Tuesday, September 20, 2011

psikoloji ifriti

Ne olursa olsun, Aziz Gregorius kahramanca edimini gözümüzün önünde gerçekleştirir, her zaman zırhlıdır ve hiçbir yeri görünmez: Psikoloji eylem adamlarına göre olmasa gerek. Aslında, bütün psikolojik ağırlık öfkeli kıvranmalarıyla ejderhanın üzerindedir: Düşmanda, yenilende, canavarda kahramanın aklından bile geçiremeyeceği (ya da sergilemekten kaçındığı) dokunaklı bir hal vardır. Bunun bir adım ötesi, ejderhanın psikoloji olduğunu söylemektir: Hatta ruhtur ejderha, Aziz Gregorius’un yüzleştiği kendi içindeki karanlıktır, bir çok genç kızın ve delikanlının canına kıymış bir düşmandır, tiksindirici bir yabancılık nesnesi haline gelen bir iç düşmandır. Bu, dünyaya yansıyan bir gücün öyküsü müdür, yoksa içedönüklüğün güncesi mi?

Kesişen Yazgılar Şatosu, Italo Calvino

Resim: Saint George and the Dragon, Paulo Uccello

“daha o zamanlar psikoloji ifriti ona musallat olmuştu. bu yüzden kendine ait her şeyi, üzerinde durduğu ve derinleştirdiği için çok ciddiye alıyor, etrafındakileri ise en zalim dikkatlerle delik deşik ediyordu.”

Ahmet Hamdi Tanpınar, Sahnenin Dışındakiler

Friday, September 16, 2011

fuad

"kalb öncesi zamanlar vardı...

sonra mucize gerçekleşti, kalbin oluşum süreci tamamlandı. emir geldi ve kalb atmaya başladı... o ilk darbe anı ve hareketin başladığı hayat noktası "fuad" ile sarsılır cisim... gücü vardır, sesi vardır.ritmi vardır...

kalb, hayata hevesle tüm gerçekliği ile başlar... hızlanmalar, yavaşlamalar, heyecanlar, korkular, aşklar, mutluluklar, keskin şoklar, gider bozuklukları, yetmezlikler, hastalıklar, durma ve yeniden başlamalar...

derken cisme gelen sinyal ve durma anı... "fuad".

en küçük sonsuzluktan, en büyük sonsuzluğa, yokluktan varlığa kainatı başlatır, "fuad"... orada artık ne son ne de ilk olmak tariflenemez. mutlak varlık yegane gerçektir...

kalb öncesi, kalb anı, kalb sonrası sorularını kendime sormaktayım...

kalbin kırıldığı an vardır ki, o hayat noktasında "fuad" 'dan kırılır. kalbin en mutlu olduğu an "fuad" dır.

"fuad" ile görür, duyar, dokunur, tadar, koklar, sever, gariplikleri sezer, hissederiz... ve "fuad" ile düşünürüz. yeteneklerimiz ve hatta hiç bir zaman keşfedemeyeceklerimiz "fuad"...

mantık kalbimizde şekillenir ve nasibimiz ölçüsünde acımasız ya da sevdi dolu olabilir.

bu müzikler, insan ve insan dışında bilinene, bilinmeyen ve hiç bir zaman bilinemeyecek olan ya da ileride keşfedilecek canlı, cansız her nesnenin özündeki eksiklikleri tamamlamada karşılıksız hizmetkar olan "fuad" özlemi ile insanlık hayaline armağandır."

erkan oğur

imaj her bi şeydir

Filmlerde,


adamlar öfkeyle birbirlerine dalar, ağız burun bırakmayıp kan revan içinde kalır sonra da hiç bir şey olmamış gibi can ciğer kuzu sarması olur ya, bu sahneleri severim.

Büyücüleri, cadıları, ejderhaları, sahte peygamberleri, garip ayinleri, şövalyeleri, kovboyları, mafya babalarını, Barney Stinson'ı severim.

Gerçek hayatta sevmeyeceğimden emin olduğum bu şeylerin hepsini, daha doğrusu hepsinin imgesini severim.

Ne fena değil mi?

