sonra sabah olup uyanınca gözleri kapalıyken gördüklerini anlatıyorlar birbirlerine.. yan yana uyuyorlar ama birbirlerinin rüya görüntüleri içine giremiyorlar. yani senin anlayacağın, gözlerini kapadıkları anda artık tamamiyle birbirlerinden ayrılar .. ve mesela biri, rüyasında yanında uyuyan kişiyi gördü diyelim, o da kendi rüyasında başka başka yerlerde olabiliyormuş.böylece bir gece içinde "kendilerinin" sayısız örneği sayısız rüyada dolaşıyormuş.ama sadece kendi gördüklerini hatırlayabiliyorlarmış.. tabii hatırlayabilirlerse.. bütün gece başka alemlerde dolaşıp ertesi gün yarım yamalak bir şeyler hatırlamak.. ne garip değil mi? daha da ilgincini söyleyeyim, tüm bu yaşadıklarına hiç şaşırmıyorlar.. çok normal bişeymiş gibi, her gün tekrar tekrar...
Thursday, August 16, 2012
rüya denen garip şey
sonra sabah olup uyanınca gözleri kapalıyken gördüklerini anlatıyorlar birbirlerine.. yan yana uyuyorlar ama birbirlerinin rüya görüntüleri içine giremiyorlar. yani senin anlayacağın, gözlerini kapadıkları anda artık tamamiyle birbirlerinden ayrılar .. ve mesela biri, rüyasında yanında uyuyan kişiyi gördü diyelim, o da kendi rüyasında başka başka yerlerde olabiliyormuş.böylece bir gece içinde "kendilerinin" sayısız örneği sayısız rüyada dolaşıyormuş.ama sadece kendi gördüklerini hatırlayabiliyorlarmış.. tabii hatırlayabilirlerse.. bütün gece başka alemlerde dolaşıp ertesi gün yarım yamalak bir şeyler hatırlamak.. ne garip değil mi? daha da ilgincini söyleyeyim, tüm bu yaşadıklarına hiç şaşırmıyorlar.. çok normal bişeymiş gibi, her gün tekrar tekrar...
Friday, August 10, 2012
haruki murakami okumayı neden seviyorum?
peyki wong kar wai izlemeyi neden seviyorum?çünkü herşey ne güzel uçuşuyor filmlerinde. bir insanın zihninin içi gibi, duygularının gelip geçişi gibi..
çünkü başka filmlerin çoğu hep çok rasyonel, hep zamanın bağı var. wong kar wai çok güzel kırıyor bağları; son kullanma tarihi gelen konservelerle, bir bulanık hafızanın içindeki gel-gitlerle.. hep bir boşluk bırakıyor.. yarım bir şeyler.. lacan'ın seanslarını konuyu kapamadan bitirmesi gibi. yarım kalan şey güdülemeye devam eder diye.. hatta belki de çocuk akranlarımın caillou'yu sevme sebebi gibi. ekranda tamamlanmamış çizgiler görmek iyi geliyor diye... en azından bana iyi geliyor :)
çünkü gerçek hayatta hiç birşey aslında tamamlanmıyor.. hep sürüyor, ama katmanlı ve iç içe..
işte wong kar wai filmleri tüm soyutluğuyla bana çok gerçekçi geliyor bu yüzden ve haruki murakami romanları da.. mesela bir kuyunun dibinden çıkılan 208 numaralı oda ile bir hayal bir hatıra olan 2046 numaralı oda..
bir yaz gecesi eğer bir yolcu
Monday, August 06, 2012
Tuesday, July 24, 2012
suluboya

john frieda'nın saç maskesi saçları yumuşacık yapıyor ve müthiş kokuyor, herkeslere tavsiye ederim.. üstelik bitmiş hali bile işe yarıyor.. nasıl mı? maske bitince kutusunu suluboya çalışmalarım için su kabı yaptım, fırçayı suya batırdıkça rayihası yayılıyor odaya, ben de mest ola ola resim yapıyorum.. hani derler ya yemek yapınca sevgi kattım diye, ben de güzel koku kattım resimlerimin içine :)
Sunday, July 22, 2012
çünkü ayrılık da sevdaya dahil
sonrasında dedem temsili olarak nevresimleriyle ama daha çok hikayeleri ve bendeki izleriyle hep yaşadı, hala da yaşıyor inanır mısınız, geçen sene 100. yaşını kutladık.
annanemin de 90.yaşını.. rahmetli dayımın da nice yaşlarını kutlarız, hepimizdeki hikayeleriyle çok yaşar daha..
