Thursday, February 05, 2009

kaza geçireceği

dün sabah tv'de bir adam gördüm, tekerlekli sandalye gibi bişey vardı adamla beraber. aslında pek görmedim adamı, o sırada annemle konuşuyordum hararetli bir şekilde, adamın olduğu ekranda şöyle de bir altyazı gördüm :
mucize hayatlar
kaza geçireceği içine doğdu
ne yazdığını anlamak için konuşmayı kesip bir daha okudum, çünkü konuşma esnasında gözüme çarpan anlamıyla adamcağız, kaza geçireceği diye bir aracın içine doğmuştu, portakal sıkacağı gibi bişeyin içine doğmak gibi. altyazıyı ikinci okuyuşumda aslında ne dediğini görünce yuh dedim kendime.

doğal olanı korumak konusunda tavrım nasıldır?

oynadığımızı düşünsek, sahneye çıksak, bahçeye insek. biraz oynasak. çok doğal bir oyunculuk çıkarsak. oynamak şimdi bana oyunun birinden çıkıp diğerine girmek gibi geldi. doğallık denen şeyle alakası uçuşuyor havada. alaka bir tüyü oynuyor. hadi şimdi ağırlaşsın ve konsun yere, kurduğum bütün alakaların böyle uçuştuğunu görmek bana garip geliyor. tüy yerden bana bakıyor.

sosyallik kelimesini alıyorum raftan, belki biraz kullanırım burda bir yerlerde. eğitim kelimesini çıkarıyorum çekmeceden. ormanda maymunlar tarafından büyütülen tarzan fikrini kapatıyorum dolaba, hayvanlar alemini de. tam da kapatırken kapıyı itkisellik kelimesi fırlıyor dolaptan, elime alıp biraz inceliyorum.

yerden bana bakan pembe bir kuş tüyü var. tüyleri pembe olan bir kuş görmedim hiç. bu renk doğal olmayabilir, eğilip yerden alıyorum. şimdi elimde pembe bir tüy var, oyuncu bir tüy ve de şekilsiz bir hamur var, itkisel kelimesi gibi şekilsiz. hamuru yoğuruyorum ve tepesine bu pembe tüyü takıyorum. karşımdaki kelime değişti şimdi, evcilleşti sanki, küçük prensin evcili gibi ama o kadar evcil de değil, çünkü tepesinde pembe tüyü olan hiçbir hamur o kadar evcil olamaz. medeni kelimesine de biraz benziyor. hani vardır ya medeni ve bedevi mukayesesi. ne kadar az ilkelse o kadar medenidir, kültürü vardır, şekillenmiştir, aslından başkalaşmıştır, törpülenmiş, süslenmiştir. kafasında pembe tüyü olan bir hamura vereceğim isim medeni olunca, aklıma "medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar" dizesi geliyor. sonra birden bu canavar karpuzlaşıyor zihnimde, aman tanrım bir canavar yaratmışım yerine, aman tanrım bir karpuz yaratmışım diyorum, tüm bunlar medeni karpuz tiplemesinden geliyor, bir diziden çıkıp. medeni karpuz gibi absürd bir hamur bu hamur, oyuncu hamur. sonra köşelendirip kanun yapıyorum hamuru, medeni kanun olsun biraz da.

benim doğal olanı korumak konusundaki tavrım budur işte :)

üzüm yiyince bağını sormak konusunda tavrım nasıldır?

bu sabah güne nasıl uyandığımı söyleyeyim size, kafamı duvara çarpmak suretiyle uyandım. rüya görüyordum, rüyamda birşey fark ettim sonra da kafamı duvarlara vurma ihtiyacı hissettim sanırım. 27 senedir uyurum, ekseriyetle bir duvara dönerek olur bu, ama hiç böyle birşey başarmamıştım. neyse işte, güne böyle başlayınca sabah biraz sevimsiz oldum, geldim hemencecik görüşmelere girdim. üç görüşme yaptım.
şimdi soracak mıyım bu neşenin bağını?
biri vardı bağ sormazdı çünkü sorarsa büyü bozulur, doğallık kaçabilirdi. sanırım doğallık biz doğmadan evvel kaçmıştı. belki elde avuçta olanla yetinme çabasıdır bu bilmiyorum.