Saturday, September 10, 2011

O brave new world, That has such people in't!

Yavaşça konuşarak, "Hiç, içinde dışarı çıkmak için bir şans verilmesini bekleyen bir şey varmış gibi hissettin mi kendini?" diye sordu, "Kullanmadığın ek bir güç gibi, hani türbinlerden geçmek yerine şelaleden çağlayan su misali?"

.............

"Yine de," diyen Vahşi, ısrarını sürdürdü, "tek başınayken Tanrı'ya inanmak doğaldır-yalnız başına, gecenin bir yarısında, ölümü düşünerek..."

"Fakat şimdilerde insanlar hiç yalnız kalmıyorlar" dedi Mustafa Mond. "İnsanların yalnızlıktan nefret etmelerini sağlıyoruz ve yaşamlarını hiç yalnız kalmayacak şekilde düzenliyoruz."

..............


"Ama ben yan etkileri severim."

"Biz sevmeyiz," dedi Denetçi. "Biz her şeyi keyifli yapmayı yeğleriz."

"Ben keyif aramıyorum. Tanrı'yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum."

"Aslında." dedi Mustafa Mond, "Siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz."

"Öyle olsun," dedi Vahşi meydan okurcasına, "mutsuz olma hakkını istiyorum."

"Eklemek gerekirse, ihtiyarlama, çirkinleşme ve iktidarsız kalma hakkını da istiyorsunuz; frengi ve kansere yakalanma haklarını, açlıktan nefesi kokma hakkını, sefil olma hakkını, sürekli yarın ne olacak korkusu içinde yaşama hakkın, tiyoya yakalanma hakkını ve her türden ağza alınmaz acıyla işkence çekerek yaşama hakkını da istiyorsunuz."



Bu akşam kitabı bitirince Aldous Huxley amcaya telefon etme isteği duydum, kulakları çınladı Holden'ın. Fekat bizler tahtalı köye telefon edemiyoruz şimdilik. Neyse ki Huxley amca da gitti oralara da bugünleri görmedi, telefon etmeyelim ne çıkar. Ama yaşasaydı telefon etmek yerine mail yazardım belki, acaba feysbuk hesabı olur muydu? Aslı pur bunu beğendi derdim mesela.
O diil de Mustafa Kemal yaşasaydı Akpartiye oy verir miydi? ya Mustafa Mond? O da diil de Aldous Huxley@tahtalikoy. İyi ki de bugünleri göremedi dedim diye içinde yaşadığım zamanı sevmiyormuşum gibi olmasın, seviyorum çok fena.

1984 vs Brave New World


edit: Huxley iyi ki görmemiş bugünleri dedim ama 'cesur yeni dünya' amcanın distopyası değilmiş sadece ütopyasıymış da biraz, ne işler dönmüş yav..

Monday, September 05, 2011

evden işe işten eve ülkesi

Güney İngiltere’de Portsmouth-Waterloo demiryolu hattında bir köydür. Evden işe-işten eve yaşayan birinin özlediği herşey bu köyde bulunabilir. Köy, İngiliz bilgin Merlin’in uzak torunlarından biri tarafından, özellikle pazartesi sabahları böyle yaşamaktan bıkmış olanlar için kurulmuştur. Gözleri çökmüş, ince çizgili takım elbiseli insanlar trenin ikinci ya da birinci sınıf vagonlarının pencerelerinden bakıp dururlar. Birden manzara açılır, şaşırtıcı bir hal alır. Tren, ağır çekimdeymiş gibi, sarsıntıyla değil de sessizce durur. Kapılar sessizce açılır ve havayı üçüncü sınıf romantik pazar ikindisi filmlerini hatırlatan yumuşak bir müzik doldurur. Evden-işe yaşayanların her biri, trenden çıktığında gizli arzusunu bulacaktır. Bu arzu yumuşak geniş dalgalı, beyaz kumlu bir plaj olabilir. Şömine önünde rahat bir koltuk, bir bardak iyi viski, kocaman sarı bir köpek ve sayfaları tükenmeyen yeni bir Agatha Christie romanı da olabilir. Dünya Kupası Finali’nde en iyi yer de olabilir tabii.