ölenle ölünmüyor azizim, yaşanıyor ölenle..
ah latifeciğim
bir de latife kelimesi var benzer bir sevgi beslediğim, hem hoşluk, incelik, güzellik anlamına geliyor hem de espri. ne latif değil mi? bir de latifeler var, beş tane. letafet sevdiğim bir şey, evet.
Friday, July 13, 2012
Dayimin anisina
Wednesday, July 04, 2012
liliyar
Lili, Charles Walters'ın yönettiği, Leslie Caron, Mel Ferrer ve Jean-Pierre Aumont 'un başrollerini paylaştığı 1953 yapımı bir film. Sezai Karakoç 1954'te (babamın doğduğu yıl) yazmış Lili'nin şiirini.
ya da biraz daha büyüdüğümde, bir köşe başına gelip de bana, tamamiyle yabancı bir tercih sunulduğunda,
işte az evvel ,bu çok sevdiğim şiirin, 1953 yapımı olan filmini izledim, MUBI sağolsun. çok mesudum. Filmi izlerken küçük bir çan gibi olup, nasıl vurulursa vurulsun saf bir ses çıkaran Lili'yi tanıyor, filmin her karesini biliyor gibiydim..Her karesi öyle güzel sinmiş ki şiirin içine.. Hem filmi, hem de bir kere daha şiiri çok sevdim.. Filmdeki kukla oynatıcılığı, esas esas oğlanın Lili ile kuklalar aracılığıyla konuşması vs. de oyun terapisi yapan benim daha bir ilgimi çekti. Kukla karakterlerin seçimi, ortaya koyuluşu ve sonundaki dans kısmı filan sağlam da bir psikodrama altyapısına oturuyor bence.. Ayrıca 50'lerin sinemasını da seviyormuşum, hatırlamış oldum bunu..
Bu kadar anlattıktan sonra, içinize Lili filmini izleme isteği doğmuştur sanıyorum :)
Şuradan üye olup hem davetime icabet edip bana bedava film kazandırabilirsiniz, hem de bu üyelik ile Lili başta olmak üzere pek çok güzel film izleyebilirsiniz :)
İyi seyirler...
Monday, May 21, 2012
psikolojim geldi
namaz kılan bir toplumun psikolojiye ihtiyacı var mıdır?
1.
iyi-kötü hissetmenin ötesinde namaz kılmak, başına hep iyi şeyler geleceğini garantilemek anlamına da gelmez. namaz kılan biri de depremde göcük altında kalabilir, iflas edebilir, aldatılabilir, şiddet görebilir.. travmatize olabilir..
kosmos'un dediği gibi
"herkesin başına her şey aynı şekilde geliyor. iyiyle kötünün, cömertle cömert olmayanın başına gelen şey aynı, iyi adam nasılsa suç işleyen de öyle, yemin edenle yeminden korkan aynı birbiri gibi..."
namaz kılanla, kılmayan da (herhangi bir olumlu ya da olumsuz kategoriye de koymadan) diye ekleyebilirim ben de, bunlar üstüne...
Wednesday, May 16, 2012
kediler, beyaz tavşanlar, salyangozlar..
murakami'nin romanlarında bir kedinin peşinden gitmek diye bişiy var.. bir çeşit beyaz tavşan oluyor hikayelerinde kedi.. benim hikayemde de bana bir şeyler öğreten kediler vardı bir zaman.. şimdi ise salyangozlar var, canımın içi yağmur yağınca meydana çıkıyorlar.. neşeli neşeli bir şey düşünürken hop atacağın adımın hemen altında gözüne çarpıyorlar. neşeli adım ihtiyatlı adıma dönüşüyor..Thursday, May 10, 2012
iki yıl okul tatili
daha önce buralarda, ayağıma değmeyen taş yazısında anlattığım şeyden bahsediyorum yine :
yolun bir yerinde bir taş, bir kaya ya da bir ağaç olduğunu biliyorum diyelim, hiç önünden geçmesem de o taş oradadır. eğer yolum düşer de yanından geçersem çarpmamaya dikkat ederim o ağaca. hiç görmemiş dahi olsam, o ağacın bilgisine sahipsem birine yol tarif ederken ağacın ilersinde ya da gerisinde diyebilirim. zihinsel bir haritam vardır. bunun gibi gündemime hiç düşmemiş ve düşmesi ihtimali hiç de yok gibi duran meseleler de benim zihinsel haritamın içindedir, ayağıma değmeyen bir taş olarak oradadır, fiillerimi de fikirlerimi de belirler. bir ev yapacaksam olmaz orda koca bir ağaç var, kesilmez evi şuraya yapalım diyebilirim ve bunu gayet de sessiz diyebilirim. haritaya bakarım ve o mekânı direkt gözden çıkarırım, düşünmem gerekmez. bazı meseleler de bizim için böyledir, sessizce ordadırlar ve basbayağı ordadırlar.
