Thursday, January 28, 2010

salinger'ın ardından

"Ego ego ego. Bıktım usandım. Kendiminkinden de, başkalarınınkinden de. Bir yere varmak, farklı ve ayrıcalıklı bir şeyler yapmak, ilginç biri olmak isteyen herkesten bıktım usandım. İğrenç bir şey bu -iğrenç iğrenç. Kimin ne dediği umurumda bile değil."
"Sırf rekabetten korkmadığından emin misin? Bu işten fazla anlamam ama, iyi bir psikanalist -yani gerçekten yetenekli biri- senin bu sözlerini muhtemelen-"
"Rekabetten korktuğum filan yok. Tam tersine. Bunu göremiyor musun? Rekabet edeceğimden korkuyorum ben -beni asıl korkutan bu. Bu yüzden ayrıldım Tiyatro bölümünden. Ben herkesin değer yargılarını kabule korkunç bir şekilde koşullanmışım diye, alkışlardan ve insanların benim için deli divane olmasından hoşlanıyorum diye, bunun doğru olması gerekmez ki. Bundan utanıyorum. Bıktım usandım. Tam bir hiçkimse olacak cesaretim olmamasından usandım. Kendimden de, bir çeşit ses getirmek isteyen herkesten de usandım."

"sana bir tek şey söyleyeceğim franny. bildiğim tek şeyi. ve sakın bozulma. kötü birşey filan değil. ama eğer senin istediğin dini bir hayatsa, şunu hemen bilmelisin ki, bu evde sürüp giden o kahrolası dini eylemlerin her birini tek tek gözden kaçırıyorsun. birisi sana bir kase kutsanmış tavuk suyu çorba getirdiğinde, onu içecek sağduyudan bile yoksunsun sen- ki bu tımarhanede bessie'nin birine getirebileceği tek tavuksuyu da bu türdendir zaten. onun için, sadece söyle bana dostum, sadece söyle bana. yola düşüp bütün dünyayı dolaşsan, şu isa duanı sana doğru dürüst okumasını öğretecek bir üstat- bir guru, bir kutsal kişi- bulmak için, bunun ne yararı olacak sana? sen daha burnunun dibinde duran bir kase kutsanmış tavuksuyu çorbayı göremezken, basbayağı kutsal bir kişiyi gördüğünde onu nasıl tanıyabileceksin, ha? söyler misin?"


bir iki hafta önce durdum ve dedim ki, bu yaşına geldin aslı, hala mı franny. evet, hala franny idi ne yapalım. mezarı başında konuşsaydım salinger'ın derdim ki, nerdeyse otuzuma gelmişken hala franny.


I'm a loser baby, so why don't you kill me?

sizce ne kadar rasyonel?

akademiyi bırakıp köye yerleşen ve bahçesinde domates yetiştiren bilim adamı,
tüm ilmini ve sevenlerini bırakıp, zamanının çoğunu ne olduğu bilinmeyen bir adamla geçiren alim,
kürküyle ciğer satan kadı,
ben siftah yaptım, karşı dükkana bir gitseniz o arkadaşım henüz yapmadı diyen esnaf,
tüm servetini muhtaçlara bağışlayıp mütevazı bir hayat süren eski kodaman,
tüm servetini yakıp dövüş kulübü kuran kariyer adamı,
ferrasini satan bilge (satıp napıyordu parayı?)
tibet'te yedi yıl geçiren brad pitt :P
tacı tahtı koyup yollara, çöllere düşen sultan,
kariyerinin nerdeyse zirvesindeyken çocuk doğurup isi gucu birakan anne,
kariyerinin nerdeyse zirvesindeyken evlenip evimin adami olacağım diyen meşhur oyuncu,
çok daha iyi kazanabilecekken azına razı olup sanatını tercih eden sanatçı,
sadece mutsuzken üretebilen ve artık üretmeme pahasına mutluluğu seçen sanatçı,
mutluluğun esaret anlamına gelebileceği durumda mutsuzluk ve hürriyeti seçen kişi,
leyla ayağına gelmişken ona sen leyla değilsin diyen mecnun.