Elspeth Ann Macey, “Awayday”, Absent Friends and Other Stories, Londra, 1995 ( Aktaran: Alberto Manguel, Gianni Guadalupi, Hayali Yerler Sözlüğü)



Absent Friends : http://fizy.com/tr#s/1lvgmd



Absent Minded Friends: http://fizy.com/tr#s/154n19

Friday, September 02, 2011

yumurta

Alvy Singer: Adamın biri , bir doktora gider ve "Doktor, kardeşim fıttırdı. Kendini tavuk sanıyor." der.
Doktor da:"Getirseydiniz ya, tedavi ederdim." der.
Adam da şöyle der:"Evet ama doktor, yumurtaları çok işime yarıyor."
Galiba ben de insan ilişkilerinde|aynı şeyi hissediyorum.
Akıldışı, mantıksız, hatta saçma olduklarını bilseniz de...sürdürmeye çalışıyorsunuz.
Çünkü hepimizin yumurtalara ihtiyacı var.

Annie Hall

Thursday, September 01, 2011

benim ailem ve bayram şekerleri


Bayramda kuzenimin çocukları misafirim oldu. Günün sonunda teşrif ettikleri için bende tükenen enerjiden ötürü onları hareketli oyunlarla değil de sakin sakin oyalamam gerekti. Kütüphaneden 'Benim Ailem' kitabını çıkardım, onlarla beraber resimlerine bakıp biraz da anlatılanı özet geçtim sayfalar boyunca. Kitap dünya çocuklarının ailelerini ve bu arada kültürlerini anlattıkları bir kitap, her sayfada çocukların aileleriyle çekilmiş bir fotoğraf var. Çocuklar sayfalarda gezinirken Birmanya'lıların boyunlarındaki halkalara, İran'lı çocukların çarşaflarına (İstanbul'da yaşamalarına rağmen), Afgan ailenin kalabalıklığına, Tanzanya'lı babannenin saçsız başına, Etiyopya'lıların karalığına şaşırdılar. Brezilya'lı babanın mayosunu gördüklerinde ise suratlarına pis bir gülüş kondu, geçti.

Bu kitap faslının sonunda biraz içeri geçip geri geldiğimde kapıdan oynadıkları oyunu duydum, biraz daha parlak olan 7 yaşındaki d, elindeki oyuncak fotoğraf makinesini 10 yaşındaki D 'ye gösterip "ben şimdi dünyayı geziyomuşum" diyordu. Sevindim vallahi, kısa günün kârı dedim.

bir çiçeğin bedenine yürümek


“Yeni doğmuş bir çocuğun dişleri yoktur.” – ” Bir kazın dişleri yoktur.” – ” Bir gülün dişleri yoktur.” – Bu sonuncusu herhalde- diyebilir insan- açıkça doğrudur ! Hatta o bir kazın hiç dişi olmamasından daha kesindir. – Ve yine de hiç böyle açık değildir. Zira bir gülün dişleri nerede olmalıydı? Kazın çenesinde hiç yok. Ve şüphesiz ne de kanatlarında var; ama hiç kimse, o söylediğinde onun hiç dişi olmadığını kastetmez. Birisi neden şöyle demesin: Bu inek yemini çiğniyor ve sonra onunla bu gülü gübreliyor, öyleyse bu gülün bir hayvanın ağzında dişleri var. Bu saçma olmaz çünkü insan bir gülde dişlerin nerede aranacağına ilişkin peşinen bir kavrayışa sahip değil.”

Felsefi soruşturmalar, Ludwig Wittgenstein

“Korkma, sadece toprağa gideceksin. Sonra toprak olacaksın. Sonra sularla birlikte bir çiçeğin bedenine yürüyeceksin. Oradan özüne ulaşacaksın. Çiçeğin özüne bir arı konacak. Belki… belki o arı ben olacağım.”