sınırlar da böyledir, biz çok geniş bir mekanda hareket ediyor da olsak bir duvar vardır orda, gitmesek de görmesek de o duvar bizim duvarımızdır. duvar varsa ardı da vardır :)
Sunday, May 06, 2012
iki
değişim vardı, taptaze. dolma vardı, ben sarınca çelişkisiz, pek nefis.
Saturday, March 17, 2012
şöhret ne zor :P
Sunday, March 11, 2012
with a little help from my friends
Thursday, March 01, 2012
prenses ayı
http://fizy.com/#s/12dd72Thursday, February 09, 2012
dil ile barışmak
Friday, February 03, 2012
çocukluğum ve kulak ağrısı

geçtiğimiz günlerde grip oldum diye doktora gittim, bana otrivine sprey verdi. aa ne güzel nostalji, hey gidi otrivine derken..
Sunday, January 15, 2012
çekmecedeki kadınlar
Sunday, December 25, 2011
kış ortasında bahar postası
Telafi hamleme dün keşfettiğim Mısır'lı müzik grubunun çok kıyak şarkısını paylaşarak başlıyorum, kıymetini bilin, bu şarkıyı bulmam çok zor oldu.
Dinlediğiniz şarkı Massar Egbari 'den "E2ra el-khabar" isimli şarkı. Sözlerini de aktarabileyim istedim ama maalesef onca aramaya rağmen bulamadım, fekat yılmadım, Mısırlı arkadaşlara haber saldım, bakalım bakalım, ordan ümitliyim biraz, beklediğim cevap gelirse buraya ekleyebileceğim sözleri.. Yine de ne anlattığından biraz bahsedeyim size, memleketini terkedip başka ülkeye, çalışmaya giden gençlerin dramatik hikayesini anlatıyor ama esprili bir dille . "Muhtarın oğlu olmuş ne güzel haber, ama ülkeyi terketmiş, ne ala memleket, flaş haber flaş haber" gibi bir şeyler diyor, "bulaşık yıkamada doktora yapmaya gidiyor" diyor bir de. Keşke şarkının Mikrofon filmdeki kaydını bulabilseydim, o zaman bu şarkıyı söylerken ne güzel coşan Khaled Abol Naga'yı da görebilecektiniz. bu arada az evvel verdiğim isim ve link ile ikinci ve en süper telafi hamlemi yaptım fark ettiniz mi?
edit: Mısırlı arkadaşlardan cevap geldi, İkra el Khaber şarkısının sözleri şöyleymiş:
Thursday, November 17, 2011
doktor odası ve ideolojik mesafe
Dizimdeki kisti aldırmak için gittiğim doktorun odasında duvarda asılı bir tablo vardı, eğer adama işim düşmemiş olsaydı biraz bu resim üzerine konuşmak istedim o sırada ama bu adam birazdan dizime müdahele edecekti. Ben de bu yüzden onunla konuşmak yerine şimdi burdan dedikodusunu yapmayı daha uygun gördüm. Resimde bir devenin üstünde dört tane yarı çıplak cariye ve bu deveyi çeken sadullah efendi görünüyor, amcanın adının sadullah olduğunu resmin üstündeki "harem ağası sadullah efendi" yazısından anlıyoruz. Burası hastanede bir doktorun odası. Doktor denen tipin en başta güven vermesi gerekiyor, hastasının değerlerine inanışlarına en azından iş ortamında saygılı olması gerekiyor. Ama bu tablo hem cinsiyete hem de dini değerlere karşı çirkin bir ima içeriyor. uz. dr. harem ağası osman efendi ise hiç çekinmeden bu imayı duvarından hastasına aktarıyor.