Saturday, January 23, 2010

hikayeler

hikayenin biri insan ve Allah ilişkisi hakkındadır, ibn tufeyl yazmıştır, hay bin yakzan'ın ıssız adadaki serencamını anlatır.

hikayenin diğeri insan ve öteki insan arasındaki ilişki hakkındadır, daniel defoe yazmıştır, ve robinson crusoe'un ıssız adada cuma'yla karşılaşmasını, efendi-köle ilişkisi üzerinden anlatır.

hikayenin bir diğeri de insanlar ve dharma initiative hakkındadır :P

insan ve Allah ilişkisi hikayesi bence çok ilginç ama bu ilişki izole bir ilişki değil, insanın diğer insanlarla olan ilişkileriyle çok bağlantılı. hikayelerimiz ne ilginç, iç içe geçmiş.


Thursday, January 21, 2010

yol

yolculuk gittikçe daha keyifli bir hâl almaya başladı.
fekat keyif de geçer, gider.
nefes alıp vermek gibi çünkü herşey.
tutarsan ölürsün.
halbuki hayat bak ne güzel.

şahsi yolculuk keyiflendirici tarifim:
bir müziği dinlerken içindeki tüm sesleri tanımaya çalışmak, kulak kesilmek gibi,
bir yemeğin içinde neler olduğunu tahmin etmeye çalışmak ve tatlara odaklanmak gibi,
yolu izlemek, karşıma neler çıkardığını görmek ve tahminler yürütmek.

Wednesday, January 20, 2010

olan biten

küçük bir çocuk gibi öğrenmeye çalışıyorum işte.

hayat

foucault'cuğum, mektubunda hayatı sanat eseri gibi yaşamanın güzelliğinden bahsetmişsin. güzel olmasına güzel de, biraz kullanışsız geldi bana. kolaylıkla yapısökümüne uğrayabiliyor sonra hayat ve söküp söküp yeniden örmek, sökülüp sökülüp yeniden örülmek yorucu olabiliyor.

ankacığım, biliyorum ki sen küllerinden yeniden doğabilirsin. ama en ölümsüz süper kahramanlar bile yorulabiliyor ve güçleri zayıflayabiliyor, abartma istersen. ve yüzlerine o yorgunluğa dair bir iz konuveriyor sonra. ister misin yüzünde yorgunluk izleri olsun?

ve semender
ve akrep.

Saturday, January 09, 2010

konser konsantrasyonu

bazenleri konser izlerken o anın içine giremediğim olur, gözümü kapasam müziği duyacağım, turnanın yuvasına duyduğu özlemi anlatan bir japon türküsüyle japonya'ya gidecek gökte bir turna olacağım ama gözüm açık olunca salon bir konser salonu, ben de bir seyirci olarak kalıyorum. ve sadece seyirciyken bazı konserlerde icra edilenle aramdaki mesafe çok açık olabiliyor, gayet güzel bir konser olmasına rağmen o sırada icra edilenle bir rabıta kuramamış olabiliyorum. dün akşam da tam böyle hissediyorken, japon davulcu amcanın bagetleri sırtına doğru götürdüğünü gördüm, hani bizde de mehteran büyük davullara vuracağı zaman kollarını şöyle arkaya doğru gerer ya, bu amca da o hareketin biraz daha sertini yapıyordu, sanki bir sırtına, bir davula vuruyor gibi görünüyordu. ve ben bu hareketle beraber konseri yaşamaya başladım.amcanın davula vurmasından daha canlı hissedebildiğim bir şey olacaktı sırtına vurması. hemencecik o hissi kendi sırtımda duyabilirdim, ama amca sırtına değil de davula vuruyordu, öyleyse bunu hissedeyim dedim. icra edilenle kuramadığım rabıtayı icracıyla kurmayı denedim ve o kocaman davulun önünde pata küte pata küte, davula vuran ben oldum, muhteşemdi :)

bundan sonra, konserlere götüreceğim bu tecrübeyi inşallah.