Eşkıya



Saturday, August 06, 2011

BERİL

parkta bir bankın ucunda yalnız başıma oturuyorum, elimde yeni başladığım kitabım, karşımdaki oyuncu kediyi izliyorum. birazdan kedi ilgimi fark ediyor herhalde, gelip bankın diğer ucuna uzanıyor. parmağımı uzatıyorum, biraz oyun oynuyor. kedilerle iletişimin böyle kolay, böyle kendiliğinden olmasını seviyorum. bir insanla böyle bir iletişim kurulamaz, kurulsa nasıl olurdu ki diye düşünmeye kalmadan iyi insan fikrin üstüne geliyor, bankın ucuna oturup kediyi yerinden ediyor, bir yandan da "rahatsız etmedim di mi" diye müsade istemeyi ihmal etmiyor.
"ona sorun" diyorum kediyi işaret edip, kadın duymuyor, içimden söylemişim bunu. kitabıma dönüyorum, kadına parmağımı uzatsam oynamaz herhalde diye düşünüp kendi kendime gülüyorum.
"ne güzel esiyor" diyor.
"hıhıym" diyip kitabıma dönüyorum, sanırım kedi daha ilgi çekici bir arkadaştı.
"evlerde durulmuyor" diyor.
"hıhım" diyip bir cümle daha okuyorum.
"evler çok sıcak" diyor.
" öyle" diyorum. sonra bana orada oturup oturmadığımı filan soruyor, konuşasım yok hiç,
"iyi akşamlar" diyip ayrılırken, "al sana kolay, kendiliğinden iletişim niye kaçıyorsun" diye söyleniyorum kendi kendime . eve gelip şu yazıyı yazarken birden fark ediyorum niye kaçtığımı.



Thursday, August 04, 2011

yavaşlamak için

Ellerin aklıyla iş yapmak gibisi yoktur. Akıl, eller olmadan kendi kendini kullanarak çalışırsa bir döngüye girer ve gereğinden fazla hızlanabilir. Sesi kullanan konuşma bile gereğinden hızlı gidebilir. Aklın biçimini çamura kazıyan ya da sözcükleri kaleme alan eller, şeylerin kapısında düşünceyi yavaşlatır, onu tesadüflere ve zamana tabi kılar. "Arılık kötülüğün sınırındadır" derler.

Hep Yuvaya Dönmek- Ursula K. Le Guin

sözlük

A çok spiritüel bir insandır, bunu bilir bunu söylerim.



B nin parmaklarının biçimi beni düşündürüyor, işi gücü bıraktım bugünlerde bunu düşünüyorum işte.



C annem diye demiyorum tanıdığım en kıyak insandır. kıyak ve naif. neşesi yerindeyse kesinlikle bulaşıcıdır o neşe, spontandır, temiz kalplidir, güzeldir.



D dedem ben 10 yaşındayken vefat etti, şimdi bunu yazarken birden gözlerim doldu, devam edemiyciim.



E canımın içidir, yaptığı küçücük şeyler bile neşe sebebidir. annesini de severim zaten :)



F hayatımda f. noksanlığı var.



G çok eski çok kıymetli bir arkadaştır. çok yapmacıksız çok doğaldır. doğallığının patavatsızlığa vardığı zamanlarda çok güldürür bendeniz ketumu. ağzından çıkanla kulağının duyduğunun bir olmadığını sanıyorum.



H nin hatırası var.



İ aslında e. bazı kodlarımı bilir.



J sevdiğim bir filmde oynayan esas kadın, onun üstüne J tanımam.



K bir oturuşta 5000 hint filmi seyredebilen bir vyakadır. onunla sohbet etmek benim için genellikle konforlu ve bazen de sürprizlidir. bir şey anlatırım mesela ve o bu anlattığım şeyle ne yapmak istediğimi sorar bir anda, içimden vay canına diyip dışımdan derdimi dile getiririm o zaman.



L hem prensipli hem coşkuludur, çok heyecanlandığında çok sevindiğinde ya da canı çok sıkıldığında deli deli bağırır, severim onun bu tepkilerini. müzik ve pasta yapmayı çok sever L, geçen haftasonu beraber 'pulp fiction' izlerken bir anda "dur bir turta yapıp geliyim" dedi ve bir yandan kanlı vahşetli filmi keyifle seyrederken bir yandan hamur yoğurdu. yoğurduğu hamurdan birbirinden lezzetli beş farklı çeşit poğaça kurabiye çıkardı, hayran kaldım.



