Thursday, February 09, 2012
dil ile barışmak
Friday, February 03, 2012
çocukluğum ve kulak ağrısı

geçtiğimiz günlerde grip oldum diye doktora gittim, bana otrivine sprey verdi. aa ne güzel nostalji, hey gidi otrivine derken..
Sunday, January 15, 2012
çekmecedeki kadınlar
Sunday, December 25, 2011
kış ortasında bahar postası
Telafi hamleme dün keşfettiğim Mısır'lı müzik grubunun çok kıyak şarkısını paylaşarak başlıyorum, kıymetini bilin, bu şarkıyı bulmam çok zor oldu.
Dinlediğiniz şarkı Massar Egbari 'den "E2ra el-khabar" isimli şarkı. Sözlerini de aktarabileyim istedim ama maalesef onca aramaya rağmen bulamadım, fekat yılmadım, Mısırlı arkadaşlara haber saldım, bakalım bakalım, ordan ümitliyim biraz, beklediğim cevap gelirse buraya ekleyebileceğim sözleri.. Yine de ne anlattığından biraz bahsedeyim size, memleketini terkedip başka ülkeye, çalışmaya giden gençlerin dramatik hikayesini anlatıyor ama esprili bir dille . "Muhtarın oğlu olmuş ne güzel haber, ama ülkeyi terketmiş, ne ala memleket, flaş haber flaş haber" gibi bir şeyler diyor, "bulaşık yıkamada doktora yapmaya gidiyor" diyor bir de. Keşke şarkının Mikrofon filmdeki kaydını bulabilseydim, o zaman bu şarkıyı söylerken ne güzel coşan Khaled Abol Naga'yı da görebilecektiniz. bu arada az evvel verdiğim isim ve link ile ikinci ve en süper telafi hamlemi yaptım fark ettiniz mi?
edit: Mısırlı arkadaşlardan cevap geldi, İkra el Khaber şarkısının sözleri şöyleymiş:
Thursday, November 17, 2011
doktor odası ve ideolojik mesafe
Dizimdeki kisti aldırmak için gittiğim doktorun odasında duvarda asılı bir tablo vardı, eğer adama işim düşmemiş olsaydı biraz bu resim üzerine konuşmak istedim o sırada ama bu adam birazdan dizime müdahele edecekti. Ben de bu yüzden onunla konuşmak yerine şimdi burdan dedikodusunu yapmayı daha uygun gördüm. Resimde bir devenin üstünde dört tane yarı çıplak cariye ve bu deveyi çeken sadullah efendi görünüyor, amcanın adının sadullah olduğunu resmin üstündeki "harem ağası sadullah efendi" yazısından anlıyoruz. Burası hastanede bir doktorun odası. Doktor denen tipin en başta güven vermesi gerekiyor, hastasının değerlerine inanışlarına en azından iş ortamında saygılı olması gerekiyor. Ama bu tablo hem cinsiyete hem de dini değerlere karşı çirkin bir ima içeriyor. uz. dr. harem ağası osman efendi ise hiç çekinmeden bu imayı duvarından hastasına aktarıyor.
Benzer başka örneklerim de var ama uzatmayayım, psikanalistlerin "doktor dediğin anonim olmalıdır" düsturunu da benimsiyor değilim. Yani doktor kendi kimliğine dair herhangi bir işareti kendi üzerinde ve odasında bulundurmamalı, kendi hayatına dair hiç bir bilgi vermemeli kuralı çok katı bir kural ve bence gerçekdışı aynı zamanda. Yani aslında herşey ideolojik bir mesaj olabilir okumasını bilene. Fekat yine de bir doktor, dekoru aracılığıyla hastalarının bazılarıyla arasına böyle bir mesafeyi koymayı neden tercih eder acaba?
Wednesday, November 16, 2011
yüz okuma kulübü
Insanlar agizlarinin buyuklugune gore uce ayrilir, minicik agizlilar, normel agizlilar ve koca agizlilar.
Minicik agizlilarin gozlerinin buyuklugune dikkat edin. Kocaman gozlu minicik agizlilar anlatacak cok hikayesi olup anlatmayanlardir ama hikayeler icerde durdukca curur. Oylece birakilmis baska hersey gibi hikayeler de curuyebilir.