Benzer başka örneklerim de var ama uzatmayayım, psikanalistlerin "doktor dediğin anonim olmalıdır" düsturunu da benimsiyor değilim. Yani doktor kendi kimliğine dair herhangi bir işareti kendi üzerinde ve odasında bulundurmamalı, kendi hayatına dair hiç bir bilgi vermemeli kuralı çok katı bir kural ve bence gerçekdışı aynı zamanda. Yani aslında herşey ideolojik bir mesaj olabilir okumasını bilene. Fekat yine de bir doktor, dekoru aracılığıyla hastalarının bazılarıyla arasına böyle bir mesafeyi koymayı neden tercih eder acaba?
Wednesday, November 16, 2011
yüz okuma kulübü
Insanlar agizlarinin buyuklugune gore uce ayrilir, minicik agizlilar, normel agizlilar ve koca agizlilar.
Minicik agizlilarin gozlerinin buyuklugune dikkat edin. Kocaman gozlu minicik agizlilar anlatacak cok hikayesi olup anlatmayanlardir ama hikayeler icerde durdukca curur. Oylece birakilmis baska hersey gibi hikayeler de curuyebilir.
Koca agizlilarin da gozlerinin buyuklugune dikkat edin. Eger gozleri de agizlari gibiyse ne ala, karsinizda cok hikayesi olan bir anlatici var demektir. Bir de su kucuk gozlu koca agizlilar var, en cok onlara dikkat edin, konusurlar mutemadiyen. Senin sorunun dostum o koca agzinin gozunden buyuk olmasi..
ben normel agizlilardanim tabii ki de.
ps: iç okuyucuları eleştirdiğim yazıyı böyle bir yazının takip etmiş olması ne manidâr değil mi?
Tuesday, October 25, 2011
iç okuma kulübü

Monday, October 17, 2011
dünya yansa içinde yorganı yok

Saturday, October 15, 2011
uyuryazar
uyku kardeşim
Sunday, October 02, 2011
haftadışı
Pazarin son saatleri hic bu kadar huzunlu olmamisti...
Thursday, September 29, 2011
bu hafta
Beyoglu'nu sevdim bu hafta, Alman konsoloslugunun Beyoglu'nda olmasina ragmen hem de. Bu kismi anlatmayayim, yazinin esenligi filan.. Ama konsolosluktan cikinca sikkin, yorgun, dedim biraz gezineyim kendime geleyim, arayip tez icin yapacagim gorusmeyi iptal ettim. Evvela aga camiine gittim, bir misirli teyzeyle, bir de iranli aileyle tanistim. Ciktim ordan, sabahtan beri kosturuyordum, ama anlatmayacagim dedigim gibi yazinin selameti... Neyse kosturmusum, acikmisim, yemek yiyeyim en iyisi dedim, yolda "suc ve ceza" film festivali programini gordum, biraz durdum, girsem diye dusundum, vazgectim, aklimdaki yer baskaydi. Arter'in onunden gecerken dur bi karnimi doyurayim, ac ac sergi dolanmayayim dedim, biraz ilerde salad station'a girdim, 104 numarali asian salatadan soyledim, tatli eksiyi seviyorum cok. Oh karnim doydu, keyfim biraz daha yerine geldi, sabahki hezimetin izleri silindi, anlatmayacagim dedim ya, yazinin esenligi (yazarken derin bir nefes aldim bu arada) neyse sonra gectim arter'e kutlug ataman sergisine, danismadan serginin ucretsiz gezilebildigini, sergideki eserlerden bazilarinin dvdsinin ve sergi kitabinin satildigini ogrendim. En cok aya seyahat filmini gormek istiyordum, aklimda o oldugu halde sergiyi gezdim ve sonunda aya seyahatin gosterildigi odaya vardim. Aya seyahat icin ayri bir yazi yazmayi planliyorum, cikista aldigim dvdsini bir kere daha izleyeyim evvela. Ama herkeslere tavsiye ederim, 16 kasima kadar suren bu sergideki aya seyahat filmini gelin gorun.