Mübarektir.



N nin kocaman hayalleri vardır ve N tanıdığım en itidalli kişilerden biridir. beraber film yapacağız, şimdilik izlesek de olur beraber :)



O yokmuş hiç.



Ö şu hayatta beni en çok güldüren kişidir, kafası her daim güzeldir. çok merhametli ve çok cadalozdur. her görüşmemize irili ufaklı hediyelerle gelip bendenizi mahcup eden bir cömert, bir gönlü geniştir.



P sevdiğim birinin üç harfli nickinin ilk harfi.



R babamızdır ama göklerdeki değil.



S 'nin tasvirlerine hastayım, öyle güzel bir resim çizer ki onunla anlatımının içinde beraber dolaşırsınız sonra dolaşırken başınıza kırmızı bir küp düşer şaşar kalırsınız valla.


Ş yirmi altı senelik arkadaşımdır. başka bir şehre okumaya gittiği vakit kahkahalı ses kayıtlarını dinler neşelenirdim. E.nin annesidir.



T ağır karıdır :)



U gitmesek de görmesek de oradadır.



Ü köyün en son çitini bilmeyendir.



Ve bağlaçtır.



Yavrukuşum, sırdaşımdır, zekidir, eğlencelidir. ilişkimiz tutkuludur :)



Z Ö.ile aynı kişidir bence.

Monday, July 25, 2011

içten sesler korosu

insanlar sesler çıkarır. bazısı güzeldir seslerin, bazısı çirkin, bazısı zayıftır, bazısı hakim. insanlar sesler duyar, bazısını saklar, kimisini kuytularda, kimisini açıklarda.

bazen içimizden bize bizimle ilgili seslenen bir ses duyarız. ama başka bağın gülüdür, bir yabancıdır biraz biliriz. o zamanlarda dönüp o sese sormak lazım, sen kimin nesi, kimin sesisin, ne zaman duydum ben seni, nasıl sakladım diye. çünkü her ses hayır konuşmaz takdir edersiniz ki. ses var, ses var yani...


terapilerde yapmayı sevdiğim şeylerden biri de, sabote eden iç seslere kimlik sormaktır.


özürsüz

bazen kendimi özür diliyor buluyorum, tercihlerim yüzünden, sahip olduklarım ya da yapıp ettiklerim yüzünden.

başkasının tercih etmediği bir şeyi tercih ettiğimi söylersem bir çeşit kibirmiş gibi duracak diye binbir türlü eviriyorum dilimi, halbuki sadece başka türlüsünü seçiyorum.

başkasının sahip olmadığı bir nimet, başkasının yapamadığı belki de yapmadığı bir iş için bile zaman zaman özür diliyorum, onu dilimde değersizleştirerek. aman kibirli olmayayım diye, sahip olduğum şeyi, başardığım şeyi küçümsüyorum.

neyse ki fark ettikçe değişiyorum da, bakın şuracıkta söyleyeyim ki döngü de kırılsın hem, çok güzel değişirim. yolunda gitmeyen bir şey göreyim yeter ki, bana yeni bir iş, yeni bir gayret doğmuş demektir.

Saturday, April 16, 2011

fotoblog


bu kolilerin içi kaset dolu, dünyanın farklı yerlerinden geldiler, programlara yüklendi, izlendiler.






geldikleri yerlere geri dönmeden önce onları hasretle karşılayan bana bir vefa borcu olarak odamı ziyaret ettiler.






odam dediysem kendisi haftaya eski odam olacak, üst kata taşınıyoruz. ben de insan içine karışacağım. havadar bir odaydı kendisi, güzel güneş alırdı. şöyle güneşli günlerden bir fotoğrafımız yokmuş ne yazık ki..









karların yağdığı ve sonra eridiği günlerden bir fotoğraf bu da.







neyse çok iş konuştuk biraz da sevimli şeylerden bahsedelim, mesela elif ve ayşe bâlâ. Geçtiğimiz günlerde bir araya geldi bu sevimli ikili.