Koca agizlilarin da gozlerinin buyuklugune dikkat edin. Eger gozleri de agizlari gibiyse ne ala, karsinizda cok hikayesi olan bir anlatici var demektir. Bir de su kucuk gozlu koca agizlilar var, en cok onlara dikkat edin, konusurlar mutemadiyen. Senin sorunun dostum o koca agzinin gozunden buyuk olmasi..
ben normel agizlilardanim tabii ki de.
ps: iç okuyucuları eleştirdiğim yazıyı böyle bir yazının takip etmiş olması ne manidâr değil mi?
Tuesday, October 25, 2011
iç okuma kulübü

Monday, October 17, 2011
dünya yansa içinde yorganı yok

Saturday, October 15, 2011
uyuryazar
uyku kardeşim
Sunday, October 02, 2011
haftadışı
Pazarin son saatleri hic bu kadar huzunlu olmamisti...
Thursday, September 29, 2011
bu hafta
Beyoglu'nu sevdim bu hafta, Alman konsoloslugunun Beyoglu'nda olmasina ragmen hem de. Bu kismi anlatmayayim, yazinin esenligi filan.. Ama konsolosluktan cikinca sikkin, yorgun, dedim biraz gezineyim kendime geleyim, arayip tez icin yapacagim gorusmeyi iptal ettim. Evvela aga camiine gittim, bir misirli teyzeyle, bir de iranli aileyle tanistim. Ciktim ordan, sabahtan beri kosturuyordum, ama anlatmayacagim dedigim gibi yazinin selameti... Neyse kosturmusum, acikmisim, yemek yiyeyim en iyisi dedim, yolda "suc ve ceza" film festivali programini gordum, biraz durdum, girsem diye dusundum, vazgectim, aklimdaki yer baskaydi. Arter'in onunden gecerken dur bi karnimi doyurayim, ac ac sergi dolanmayayim dedim, biraz ilerde salad station'a girdim, 104 numarali asian salatadan soyledim, tatli eksiyi seviyorum cok. Oh karnim doydu, keyfim biraz daha yerine geldi, sabahki hezimetin izleri silindi, anlatmayacagim dedim ya, yazinin esenligi (yazarken derin bir nefes aldim bu arada) neyse sonra gectim arter'e kutlug ataman sergisine, danismadan serginin ucretsiz gezilebildigini, sergideki eserlerden bazilarinin dvdsinin ve sergi kitabinin satildigini ogrendim. En cok aya seyahat filmini gormek istiyordum, aklimda o oldugu halde sergiyi gezdim ve sonunda aya seyahatin gosterildigi odaya vardim. Aya seyahat icin ayri bir yazi yazmayi planliyorum, cikista aldigim dvdsini bir kere daha izleyeyim evvela. Ama herkeslere tavsiye ederim, 16 kasima kadar suren bu sergideki aya seyahat filmini gelin gorun.
Filmden ciktim ve tunele dogru yururken belgesel film festivali afisini gordum, gozume gezilebilecek baska sergiler de carpti. Dedim bir insan bu sergileri, etkinlikleri takip ederek baska mesgalesiz nesiz pekala yasayabilir . Hayallerimden biri bu zaten, yaklasin kulaginiza soyleyeyim; soyle cok uzun bir zaman degil 2-3 ay galata'da bir evim olsun, rahatca gezip harcayabilecegim param, bir de en muhimi tumuyle kendi tasarrufumda olan bir zaman, biraz takilayim oyle. Leyla'ya soyledim bu hayali "anaaa ergen" dedi, sonra "napacaksin calismadan insan calismamayi yaslaninca ister" dedi , henuz is hayatina atilmamis oldugundan boyle sozler soyledi iste, ben de hevesini kacirmadim cocugun, demedim insan calismamayi calismaya ilk basladigi gunden itibaren ister diye. Velhasil bu hayalimi bi turlu yasima yakistiramadi ama ben bana yakistiriyorum en cok da bu yasima.
Neyse yazimiz bu hafta neler gordum yazisi idi, bu hafta 'bir zamanlar anadolu'da' fimini de gordum. Boyle sanat sepet seylerden bahsettim ama bakin bu benim seyrettigim ilk NBC filmi, entel dantel muhabbetler yaptigima bakmayin yani. Dantel muhabbetleri daha cok seviyorum. Film diyordum,guzeldi, diyaloglar ve oyunculuk cok sahiciydi ve tabii yine (-ilk filmi bu seyrettigin asli, ne yinesi?
- tamam be, trailer filan da mi izlemedik) gorselligi guclu idi. Diger filmlerinde olmayan bi mizah da vardi. Diger filmlerinde mizah olmadigini da biliyorum, boyle iste.
