin artık diy mi..




Friday, February 03, 2012

çocukluğum ve kulak ağrısı


geçtiğimiz günlerde grip oldum diye doktora gittim, bana otrivine sprey verdi. aa ne güzel nostalji, hey gidi otrivine derken..


otrivine benim vi-daylin iştah şurubundan sonra ilk öğrendiğim ilaç markasıdır. evet, annem bana iştahımı açsın diye şurup vermiş, afferim ona. otrivine pediatric ise burnum rahatça akabilsin de kulağımı zorlamasın diye verilen damlaydı. çocukken kulağım çok ağrırdı. gece gelirdi ağrılar, ben önce sağa sola döner uykuya dalmaya çalışır, kendi kendimi avutmayı denerdim sonra ağrı geçmeyince annemlerin yanına.. ordan da sabahı edip doktora.. bu gece yine kulak ağrısıyla uyanınca saate baktım; üç, seneler sonra bile saatini şaşmamış, hep bu saatlerde başlardı.. pis bir ağrıydı kulak ağrısı çocukken, şimdi daha hafifti çok şükür, ya da büyüdüğümden.. biraz bişiyler okuyup oyaladım kendimi, ağrıyı hafifleten bir uykudan sonra, sabah olup da annemlere işe gitmeyeceğim doktora gideceğim derken gönlümden geçen babamın bana eşlik etmesiydi. kulağım ağrıyınca yine çocuk olmuşum. sonra büyük oldum yine.


Sunday, January 15, 2012

hadi biraz uçalım

çekmecedeki kadınlar

L'âge de raison filminde Marguerite'in stresli anlarda ofisindeki çekmeceyi açıp kadın karakterlerin fotoğrafları arasından birini seçmesini sevdim. Şimdi Benazir Butto, şimdi Brigitte Bardot diye kendine bir rol çağırmasını. Film aslında Marguerite'in bir türlü kendi olamayışı üzerine, sonunda "kendimi özlemişim" diyerek çözülüyor ama ben yine de bu çekmecedeki kadınlar fikrini sevdim...

Sunday, December 25, 2011

kış ortasında bahar postası

Sevgili purblog okurları, buraya yazmayalı epey oldu farkındayım ama birazdan öyle güzel telafi edeceğim ki, sen hep yazma da arada böyle telafi et diyeceksiniz.

Telafi hamleme dün keşfettiğim Mısır'lı müzik grubunun çok kıyak şarkısını paylaşarak başlıyorum, kıymetini bilin, bu şarkıyı bulmam çok zor oldu.


Dinlediğiniz şarkı Massar Egbari 'den "E2ra el-khabar" isimli şarkı. Sözlerini de aktarabileyim istedim ama maalesef onca aramaya rağmen bulamadım, fekat yılmadım, Mısırlı arkadaşlara haber saldım, bakalım bakalım, ordan ümitliyim biraz, beklediğim cevap gelirse buraya ekleyebileceğim sözleri.. Yine de ne anlattığından biraz bahsedeyim size, memleketini terkedip başka ülkeye, çalışmaya giden gençlerin dramatik hikayesini anlatıyor ama esprili bir dille . "Muhtarın oğlu olmuş ne güzel haber, ama ülkeyi terketmiş, ne ala memleket, flaş haber flaş haber" gibi bir şeyler diyor, "bulaşık yıkamada doktora yapmaya gidiyor" diyor bir de. Keşke şarkının Mikrofon filmdeki kaydını bulabilseydim, o zaman bu şarkıyı söylerken ne güzel coşan Khaled Abol Naga'yı da görebilecektiniz. bu arada az evvel verdiğim isim ve link ile ikinci ve en süper telafi hamlemi yaptım fark ettiniz mi?

Keşke filmdeki kaydını bulabilseydim dediğim diğer Massar Egbari şarkısı ise şurda:

Filmde bu şarkıyı dinlerken sarı sokak lambalarının ıslak İskenderiye caddelerine yansımasını görebiliyorsunuz, öyle yakışmış ki şarkının arabeskine bu görüntü... "Sevgilime aşk mektubu, sevgilim; noktalı virgül, çünkü sevgilim yazdıktan sonra ben onu adını söyleyemem." diyen arabeskine.. izlesenize filmi siz de :)

Size iki güzel şarkı, bir güzel adam, bir güzel film ismi verdikten sonra, bir de tüyo vererek yazımı sonlandıracağım. Eğer olur da bir gün tadımı kaçık görürseniz sevgili dostlarım, beni neşelendirecek şeyi söylüyorum, yamacıma yaklaşın: Kasap havası. Evet, doğru duydunuz, kasap havası. Bu kadar da kolay işte..