ve kameralarımıza çok eğlenceli pozlar verdiler ama ben size ayşe bâlâ'nın tatlı annesi yasemin'in elif'e yaptığı kuklayı göstereceğim, adı helga, yaseminciğim'in on parmağında on marifet.







paylaşmak istediğim bir fotoğraf daha var ama bu helga muhabbetine bağlayamadım :)

imkânsızın şarkısı, öyle çok sevdiğim bir kitap ki.. kelimeleri, cümleleri içercesine okudum...
perşembe akşamı da filmini seyretmek nasip oldu şükürler olsun :)

film çıkışında yanımdaki ellili yaşlardaki teyzeden şöyle bir şey duydum-japon gençlerin her fırsatta yakınlaşmaları teyzemi düşüncelere gark etmiş herhalde- "anam bu japonlar da az değilmiş ha" :)

Friday, April 08, 2011

çocuk sahibi olmak?

çocuk sahibi olmak diye bir tabir var ya, ürkütücü geliyor bana bu. bir çocuk dünyaya geliyor, onun dünyaya gelmesi için gerekli şartları hazırlamış bir anne baba oluyor, dünyaya geldikten sonra da sağlıkla hayatta kalabilmesi için şartlar hazırlamaya devam ediyor bu anne baba ve bu sayede çocuk "sahibi" olmuş oluyor, ürkütücü değil mi?

diyelim çocuk sahibi olmak tabirini kullanmadık da onun yerine mesela "anne-baba olmak" dedik, bu da bir halden bir oluştan çok bir kimlik bildiriyor, ilişkiye atıfta bulunan bir kimlik. mesela evlenmek bir eylem, evli olmak da öyle. iki tarafın da içinde bulunduğu ilişkisel bir eylem. evliyim yerine "kocayım" ya da "karıyım" demiyoruz (neyse ki) ama ebeveyn-çocuk ilişkisini anneyim ya da babayım ifadesiyle tarifleyebiliyoruz.

bunun dışında bir de çocuk yetiştirmek, büyütmek gibi tabirler de var. koca yetiştirmek, eğitmek, büyütmek gibi şeylerden bahsetmiyoruz mesela, yani en azından kadınlar ulu orta bahsetmiyorlar, kendi aralarında bahsettiklerine şahit oldum, evet :P ben bu yetiştirmek, büyütmek tabirlerini de sevmiyorum, bana yine çok iddialı geliyor.

sahip olmak, yetiştirmek filan iddialı sözler ve sanki sınır tanımazlık doğurabilen tabirlermiş gibi geliyor, halbuki sınırlar önemlidir. ama ebeveyn-çocuk ilişkisine ne denir, bunlar dışında ne diyoruz biz, gece gece takıldı aklıma, ama bir şey gelmiyor.. var mı aklınızda bir tabir?

Wednesday, March 16, 2011

başka biri oldurulmak

"selam, benim adım Frank, Çince Feng yi."

selam feng yi, sabah sabah hüzünlendirdin beni.

Tuesday, March 01, 2011

kral kim kızım?

bayan şöbiyet'e bir mektup:
esasen hayat hep zor ama kralsan daha zor tabii. lacan acaba kim daha deli der, kendini kral sanan bir deli mi, yoksa kendini ilişkilerin ona yüklediği anlamlardan bağımsız olarak kral zanneden bir "kral mı"? güzel soru değil mi? yani bir kralı kral yapan ona kral denilmesi, hani filmlerde bir afrika kabilesinin ortasına düşen beyaz adamın tanrı ilan edilmesi gibi. "havarilerini yaratamayan isa'nın yeri tımarhanedir, çarmıh değil" dediği gibi c.meriç'in. yani sevgili bayan şöbiyet, en iyisi hiç kral olmamak. evet, en iyisi hiç kral olmamak küçükken oyunlarda hep kral arthur olmuş biri olarak bunu bugün daha iyi anlıyorum. o yüzden de bir önceki yazıya yazdığın yorumda "Keşke onun yazıları harflerine birer birer ayrışıp ve sonra yeniden birleşip benim yeni ve muhteşem hayatım olsa" dediğini okuyunca hüzünlendim elimde olmadan, çünkü ballı lokma tatlım, senin hayatın bence mebzul miktarda muhteşem. istersen görmek için benim yazdığım gibi bir şubat ayı yazısı yaz, hatta sevgili okurlar siz de yazın, bakın göreceksiniz ne muhteşemmiş şubat, elinizdeki feneri neşeli anılara tutmanız gerekecek tabii bu esnada. ama siz, neşeli anılara fener tutmayı polyannacılık olarak görüp burun kıvıran insanlardansanız o zaman aslında epey tuzu kurusunuz demektir okurcuğum. biz yaşamak için buna mecburuz işte. of ne çileli bir hayatım var. şimdi işime dönüp biraz çizgi film izleyeyim :)