Bu arada sarjim bitmek uzere, bunu size tilifonumdan yaziyorum. Cunku kac gundur gezmekten ve baska ivir zivirdan (odamin seklini degistirdim, cogzel oldu) yazmaya firsat bulamadim ben de kendi kendime dedim ki, bir bucuk saat trafiginde mi yok asli, yazsana, su anda bulgurlu'dan baslayan kopru trafiginden yaziyorum, idealtepeden beri yol boyunca yazmisim. Sarjim bitmeden anlatmak istedigim bir beyoglu sanat etkinligi daha var, terminalde istanbulimpronun ve psikoloji istanbul'un ortak calismasiyla sahnelenen 'bir zamanlar' oyunu. tolga'nin hayal gucunu ve persona kartlarini kattigi bu oyun dun ilk defa sahne aldi. Iki haftada bir carsambalari da oynanmaya devam edecek, gidin gorun, katilin derim. Ben tekrar tekrar gitmek istiyorum. "Ayni oyuna niye tekrar tekrar?" dediginizi duyar gibiyim :P efenim bu oyun spontan tiyatro ile sanat terapisi harmani bir oyun. Seyircilerin oyuna katilimiyla her seferinde o anda uretiliyor, dun aksam izlerken oyuncularin dehasina duydugum hayranlik da tam da oyunun bu ozelliginden geliyor. Oyuncular oracikta ne hikayeler yazdilar, oynadilar, muhtesemdi! Hele bir ara erkek oyuncunun anneyi oynadigi sahne vardi ki karsimdaki sakalli biyikli adamin erkek oldugunu unuttum diyebilirim. Neyse gidin gorun, gidelim gorelim, uretelim. Ne ala.
Millet parkina geldik anca.
Monday, September 26, 2011
Sunday, September 25, 2011
çok yerleri var dünyanın gidilmemiş
Sanırım bir çeşit mesleki deformansyon bu, herşeyi merak etmem, bana yabancı tüm hayatları. Makul sebeplerim de var ama. Az evvel yeniden fark ettim, karşı kaldırımda yürüyen eski danışanımı görünce. 4 sene önce geliyordu seanslara, anlattıkları ilginç geliyordu hep , bu ilginçliklerle kodlamışım zihnime. Anlattıkları ilginç gelsin tabii insanların, ilgim uyanık olur. Ama yabancı da gelmesin istiyorum sanırım, bu bana bir çeşit mesleki toyluk gibi geliyor. Tabii yabancılık ve yakınlık ortak tecrübe ile değil de duygudaşlıkla alakalı biraz. Fekat ne var ki ben de böyle öğreniyorum işte, minyatür tecrübelerle, ya da yakınlarımın tecrübelerine yakından şehadetle. Tabii şunu da hatırlatıyorum kendime, her tecrübe kendince, her tecrübe özgün. Yani ben bunu biliyorum duygusu da bir çeşit körlük yaratıyor. Aklıma “ i’ve seen it all” şarkısını söyleyen selma’nın körlüğü geliyor, mırıldanarak yürümeye devam ediyorum.
Tuesday, September 20, 2011
psikoloji ifriti
Ne olursa olsun, Aziz Gregorius kahramanca edimini gözümüzün önünde gerçekleştirir, her zaman zırhlıdır ve hiçbir yeri görünmez: Psikoloji eylem adamlarına göre olmasa gerek. Aslında, bütün psikolojik ağırlık öfkeli kıvranmalarıyla ejderhanın üzerindedir: Düşmanda, yenilende, canavarda kahramanın aklından bile geçiremeyeceği (ya da sergilemekten kaçındığı) dokunaklı bir hal vardır. Bunun bir adım ötesi, ejderhanın psikoloji olduğunu söylemektir: Hatta ruhtur ejderha, Aziz Gregorius’un yüzleştiği kendi içindeki karanlıktır, bir çok genç kızın ve delikanlının canına kıymış bir düşmandır, tiksindirici bir yabancılık nesnesi haline gelen bir iç düşmandır. Bu, dünyaya yansıyan bir gücün öyküsü müdür, yoksa içedönüklüğün güncesi mi? Kesişen Yazgılar Şatosu, Italo Calvino
Resim: Saint George and the Dragon, Paulo Uccello
“daha o zamanlar psikoloji ifriti ona musallat olmuştu. bu yüzden kendine ait her şeyi, üzerinde durduğu ve derinleştirdiği için çok ciddiye alıyor, etrafındakileri ise en zalim dikkatlerle delik deşik ediyordu.”