edit: Mısırlı arkadaşlardan cevap geldi, İkra el Khaber şarkısının sözleri şöyleymiş:


مليا الجرايد اعلانات
للخدامين والخدمات
اشغال كتير راتب كبير
حاسب ليوم عقلك يطير
مطلوب خبير يحكي حكايات
او سمكري يعرف لغات
يعزف كمان واكورديون
يكسب عشان يفتح صالون
اصله فاهم في الحلاقة والحداقة والسواقة
عشان كده بيعرف يسوق
اصله كان خريج حقوق
خريج جديد فرحان سعيد
واليله حلوة اليله عيد
والعيد اكيد محتاج فانوس
ويجيب منين معهوش فلوس
لكن في ايده جواز سفر
والحل ده كان معتبر
سافر عشان عايز يكون
خد دكتوراه في غ
مليا الجرايد اعلانات
للخدامين والخدمات
اشغال كتير سل الصحون
راتب كبير
حاسب ليوم عقلك يطير
مطلوب خبير يحكي حكايات
او سمكري يعرف لغات
يعزف كمان واكورديون
يكسب عشان يفتح صالون
اصله فاهم في الحلاقة والحداقة والسواقة
عشان كده بيعرف يسوق
اصله كان خريج حقوق
خريج جديد فرحان سعيد
واليله حلوة اليله عيد
والعيد اكيد محتاج فانوس
ويجيب منين معهوش فلوس
لكن في ايده جواز سفر
والحل ده كان معتبر
سافر عشان عايز يكون
خد دكتوراه في غسل الصحون

شيخ البلد خلف ولد
بس الولد ساب البلد
والحل ده كان معتبر
إقرا الخبر - إقرا الخبر

Thursday, November 17, 2011

doktor odası ve ideolojik mesafe


Dizimdeki kisti aldırmak için gittiğim doktorun odasında duvarda asılı bir tablo vardı, eğer adama işim düşmemiş olsaydı biraz bu resim üzerine konuşmak istedim o sırada ama bu adam birazdan dizime müdahele edecekti. Ben de bu yüzden onunla konuşmak yerine şimdi burdan dedikodusunu yapmayı daha uygun gördüm. Resimde bir devenin üstünde dört tane yarı çıplak cariye ve bu deveyi çeken sadullah efendi görünüyor, amcanın adının sadullah olduğunu resmin üstündeki "harem ağası sadullah efendi" yazısından anlıyoruz. Burası hastanede bir doktorun odası. Doktor denen tipin en başta güven vermesi gerekiyor, hastasının değerlerine inanışlarına en azından iş ortamında saygılı olması gerekiyor. Ama bu tablo hem cinsiyete hem de dini değerlere karşı çirkin bir ima içeriyor. uz. dr. harem ağası osman efendi ise hiç çekinmeden bu imayı duvarından hastasına aktarıyor.

Benzer başka örneklerim de var ama uzatmayayım, psikanalistlerin "doktor dediğin anonim olmalıdır" düsturunu da benimsiyor değilim. Yani doktor kendi kimliğine dair herhangi bir işareti kendi üzerinde ve odasında bulundurmamalı, kendi hayatına dair hiç bir bilgi vermemeli kuralı çok katı bir kural ve bence gerçekdışı aynı zamanda. Yani aslında herşey ideolojik bir mesaj olabilir okumasını bilene. Fekat yine de bir doktor, dekoru aracılığıyla hastalarının bazılarıyla arasına böyle bir mesafeyi koymayı neden tercih eder acaba?

Wednesday, November 16, 2011

yüz okuma kulübü

bu yazıdaki tespitlerin gerçek hayatla hiç bir alakası yoktur, tamamen eğlenceliktir:

Insanlar agizlarinin buyuklugune gore uce ayrilir, minicik agizlilar, normel agizlilar ve koca agizlilar.

Minicik agizlilarin gozlerinin buyuklugune dikkat edin. Kocaman gozlu minicik agizlilar anlatacak cok hikayesi olup anlatmayanlardir ama hikayeler icerde durdukca curur. Oylece birakilmis baska hersey gibi hikayeler de curuyebilir.

Koca agizlilarin da gozlerinin buyuklugune dikkat edin. Eger gozleri de agizlari gibiyse ne ala, karsinizda cok hikayesi olan bir anlatici var demektir. Bir de su kucuk gozlu koca agizlilar var, en cok onlara dikkat edin, konusurlar mutemadiyen. Senin sorunun dostum o koca agzinin gozunden buyuk olmasi..

ben normel agizlilardanim tabii ki de.

ps: iç okuyucuları eleştirdiğim yazıyı böyle bir yazının takip etmiş olması ne manidâr değil mi?