Monday, February 28, 2011

şubat

şubat ayı benim için bir nevi hayata dönüş ayı oldu, çünkü ocak ayındaki hayatıma ben hayatta hayat demem :) o kadar çok çalıştım ki ocak ayında, artık ay sonunda bir televizyon kanalımız bile olmuştu. gündüz ve hatta akşamları çalışırken, geceleri de rüyamda çizgi filmler gördüm, rüyalarımı önce hızla geri sarıp, sonra yavaşça ileri sardım ve en iyi nerden keseceğimi hesap ettim sonra uyanıp işe gittim ve çizgifilm izledim. sonra günler gelip geçti ve bir kanalımız da olduğuna ve artık şubat ayı da geldiğine göre, biraz dinlenebilirdim, mesela altıda işten çıkabilir, bir filme gidebilir, arkadaşlarımı görebilir, gidip yeğenimi sevebilir, kitap okuyabilirdim. tüm bu vakit eskiden de benimdi sadece bir aycık çok yoğun çalışma dönemiyle eksilince hayatımdan bir andan kıymete biniverdi. iyi de oldu. hepsini yaptım, filmlere gittim, kitaplar okudum, arkadaşlarımı gördüm, elif'i sevdim, kızıltoprak'tan kadıköyüne yürüyüş yaptım, yol boyunca cezerye hanımla sohbet ettim, hakkını vereyim, cezerye hanım aslı'nın hayata dönüş harekatında aktif bir rol oynadı ay boyunca.

sonra bir gün de hiç unutmam, yani ilerde de unutmam gibi geliyor, bülbülyuvasının ofisine gittim, o seanstayken kütüphaneden bir kitap seçtim, berjere oturdum ve seans boyunca onu okudum, iki ayrı odada da seans vardı o gün.

bülbülyuvasının ofisine gitmemden bir gün önce iskender beyle konuşmuş, ona çok mutsuz olduğumu söylemiştim, ama işte ben böyleyimdir, çok mutsuz olduğum andan itibaren yavaşça daha mutlu olurum, biraz anka gibi. ama bunu nazar değdirin diye söylemiyorum, bir maşallahı hakeder bu nimet bence.


bir kitap okuduğumda bazen o kitaptaki karakter gibi oluyor iç sesim. bu akşam black swan'ı izledik ve ben dönüşte eve çıkarken asansörde arkamda duran kadın acaba gerçekte de var mı, ben ona iyi geceler derken diye geçirdim içimden, eve girince ayna karşısına geçip kara kuğu oldum biraz sonra yine beğaz kuğu oldum, sonra mor kuğu. musicovery.com'u/ açtım, bir mor kuğu lütfen dedim, suzanne diye yanıtladı, dinledim bir suzanne.


bir kitap okuduğumda bazen o kitaptaki karakter gibi oluyor iç sesim diyordum, iç sesim biraz vatanabe gibidir belki şimdi. bundan pek hoşlandığım söylenemez aslında, bundan nasıl hoşlanmıyorum? sanki boğazıma bir sinek kaçmış da, sinek oradan çıksın diye öksürüyormuşum gibi hoşlanmıyorum.

yine de şimdi biraz vatanabe'ye dönecek ve şubat ayını norwegian wood ile kapatacağım.

M.S.Fogg, Vatanabe, Kafka Tamura birbirlerine benziyor,
güzel değil mi norveç odunu?