Monday, January 19, 2009

çöl ortası

diyelim ki ben ortasındayım, tam ortasındayım günün, tam ortasındayım çölün. diyelim uçsuz bucaksız bu çöl, tek görebildiğim kum tepecikleri, alabildiğine engin bir çöl diyelim. ve ben orada öylece duruyorum. anneciğim, babacığım, arkadaşlarım ve tüm sosyal bağla-ntıla-rım, işim, gücüm ve tüm sosyal zımbırtılarım, evim sevgili gölgem başımı sokacak ve içi dolu ıvırım ve zıvırım, tüm bunlarım artık başka bir yerde diyelim. ya da ben artık bunlardan başka bir yerdeyim . yalnız mıyım? nasılım? neler hissediyorum?

duyularım, algı kanallarım açılmış mı biraz? tüm herşey hakkında, olan biten herşey hakkında bu tabiat kadar çıplak mı acaba hislerim, düşüncelerim? oyalanmasız, dağılmadan dikkatim. bulut bile yok, böcek bile yok, rüzgâr yok. herşey duruyor. ve durunca herşey ne garip değil mi?

Saturday, January 17, 2009

emdr röportajı

ayşe arman'dan emdr röportajı

fotoblog

yılın en sıkıcı toplantısından kareler


kafamızı çarpmayalım istiyoruz! çarparsa da acımasın!
vanilyalı dondurmalı porsche istiyoruz!





işlerini planla!


mecliste kuruldu yine tambur ile neyler aman aman

mazi seyahat

bu hikaye paket yapan bir kadın hakkındadır.ben kadınla bir otobüs yolculuğu esnasında tanıştım.
mazi seyahatin hülyalı yolcularından biriydi. bir ara çay molası için aşağı indiğimizde, şirketten olan çayları yudumlarken sohbete başlamıştık, bana işinin inceliklerini anlatmıştı. bu hikaye incelikle paket yapan bir kadının yolculuğu hakkındadır. kahramanımız bu yola neden çıkmıştır? bu yola neden çıkılır ki, sıcacık ev bırakılıp şu soğuk kış gününde.. belki de biraz ısınmak için.. önümdeki, beyaz saçları başörtüsünden çıkmış tonton teyze sanki ısınmak için yolculuk ediyor gibi, yüzündeki tebessüm öyle diyor, anıların sıcağına gidiyor belki, şimdinin soğuğundan, yalnızlığından. bu yolcuların envai çeşit hikayesi olabilir, çevreme bakıp hikaye uydurma oyunu oynuyorum. yanımda oturan ve camdan dışarı donuk gözlerle bakan kadın belki geçmişinden bir şeye kırgındır, belki hesaplaşmaya gidiyordur. arkamda oturan ve tam ben uykuya dalacakken "hey gidi hey" diyerek konuşmaya başlayan şu davudi sesli adam, birşeyleri özlüyordur. paralelimde, elinde çakısıyla bir ahşabı sinirli sinirli oyan delikanlı herhalde öfkesine yolculuk ediyor, kimse onu öfkelendiren karşısına çıkmasa iyi olur.. belki de affeder.. kim bilir... uzun yollardan geliyor... çünkü bazen de sadece affetmek için yola çıkılır. arkada kusan kadın var ya belki kustuğu kinidir, afedersiniz biraz kötü kokuyor, sanki içerde çok beklemiş. neyse bu mola iyi oldu işte, hava alacağız. bu mola paketçi kadınla sohbet etmeye başladığımız mola.
meğer o da merak ediyormuş bu insanlar acaba niye yolcu diye. sonra anlatmaya başlıyor, geçmişe bir delil aramaya gidiyormuş. bir kırık gençlik hikayesi semtindeymiş aradığı delil.
bulunca ne yapacaksın diye sordum, "paketleyeceğim" dedi. zihni ancak paketleyince rahat bir nefes alabiliyormuş. her anı grubunu ayrı bir renk ve desenli kapla paketliyormuş. en sevdiği kabı yanına almış bu yolculuk için, çıkarıp gösterdi, hakkaten de çok güzeldi. inşallah aradığın delili bulursun dedim ve başladım kendi yolculuk hikayemi anlatmaya...
size de anlatacağım sandınız ha? pışşık :P o başka bir hikayenin konusu. bu hikaye incelikle paket yapan bir kadının delil arama yolculuğunun hikayesidir.