Filmden ciktim ve tunele dogru yururken belgesel film festivali afisini gordum, gozume gezilebilecek baska sergiler de carpti. Dedim bir insan bu sergileri, etkinlikleri takip ederek baska mesgalesiz nesiz pekala yasayabilir . Hayallerimden biri bu zaten, yaklasin kulaginiza soyleyeyim; soyle cok uzun bir zaman degil 2-3 ay galata'da bir evim olsun, rahatca gezip harcayabilecegim param, bir de en muhimi tumuyle kendi tasarrufumda olan bir zaman, biraz takilayim oyle. Leyla'ya soyledim bu hayali "anaaa ergen" dedi, sonra "napacaksin calismadan insan calismamayi yaslaninca ister" dedi , henuz is hayatina atilmamis oldugundan boyle sozler soyledi iste, ben de hevesini kacirmadim cocugun, demedim insan calismamayi calismaya ilk basladigi gunden itibaren ister diye. Velhasil bu hayalimi bi turlu yasima yakistiramadi ama ben bana yakistiriyorum en cok da bu yasima.
Neyse yazimiz bu hafta neler gordum yazisi idi, bu hafta 'bir zamanlar anadolu'da' fimini de gordum. Boyle sanat sepet seylerden bahsettim ama bakin bu benim seyrettigim ilk NBC filmi, entel dantel muhabbetler yaptigima bakmayin yani. Dantel muhabbetleri daha cok seviyorum. Film diyordum,guzeldi, diyaloglar ve oyunculuk cok sahiciydi ve tabii yine (-ilk filmi bu seyrettigin asli, ne yinesi?
- tamam be, trailer filan da mi izlemedik) gorselligi guclu idi. Diger filmlerinde olmayan bi mizah da vardi. Diger filmlerinde mizah olmadigini da biliyorum, boyle iste.
Bu arada sarjim bitmek uzere, bunu size tilifonumdan yaziyorum. Cunku kac gundur gezmekten ve baska ivir zivirdan (odamin seklini degistirdim, cogzel oldu) yazmaya firsat bulamadim ben de kendi kendime dedim ki, bir bucuk saat trafiginde mi yok asli, yazsana, su anda bulgurlu'dan baslayan kopru trafiginden yaziyorum, idealtepeden beri yol boyunca yazmisim. Sarjim bitmeden anlatmak istedigim bir beyoglu sanat etkinligi daha var, terminalde istanbulimpronun ve psikoloji istanbul'un ortak calismasiyla sahnelenen 'bir zamanlar' oyunu. tolga'nin hayal gucunu ve persona kartlarini kattigi bu oyun dun ilk defa sahne aldi. Iki haftada bir carsambalari da oynanmaya devam edecek, gidin gorun, katilin derim. Ben tekrar tekrar gitmek istiyorum. "Ayni oyuna niye tekrar tekrar?" dediginizi duyar gibiyim :P efenim bu oyun spontan tiyatro ile sanat terapisi harmani bir oyun. Seyircilerin oyuna katilimiyla her seferinde o anda uretiliyor, dun aksam izlerken oyuncularin dehasina duydugum hayranlik da tam da oyunun bu ozelliginden geliyor. Oyuncular oracikta ne hikayeler yazdilar, oynadilar, muhtesemdi! Hele bir ara erkek oyuncunun anneyi oynadigi sahne vardi ki karsimdaki sakalli biyikli adamin erkek oldugunu unuttum diyebilirim. Neyse gidin gorun, gidelim gorelim, uretelim. Ne ala.
Millet parkina geldik anca.
Monday, September 26, 2011
Sunday, September 25, 2011
çok yerleri var dünyanın gidilmemiş
Sanırım bir çeşit mesleki deformansyon bu, herşeyi merak etmem, bana yabancı tüm hayatları. Makul sebeplerim de var ama. Az evvel yeniden fark ettim, karşı kaldırımda yürüyen eski danışanımı görünce. 4 sene önce geliyordu seanslara, anlattıkları ilginç geliyordu hep , bu ilginçliklerle kodlamışım zihnime. Anlattıkları ilginç gelsin tabii insanların, ilgim uyanık olur. Ama yabancı da gelmesin istiyorum sanırım, bu bana bir çeşit mesleki toyluk gibi geliyor. Tabii yabancılık ve yakınlık ortak tecrübe ile değil de duygudaşlıkla alakalı biraz. Fekat ne var ki ben de böyle öğreniyorum işte, minyatür tecrübelerle, ya da yakınlarımın tecrübelerine yakından şehadetle. Tabii şunu da hatırlatıyorum kendime, her tecrübe kendince, her tecrübe özgün. Yani ben bunu biliyorum duygusu da bir çeşit körlük yaratıyor. Aklıma “ i’ve seen it all” şarkısını söyleyen selma’nın körlüğü geliyor, mırıldanarak yürümeye devam ediyorum.