Monday, January 04, 2010

ikibindokuzu nasıl bilirdik?

mekân I.Nişantaşı, Asena'nın yeri.

mekân II. Maltepe, eski ofis.

mekân III. Cerrahpaşa, bir muhallebici.

mekân IV. Üsküdar, cadde.

mekân V. Karagümrük, ne eveti aslı ne eveti. evet, ülfet.

mekân VI. Kuzguncuk, Üsküdar filan, öfori.

mekân VII. Haseki, hayat vakfı, to return to innocence.

mekân VIII. bir tatil beldesi, balkon, uzak.

mekân IX. Üsküdar, bir teras katı, konuşmak bazen güzel.

mekân X.


güzel yıldın sen ikibindokuz.

Friday, December 04, 2009

bir günün sonunda

bugün zizek dinledim öğleden sonra, ideoloji ve sinema üzerine konuştu.
akşam da lacan semineri vardı bir yerde ama napıyım lacan'ı gidip yiyeyim kebabımı dedim ve o esnada kendimi şöyle bir cypher hissettim:

Wednesday, December 02, 2009

nefs ejderhası ya da kargası

"Nefs hayvanı"yla barışık Barak. Bunu saklamıyor. " Suya girdiğinde akıntının tersine kulaç atarsan yoktur kurtulma ihtimalin," diyor dervişlerine. Önce suyla tanışacaksın, bakacaksın ne yöne akıyor? Sonra kendini ona teslim edeceksin, ona güvendiğini anlayacak, sonra kulaçların seni geçmek istediğin kıyıya götürür. Nefs ejderhası da böyledir, gemine asılırsan azar, hakkından gelemezsin. Fazla zorlamaya gelmez. Gönlünü hoş tutacaksın, yavaş yavaş alıştıracaksın koşumlara. Koşumlarla barıştıracaksın onu, sonra istediğin yere sürersin. Teslim almak istiyorsan, teslim olmayı bilmen gerek. İkisi bir arada olmak zorunda."
ikiilebir/reha çamuroğlu

bir kere rüyamda bir karga gördüm, yerde duruyordu, elimdeki silahı ona doğrulttum, geldi dizime kondu ve bana dedi ki...

Saturday, November 28, 2009

nasıl bayramlar?

iyi bayramlar
hayırlı bayramlar
güzel bayramlar
mutlu bayramlar
huzurlu bayramlar
bayram gibi bayramlar
kanlı bayramlar :P
etli bayramlar
"çünkü bu can kurban sana ben koç kurbanı neylerem" uyanışlı bayramlar
önce kurban sonra azad olduğunuz
oh be dediğiniz derin bir nefes aldığınız
hem kurbiyetli hem hayatlı bayramlar
sevinçli bayramlar
sevgi dolu bayramlar sevdiklerinizle beraber
herşey O'nun.

not: güzel ve mutlu ile sıfatlayarak tebrik etme alışkanlığımın muhtemel kaynağını düşündüm bu esnada.

Friday, November 20, 2009

ayağıma değmeyen taş

yolun bir yerinde bir taş, bir kaya ya da bir ağaç olduğunu biliyorum diyelim, hiç önünden geçmesem de o taş oradadır. eğer yolum düşer de yanından geçersem çarpmamaya dikkat ederim o ağaca. hiç görmemiş dahi olsam, o ağacın bilgisine sahipsem birine yol tarif ederken ağacın ilersinde ya da gerisinde diyebilirim. zihinsel bir haritam vardır. bunun gibi gündemime hiç düşmemiş ve düşmesi ihtimali hiç de yok gibi duran meseleler de benim zihinsel haritamın içindedir, ayağıma değmeyen bir taş olarak oradadır, fiillerimi de fikirlerimi de belirler. bir ev yapacaksam olmaz orda koca bir ağaç var, kesilmez evi şuraya yapalım diyebilirim ve bunu gayet de sessiz diyebilirim. haritaya bakarım ve o mekânı direkt gözden çıkarırım, düşünmem gerekmez. bazı meseleler de bizim için böyledir, sessizce ordadırlar ve basbayağı ordadırlar.
sınırlar da böyledir, biz çok geniş bir mekanda hareket ediyor da olsak bir duvar vardır orda, gitmesek de görmesek de o duvar bizim duvarımızdır. duvar varsa ardı da vardır :)