Friday, January 09, 2009

II. geleneksel inşirahlı aşure günleri



bugün, birincisini 2007 senesi muharrem'inde gerçekleştirdiğimiz inşirahlı aşure günümüzü artık gelenekselleştirdiğimizi ilan etmenin sevinçli gururunu yaşıyoruz. şak şak şak şak. bazılarınız alkışlarken, bazılarınızın da aşure zaten yeterince geleneksel bir tatlı dediğini duyar gibi oluyorum. duymamış oliyim :)

Thursday, January 08, 2009

acaba diyorum

aslında dikkatle bakıldığında bunun sağlam ve yaygın gerçek bir zenginlik olduğunu anlarsın; öyle ki benim anlatacak tek bir öyküm olsaydı, bütün gürültüyü bu öykünün etrafında koparırdım, ona tam değerini verebilmek için çabalardım, ama biriktirdiğim sınırsız anlatı malzemem olduğu için bunları telaşsızca ve umursamazca ele alabilirim; hatta bu işten biraz sıkıldığımı yansıtabilir, ikincil dereceden olaylarla lafı uzatıp anlamsız ayrıntılara girme lüksünü kendime tanıyabilirim.

bir kış gecesi eğer bir yolcu/ italo calvino

nehir roman

ey uhnem, uhnem'e başladım ve okurken pek çok geriye dönüşle karşılaştım. dünya nöbetine, aydınlanma değil merhamete, schrödinger'in kedisine vs.. ayşe bana sen bir roman yazsan nehir olur demişti. aaah aah, derdimi dağlara söylesem dağlar çatlar, kitaplara yazsam nehir olur. ben nehirleri severim. akışı severim. ama ben nehremem çünkü okumaktan başka bir de oynarım roman. ama yazamam öyle uzun. fekat sevmediğimden değil, beceremediğimden. entleri severim mesela. hadi sevgili okur alev alatlı için gidiyorsun da gerilere, ilmeğin gerilerine benim için de git ve hatırla sık sık atıflarda bulunduğum şu ent sözünü: "bizim lisanımızda bir şey söylemek çok uzun zaman alır, çünkü o kadar uzun zamanda söylemeye ve dinlemeye değmezse biz hiçbirşey söylemeyiz."
bu arada ey uhnem uhnem'i okurken ve referanslarla gerilere giderken aklıma saçma bir düşünce geldi ve kaç sayfa alatlı okumuşumdur diye düşününce 4000 sayfa olduğunu fark ettim, uhnemsiz :) bu biraz görmemişçe olabilirse de hoşuma gitti evet.

gitmek benim marlon ve brandom

gitmek benim marlon ve brandom'u seyrettim bugün. çok gerçekti. savaşı hissettim, savaşın ortasında bir sevgilinin varlığını hissettim, bundan dolayı duyulan sıkıntıyı. hakkaten iyi oynamış kadın oyuncu, ben de jüri olsam ben de verirdim ödülü. bir de helal olsun dedim ayça'ya, sonra döndüm de içime...

Wednesday, January 07, 2009

tatil güncesi

çok şaşırarak söylüyorum ki sevgili okur, çalışmayı özledim.

kaç gündür yorgan altında okuyarak ve film izleyerek, sıkıldığımda yorgan altından çıkıp biraz çay içip sohbet ederek vaktimi geçiriyorum. dinlenmeye doydum... uykuya doydum çok şükür.

ve bugün sanki kış uykusundan uyanmış bir ayıcık gibiyim, hava da bahara uyanmış havacık gibi sanki bugün.

kendimi sokaklara atacağım, aylin ve hacerle buluşacağım. capitol diyeceğim hacer'e, kadıköy anlayacak. capitol'deyken arayacağım, "sinema katındayım" diyecek, aylin'le beraber sinema katına çıkacağız hacer'in gönlü olsun da gelsin diye bekleyeceğiz, sonra hacer gelmeyince "yoksaa" diyeceğim, tekrar arayacağım ve hacer'in nautilus'un sinema katında beklediğini öğreneceğim.sonra hadi kalk git nautilus'a, çünkü hacer bugün niyetli, biz de niyetliye hürmetliyiz, iyi niyetliyiz. onların ikisini filme bırakacağım, bırakmadan evvel sinema danışmanım enes'i arayacağım çünkü bilmiyoruz ki transporter nasıl filmdir, enes diyeceğim transporter nasıl filmdir, fırsattan istifade aylin'le hacer'in rafine olmayan sinema zevkinden bahsedeceğim :P neyse ben sıkıldım nautilustan arkadaşlarla karşılaşma kısmını atlayıp ordan bir taksiye atlayıp vapura sonra nişantaşına, sanat terapisi yaşantı grubuna gideceğim. yaşayacağım tabii gitmişken.