Tuesday, September 20, 2011
psikoloji ifriti
Ne olursa olsun, Aziz Gregorius kahramanca edimini gözümüzün önünde gerçekleştirir, her zaman zırhlıdır ve hiçbir yeri görünmez: Psikoloji eylem adamlarına göre olmasa gerek. Aslında, bütün psikolojik ağırlık öfkeli kıvranmalarıyla ejderhanın üzerindedir: Düşmanda, yenilende, canavarda kahramanın aklından bile geçiremeyeceği (ya da sergilemekten kaçındığı) dokunaklı bir hal vardır. Bunun bir adım ötesi, ejderhanın psikoloji olduğunu söylemektir: Hatta ruhtur ejderha, Aziz Gregorius’un yüzleştiği kendi içindeki karanlıktır, bir çok genç kızın ve delikanlının canına kıymış bir düşmandır, tiksindirici bir yabancılık nesnesi haline gelen bir iç düşmandır. Bu, dünyaya yansıyan bir gücün öyküsü müdür, yoksa içedönüklüğün güncesi mi? Kesişen Yazgılar Şatosu, Italo Calvino
Resim: Saint George and the Dragon, Paulo Uccello
“daha o zamanlar psikoloji ifriti ona musallat olmuştu. bu yüzden kendine ait her şeyi, üzerinde durduğu ve derinleştirdiği için çok ciddiye alıyor, etrafındakileri ise en zalim dikkatlerle delik deşik ediyordu.”
Ahmet Hamdi Tanpınar, Sahnenin Dışındakiler
Friday, September 16, 2011
fuad
sonra mucize gerçekleşti, kalbin oluşum süreci tamamlandı. emir geldi ve kalb atmaya başladı... o ilk darbe anı ve hareketin başladığı hayat noktası "fuad" ile sarsılır cisim... gücü vardır, sesi vardır.ritmi vardır...
kalb, hayata hevesle tüm gerçekliği ile başlar... hızlanmalar, yavaşlamalar, heyecanlar, korkular, aşklar, mutluluklar, keskin şoklar, gider bozuklukları, yetmezlikler, hastalıklar, durma ve yeniden başlamalar...
derken cisme gelen sinyal ve durma anı... "fuad".
en küçük sonsuzluktan, en büyük sonsuzluğa, yokluktan varlığa kainatı başlatır, "fuad"... orada artık ne son ne de ilk olmak tariflenemez. mutlak varlık yegane gerçektir...
kalb öncesi, kalb anı, kalb sonrası sorularını kendime sormaktayım...
kalbin kırıldığı an vardır ki, o hayat noktasında "fuad" 'dan kırılır. kalbin en mutlu olduğu an "fuad" dır.
"fuad" ile görür, duyar, dokunur, tadar, koklar, sever, gariplikleri sezer, hissederiz... ve "fuad" ile düşünürüz. yeteneklerimiz ve hatta hiç bir zaman keşfedemeyeceklerimiz "fuad"...
mantık kalbimizde şekillenir ve nasibimiz ölçüsünde acımasız ya da sevdi dolu olabilir.
bu müzikler, insan ve insan dışında bilinene, bilinmeyen ve hiç bir zaman bilinemeyecek olan ya da ileride keşfedilecek canlı, cansız her nesnenin özündeki eksiklikleri tamamlamada karşılıksız hizmetkar olan "fuad" özlemi ile insanlık hayaline armağandır."
imaj her bi şeydir
Saturday, September 10, 2011
O brave new world, That has such people in't!
.............
"Yine de," diyen Vahşi, ısrarını sürdürdü, "tek başınayken Tanrı'ya inanmak doğaldır-yalnız başına, gecenin bir yarısında, ölümü düşünerek..."