diyor felsefeyi sever misiniz?

idealistleri hiç sevmiyorum. platon'a gıcığım var. kierkegaard'ı tanımam etmem ama onu da sevmiyorum. bir de felsefe okurken gülesim geliyor bazen.

Wednesday, November 11, 2009

komik horoz

kendimi şöyle karikatürize edebilirim:
bir çöplük ortasında öten ve etrafına da irili ufaklı piliçler toplayan horoza uzaktan bakan horoz, düşünce balonu vesilesiyle cool bir edayla şöyle diyor " başka çöplükler de var be yavru".
şimdi başka çöplükler de var bilgisiyle bu çöplükte ötmeyen cool horoz da bana kendi çöplüğünde öten cevval horoz kadar komik geldi.

şunu da getirdi aklıma:
http://yazlikblog.blogspot.com/2009/01/acaba-diyorum.html

Sunday, November 01, 2009

mutfak

aptal durumuna düşmek/rasyonalite foucaldien/naif

Sunday, October 25, 2009

Başka Yer

Zamanlardan bir zaman, ülkenin birinde, insanlardan uzak, bir dağ başında; kocaman, ihtişamlı bir şatonun küçük, sade bir odasında Sueño adında bir kız yaşarmış. Bu kızın tüm hayatı bu odada geçermiş ama tüm hayatı da bu odadan ibaret değilmiş elbette. Odası enfes bir manzaraya bakan Sueño, gün boyunca bu enfes manzarayı vegün içindeki değişimlerini izlermiş. Güneşin hareketleri, bulutların hareketleri, denizin renginin değişimi, rüzgarın sesi ve ağaçları sallandırışı, yağmurların düşüşü, tekrar güneşin açışı, karların yağışı hepsi ayrı bir coşku ve zevk verirmiş bu kıza. Ah bu odada, bu manzara karşısında ne kadar da mutluymuş. Bazı günler ise mutluluk sıcak elini üzerinden çeker, Sueño hüzünlenirmiş. Bu anlar daha çok, gözünün, annesinin bahçedeki mezarına takıldığı zamanlar olurmuş. Daha küçük bir çocukken vefat eden annesini, peder Mensajero ve bir kaç arkadaşı buraya defnettiğinden beri küçük kızın manzarası da zaman zaman hüzünle gölgelenmiş.