sonra dönüş yolunda minibüste bir kavga çıkmasın mı, bir minibüste birbiriyle alakasız tam dört sarhoş (bildiğimiz kadarı ile) ve bir adet de manyak çıkınca bunların biri yanıma ikisi hemen arkama oturunca sarhoş kız, a.q diye ünleyen sarhoş oğlanı gözyaşartıcı spreyle tehdit edince korktum biraz, "sen nasıl konuşuyorsun bir bayanla" diyen diğer sarhoşa (sanırım minibüste ayık olan şoför ve ben varım tek, umuyorum şoför ayıktır :) ) cevaben ünleyen oğlan "ne bayanı ya şundaki çeneye baksana" (kadın hakkaten hiiç susmadan konuşabiliyor ve kelimeler de kayıyor bu esnada) diyince sırıtıyordum salak salak, komik de bişey oldu, spreyli sarhoş manyak kadın " çocuğa dedi ki oolum sen kafadan kontaksın, senin bir psikoloğa görünmen lazım" o esnada psikolog sırıtıyor yanında ve sırıttığı gözükmesin diye dışarı bakıyor havalarında, çünkü bu kız bütün minibüse öfkeli, herkese sataşıyor aman neme lazım.. sonra aklıma ç. geliyor, " ne var canım, ben hep bu saatte (22.00) dönüyorum eğitimden, hiç de bişey olmuyor" diyişim.. bazen de oluyormuş..

ve de bugün öğrendim ki, hacer filmden çıktıktan sonra mehmet'le buluşmak için sözleşmiş, kadıköy'de diye, mehmet de elbette ki hacer'i capitol'de beklemiş. sayın hacer k. sayın hacer k. capitol'de bekleniyorsunuz. aklıma şimdi duysal geldi bu kadar absürdlük üstüne.

not: sanatçı bu eserinde üslubunu zaman kaymaları üzerine kurmuş ve zamanın göreceliliğine atıfta bulunmuş olabilir, neden olmasın? ya da yazının kendini sokaklara atma kısmından sonrası bir gün sonra yazılmıştır, yazar kendini belki aceleyle sokaklara atınca yazıya ancak ertesi gün devam edebilmiştir, bu da mümkün evet.

Monday, December 15, 2008

Saturday, December 13, 2008

Thursday, October 16, 2008

film ekimi

film ekimi filmleri ekmeyi ve de filmlerde bize eşlik edecek arkadaşlar tarafından ekilmeyi anlatan bir tamlamadır.

ben bu sene katıldım film ekimine. salı günkü film için çarşamba günü üç kez ekildim, sonra dördüncü kişi ile sinema kapısındayken biletin üstüne bakıp " aa bu da mı" dedim.. niye mi öyle dedim? bir önceki seansta film başlayınca aslında yanlış filmde olduğumuzu fark etmiştim. bu fark edişle beraber biletin üstüne baktığımda gördüğüm tarih 14 ekim idi ve biz o esnada ekimin 15'inde idik. neyse artık bir kere gelmiştik, izleyecektik. izledik. vasat bir filmdi diyebilirim. bir sonraki film ise çok görmek istediğim bir filmdi, fragmanını izlerken, hakkında yapılan yorumları dinlerken görmeliyim muhakkak dediğim bir filmdi. nasip değilmiş... bundan iki sene evvel film festivalinde çok istediğim bir filme otobüste nasıl bilet bulduğumu anlatmıştım yine böyle bir blog üstünde, nasip kısmet dedim işte.. bu sayede ben de ekmiş oldum film ekimi filmlerini.

böyle talihsiz bir festival oldu diyeceğim ama pazartesi günkü harikulade wong kar wai filminin hakkını yemiş olurum, o filmin gününü şaşırmamışım çok şükür... gittim, seyrettim, etkilendim..
çok şiirseldi zamanın külleri..