Ahmet Hamdi Tanpınar, Sahnenin Dışındakiler
Friday, September 16, 2011
fuad
sonra mucize gerçekleşti, kalbin oluşum süreci tamamlandı. emir geldi ve kalb atmaya başladı... o ilk darbe anı ve hareketin başladığı hayat noktası "fuad" ile sarsılır cisim... gücü vardır, sesi vardır.ritmi vardır...
kalb, hayata hevesle tüm gerçekliği ile başlar... hızlanmalar, yavaşlamalar, heyecanlar, korkular, aşklar, mutluluklar, keskin şoklar, gider bozuklukları, yetmezlikler, hastalıklar, durma ve yeniden başlamalar...
derken cisme gelen sinyal ve durma anı... "fuad".
en küçük sonsuzluktan, en büyük sonsuzluğa, yokluktan varlığa kainatı başlatır, "fuad"... orada artık ne son ne de ilk olmak tariflenemez. mutlak varlık yegane gerçektir...
kalb öncesi, kalb anı, kalb sonrası sorularını kendime sormaktayım...
kalbin kırıldığı an vardır ki, o hayat noktasında "fuad" 'dan kırılır. kalbin en mutlu olduğu an "fuad" dır.
"fuad" ile görür, duyar, dokunur, tadar, koklar, sever, gariplikleri sezer, hissederiz... ve "fuad" ile düşünürüz. yeteneklerimiz ve hatta hiç bir zaman keşfedemeyeceklerimiz "fuad"...
mantık kalbimizde şekillenir ve nasibimiz ölçüsünde acımasız ya da sevdi dolu olabilir.
bu müzikler, insan ve insan dışında bilinene, bilinmeyen ve hiç bir zaman bilinemeyecek olan ya da ileride keşfedilecek canlı, cansız her nesnenin özündeki eksiklikleri tamamlamada karşılıksız hizmetkar olan "fuad" özlemi ile insanlık hayaline armağandır."
imaj her bi şeydir
Saturday, September 10, 2011
O brave new world, That has such people in't!
.............
"Yine de," diyen Vahşi, ısrarını sürdürdü, "tek başınayken Tanrı'ya inanmak doğaldır-yalnız başına, gecenin bir yarısında, ölümü düşünerek..."
"Fakat şimdilerde insanlar hiç yalnız kalmıyorlar" dedi Mustafa Mond. "İnsanların yalnızlıktan nefret etmelerini sağlıyoruz ve yaşamlarını hiç yalnız kalmayacak şekilde düzenliyoruz."
..............
"Ama ben yan etkileri severim."
"Biz sevmeyiz," dedi Denetçi. "Biz her şeyi keyifli yapmayı yeğleriz."
"Ben keyif aramıyorum. Tanrı'yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum."
"Aslında." dedi Mustafa Mond, "Siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz."
"Öyle olsun," dedi Vahşi meydan okurcasına, "mutsuz olma hakkını istiyorum."
"Eklemek gerekirse, ihtiyarlama, çirkinleşme ve iktidarsız kalma hakkını da istiyorsunuz; frengi ve kansere yakalanma haklarını, açlıktan nefesi kokma hakkını, sefil olma hakkını, sürekli yarın ne olacak korkusu içinde yaşama hakkın, tiyoya yakalanma hakkını ve her türden ağza alınmaz acıyla işkence çekerek yaşama hakkını da istiyorsunuz."
Bu akşam kitabı bitirince Aldous Huxley amcaya telefon etme isteği duydum, kulakları çınladı Holden'ın. Fekat bizler tahtalı köye telefon edemiyoruz şimdilik. Neyse ki Huxley amca da gitti oralara da bugünleri görmedi, telefon etmeyelim ne çıkar. Ama yaşasaydı telefon etmek yerine mail yazardım belki, acaba feysbuk hesabı olur muydu? Aslı pur bunu beğendi derdim mesela.
O diil de Mustafa Kemal yaşasaydı Akpartiye oy verir miydi? ya Mustafa Mond? O da diil de Aldous Huxley@tahtalikoy. İyi ki de bugünleri göremedi dedim diye içinde yaşadığım zamanı sevmiyormuşum gibi olmasın, seviyorum çok fena.
1984 vs Brave New World
edit: Huxley iyi ki görmemiş bugünleri dedim ama 'cesur yeni dünya' amcanın distopyası değilmiş sadece ütopyasıymış da biraz, ne işler dönmüş yav..