Yine böyle hüzünlendiği ve hatıralara daldığı bir anda, hızla vurulan kapının sesiyle irkilen Sueño karşısında dana evvel hiç görmediği yaşlı bir adam görmüş. Bu Sueño için çok garip bir anmış, şaşkınlığı tüm yüzünden okunuyormuş. Adamsa bu şaşkınlığa anlam veremeyip biraz da sinirli bir ses tonuyla " Görmüyor musun yağmurdan sırılsıklam olmuşum? İçeri almayacak mısın?" diye sormuş. O zaman Sueño'nun şaşkınlığı bir kat daha artmış işte, böyle güneşli bir havada bir insan nasıl yağmurdan sırılsıklam olsun ki... Anlam veremese de "Özür dilerim" diyip yabancıyı nazikçe içeri davet etmiş.Adama kurulanması için havlu vermiş ve oturması için bir yer göstermiş. Adamın konuşmaya başlamaya niyeti olmadığını görünce dayanamayıp sormuş " Bayım dışarıda yağmur yok, siz nasıl böyle ıslandınız?" , yabancı da yine sinirle " Neden bahsediyorsun dışarıda fırtına kopuyor" diye yanıt vermiş. Bu söylediği şey Sueño'ya o kadar komik gelmiş ki dayanamayıp gülmüş ve sonra adama dışarıdaki havayı göstermiş. " Bayım bakın dışarıda ne kadar güneşli bir hava var" , adam bunun üzerine Sueno'ya, kuzeyden geldiğini ve bu manzaranınsa güneyi gördüğünü anlatmış. Sueno için bir anlam ifade etmemiş tabii bu söylediği. "Sizin bu Kuzey dediğiniz bayım, denizin arkasında mı kalıyor?" diye sormuş. Bu defa şaşkınlık sırası adama geçmiş, bu kız çocuğu eğer benle kafa bulmuyorsa kuzeyi güneyi bilmiyor diye düşünmüş. Bunu anlamanın bir yolu olarak kızın kafasını biraz karıştırmayı görmüş. "Geçenlerde Batı tarafına yaptığım bir yolculuk esnasında senin gibi küçük bir kızla karşılaşmıştım" diye bir cümleye başlamış ama Sueno Batı tarafını da bilmiyor gibiymiş. Yine de bu adamın başka bir yerden gelmiş olabileceği fikri Sueño'nun aklına bir rüzgar gibi değip geçmiş. Bir çocukluk anısıyla gözleri buğulamış, annesinin "bak kızım görüp görebileceğin en güzel manzara bu" diyip dışarısını gösterdiği ana gitmiş bir anda. Nasıl en güzel manzara olabiliyor, öyleyse başka yerler de mi var sorusu garip bir şekilde aklına düşmüş. Düşer düşmez de bu düşündüğünün ne komik bir şey olduğunu anlamış. Elbette ki buradan başka bir yer yok diye kendi kendini onaylamış, peder Mensajero'nun da anlattıklarını hatırlayıp. Bu adam ne söylediğini bilmeyen bir ihtiyar herhalde demiş ve adamcağıza yiyecek içecek birşeyler ikram etmiş. Adam bu kızdaki tuhaflığı fark edip ikramlarına teşekkür etmiş ve fazla da oyalanmadan ordan ayrılmış.

Günler kovalamış günleri, Sueño unutmuş o gün aklına düşeni. Bir daha hiç sormamış acaba başka bir yer var mı sorusunu. Ama eskisi gibi de bakamamış artık manzaraya bir daha. Tarif edemediği bir farklılıkhissetmiş kendinde, "büyüyorum herhalde" demiş kendi kendine.

Uzun yıllar sonra, günün birinde, oturuyorken yine aynı odada, aynı pencere kenarında bir kuş pır pır etmiş kalbinde, daha evvel hissettiği, o rüzgar gibi değip geçen başka yer ihtimalini hatırladığında.

Saturday, September 26, 2009

neşv ü nemâ

binlerce şükür içinde tohum, çok münbit bir topraktan selam verdi havaya. güneş mmm leziz, hava, su, içinden neşet ettiği zemin ve besleyenleri tam olarak ona göre, onun için.

Monday, September 21, 2009

"hafıza ağları algılama, tutum ve davranışların temelidir. "
zamanın külleri filmi çağrışımlı.
şehrin aynaları çağrışımlı.
dedi ki hatıralar zamanla anlamlarını değiştirirler.
diğeri de dedi ki toplum ve değerler sistemi değiştikçe tarihi dönüp yeniden yazma ihtiyacı duyuyor insanlar.
öteki de dedi ki emdrla çalıştığımdan beri hatıralara duyduğum güven azaldı.
ne ilginç di mi?

Friday, September 04, 2009

sosyal inşa ve söylem

okurcuğum, bu kavramlarla biraz sık karşılaşabilirsin bundan sonra. hazırlıklı ol!

:)