Saturday, September 27, 2008

tatil sevinci

tatil denen şey ne güzel birşeymiş, ne tatlı, ne hoş birşey... sabaha kadar misafirlerimle sohbet ediyorum, öğlene kadar uyuyorum, akşama kadar yağmurlu sokaklarda uzun yürüyüşler yapıyorum, akşam da yüzümde ballı maskem, ayaklarımda naneli krem (yürüyüşler sahiden uzundu), filmler seyrediyorum.. pek memnunum hayatımdan...

rüyalarım da pek hoş.. bu sabah rüyamda bir film ekibi gördüm. rüya içinde rüya gibi film içinde filmdi. bu film ekibi bir mezarlıkta çekim yapıyor ve çekim esnasında beraber hareket eden üç arkadaş, yavaş yavaş başka taraflara yöneliyor. önce ışıkçıydı sanırım, o ayrılıyor, ilginç birşey görüp onun peşinden gidiyor. ardından kameraman, kamerasını gözüne yapıştırmış olduğu halde yürürken yanındaki arkadaşından ayrılıyor ama sanki kamerayla gördüğü yerin dışında başka bir yeri göremiyor gibi gözüküyor, arkadaşının yanından ayrıldığını fark etmiyor bile. sonra kalan diğeri de başka bir tarafa gidiyor.o da gittiği yerde başka bir ekip ile karşılaşıyor, o ekibin eksik parçasıymış meğer, hemen dahil oluyor. mezarlık başına bir adam geliyor, charlie chaplin kılıklı bu adamın boynunda numaralar yazıyor. bizim adam bu numarayı görüyor ve mezarlıktaki siyah, nostaljik ev telefonundan bu numarayı çeviriyor, telefonu da halası açıyor. filmin sonunda bu adam bir kadınla sohbet ediyor, kadın bilim kadınıymış, önlerinde bir sürü kitaplar var, konu da evrimsel psikoloji. kadın adama diyor ki "ancak çok özel olanlar türlerinin sürdüregeldiğinin dışında bir davranış sergileyerek bir şeye kavuşurlar." bu cümledeki davranışın rüyada çağrıştırdığı şey bir feragat, bir serdengeçicilik idi..
güzel rüyaydı, hoş rüyaydı...
hayırlara gitsin..

Friday, September 19, 2008

"ütopik olmasa da mistik inançların"

azize /aziyade/azade (burası bilinçüstü )

bilinç (burası bilinçyanı :P )

me/la/l. (burası da altı)

necati serdengeçti de bilinçüstünden gelenmiş meğer.
belki bir gün anlatırım size bu hikayeyi.

Friday, September 12, 2008

pötika

şimdi beklemeye başladım.
ben beklerken başbakan ile doğan şantajlaştı, yüzyılın yardım hareketi tartışıldı, hadronlar çarpıştırıldı, iran'da deprem oldu ve iş yerimdeki saatim durdu.
salı günü durmuş, çarşamba günü geldiğimde gördüm. aklıma çanakkale savaşında şehit olan bir tabur istanbul lisesi öğrencisinin şehadet dakikalarında duran okul saati geldi. saat hala öyle duruyor. benim saatim de öyle :)

butimar nekrofilik bir kuştur. biz burda kuşları severiz ama nekrofiliyi sevmeyiz.


güzel birşey anlatayım hadi size, haftasonu terapide hikaye kullanımı eğitimine gittim. pek güzel, pek keyifliydi... hani böyle sabit konularım vardır ya dönüp durup anlattığım, biri de anlatmaktır ya hani, şöyle bir hint sözü öğrendim, çok tanıdık geldi: "bir ağaç fırtınada yıkılırsa ne olduğunu sorma, hikayeyi kimin anlatacağını sor" hikaye bir de kimin dinleyeceğinden de etkiliyor sayın dinleyenler... şimdi size bir hikaye anlatacağım, ismi yanmış ağaç..

YANMIŞ AĞAÇ

Bir zamanlar, bir ormanda diğer ağaçlar gibi canlı ve yeşil durmayan bir ağaç vardı. Sanki üzerine yıldırım düşmüş ve büyümesi durmuş gibi bir hali vardı. Sanki biri gelip dallarını dibinden kesmişti. Ormandaki birçok ağaç, onun ölmüş olduğunu düşünüyordu; çünkü ömrü tükenmiş olsa da bazı ağaçlar ayakta kalabiliyordu. Fakat yanılıyorlardı. Çünkü bu ağaç içinin derinliklerinde bir yerde canlıydı. Sadece, nasıl diğer ağaçlar gibi büyüyüp, yaprakları olan güzel bir ağaç olunacağını bilmiyordu çünkü ona yıldırım çarpmış ve kötü bir biçimde yanmıştı. Bazen bir ağaç yandıktan sonra da büyümeye, yaşamaya, tıpkı diğer ağaçlar gibi olmaya azim gösterir. Ama bazen de yıldırımların ve fırtınaların şiddeti, ağaçların bir daha büyüyemeyeceklerine, yanmış, çirkin ve ölü görüntüleriyle, hep aynı kalmak zorunda olduklarına inanmalarına neden olur.

Bir gün bir kunduz tek başına gelip, ağacın ölü olduğunu düşünerek onu çiğnemeye başladı.
“Hey! Aah!” diye bağırdı ağaç.
Kunduz şaşırarak etrafına bakındı ve bağırdı: “Kim var orada? Benimle kim konuşuyor?”
“Benim!” dedi ağaç. “Canımı acıtıyorsun. Beni ısırmayı bırak!”
“Buna inanamıyorum!” dedi Kunduz. “Hiç de canlı görünmüyorsun. Bir çividen daha ölü görünüyorsun. Yanmış ve zavallı duruyorsun. Dalların kırık ve tek bir yaprağın bile yok. Ben oldukça sorumluluk sahibi bir Kunduzum ve canlı ağaçları asla yıkmam. Çünkü kendimi kötü hissederim. Senin ölü olduğunu sanmıştım!”

“Ben ölü filan değilim” dedi ağaç. “Hasta bile değilim.”
Kunduz ağaca şaşkın şaşkın baktı. “Madem ölü ve hasta da değilsin, neden bu kadar kötü görünüyorsun?”
Ağaç üzgün bir biçimde yanıtladı: “Nasıl büyüyeceğimi bilmiyorum. Nasıl yapraklarımın çıkacağını bilmiyorum. Tekrar nasıl canlı görüneceğimi bilmiyorum, çünkü yıldırım pek çok kez üzerime düştü ve nasıl büyüyeceğimi unutacak kadar hayatımda pek çok fırtına geçirdim.”

Ağaçlarla çok deneyimi olan Kunduz, yardım etmeye karar verdi ve öncelikle yanmış uçları temizlemesi gerektiğini anlattı. Dalların içinde ve dışında tüm ölü kısımlar yok olana ve yeni hayatın büyümeye başlamasına imkan oluncaya kadar tüm yanmış kısımları ısırıp attı. Ağaç, çok acı çekmemesine şaşırdı. Daha sonra Kunduz, ağaçlar için olan özel bir gübreyi ağacın gövdesine sürdü. Ağacın ihtiyacı olan gün ışığından ve sudan eksiksiz yararlandığına emindi. Çok kısa bir zaman içinde ağaç, nasıl büyüyüp gelişeceğini, nasıl güzel görüneceğini ve diğer ağaçlar gibi nasıl yeşil yapraklarla donanacağını BİLDİĞİNİ keşfetti. Ağaçtan yeni yapraklar filizlenmeye, ağaç büyümeye ve gelişmeye başlamıştı. Öyle ki, daha önce yıldırım düşmüş ve yanmış olduğuna dair geriye hiçbir iz kalmamıştı. Artık Kunduz ve ağaç çok iyi arkadaş olmuşlardı.

Çünkü Kunduz, ağacın güzel ve sağlıklı olmasına yardımcı olmuştu ve ağaç Kunduz için özel bir şey yapmaya karar verdi. Kunduzdan, dostluklarını simgeleyen bir şekil oymasını rica etti. Bu simge ağacın ön kısmına oyuldu. Böylece, oradan geçen herkes hayatınızın akışı içinde güvenilir bir arkadaşın ne kadar fark yaratabileceğinin farkına varacaktı.


bu hikaye terapötik hikayeler isimli bir siteden alıntılanmış.. terapötik di mi?