"Fakat şimdilerde insanlar hiç yalnız kalmıyorlar" dedi Mustafa Mond. "İnsanların yalnızlıktan nefret etmelerini sağlıyoruz ve yaşamlarını hiç yalnız kalmayacak şekilde düzenliyoruz."
..............
"Ama ben yan etkileri severim."
"Biz sevmeyiz," dedi Denetçi. "Biz her şeyi keyifli yapmayı yeğleriz."
"Ben keyif aramıyorum. Tanrı'yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum."
"Aslında." dedi Mustafa Mond, "Siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz."
"Öyle olsun," dedi Vahşi meydan okurcasına, "mutsuz olma hakkını istiyorum."
"Eklemek gerekirse, ihtiyarlama, çirkinleşme ve iktidarsız kalma hakkını da istiyorsunuz; frengi ve kansere yakalanma haklarını, açlıktan nefesi kokma hakkını, sefil olma hakkını, sürekli yarın ne olacak korkusu içinde yaşama hakkın, tiyoya yakalanma hakkını ve her türden ağza alınmaz acıyla işkence çekerek yaşama hakkını da istiyorsunuz."
Bu akşam kitabı bitirince Aldous Huxley amcaya telefon etme isteği duydum, kulakları çınladı Holden'ın. Fekat bizler tahtalı köye telefon edemiyoruz şimdilik. Neyse ki Huxley amca da gitti oralara da bugünleri görmedi, telefon etmeyelim ne çıkar. Ama yaşasaydı telefon etmek yerine mail yazardım belki, acaba feysbuk hesabı olur muydu? Aslı pur bunu beğendi derdim mesela.
O diil de Mustafa Kemal yaşasaydı Akpartiye oy verir miydi? ya Mustafa Mond? O da diil de Aldous Huxley@tahtalikoy. İyi ki de bugünleri göremedi dedim diye içinde yaşadığım zamanı sevmiyormuşum gibi olmasın, seviyorum çok fena.
1984 vs Brave New World
edit: Huxley iyi ki görmemiş bugünleri dedim ama 'cesur yeni dünya' amcanın distopyası değilmiş sadece ütopyasıymış da biraz, ne işler dönmüş yav..
Monday, September 05, 2011
evden işe işten eve ülkesi
Güney İngiltere’de Portsmouth-Waterloo demiryolu hattında bir köydür. Evden işe-işten eve yaşayan birinin özlediği herşey bu köyde bulunabilir. Köy, İngiliz bilgin Merlin’in uzak torunlarından biri tarafından, özellikle pazartesi sabahları böyle yaşamaktan bıkmış olanlar için kurulmuştur. Gözleri çökmüş, ince çizgili takım elbiseli insanlar trenin ikinci ya da birinci sınıf vagonlarının pencerelerinden bakıp dururlar. Birden manzara açılır, şaşırtıcı bir hal alır. Tren, ağır çekimdeymiş gibi, sarsıntıyla değil de sessizce durur. Kapılar sessizce açılır ve havayı üçüncü sınıf romantik pazar ikindisi filmlerini hatırlatan yumuşak bir müzik doldurur. Evden-işe yaşayanların her biri, trenden çıktığında gizli arzusunu bulacaktır. Bu arzu yumuşak geniş dalgalı, beyaz kumlu bir plaj olabilir. Şömine önünde rahat bir koltuk, bir bardak iyi viski, kocaman sarı bir köpek ve sayfaları tükenmeyen yeni bir Agatha Christie romanı da olabilir. Dünya Kupası Finali’nde en iyi yer de olabilir tabii.
Elspeth Ann Macey, “Awayday”, Absent Friends and Other Stories, Londra, 1995 ( Aktaran: Alberto Manguel, Gianni Guadalupi, Hayali Yerler Sözlüğü)
Absent Friends : http://fizy.com/tr#s/1lvgmd
Absent Minded Friends: http://fizy.com/tr#s/154n19
Friday, September 02, 2011
yumurta
Doktor da:"Getirseydiniz ya, tedavi ederdim." der.
Adam da şöyle der:"Evet ama doktor, yumurtaları çok işime yarıyor."
Galiba ben de insan ilişkilerinde|aynı şeyi hissediyorum.
Akıldışı, mantıksız, hatta saçma olduklarını bilseniz de...sürdürmeye çalışıyorsunuz.
Çünkü hepimizin yumurtalara ihtiyacı var.
Annie Hall
Thursday, September 01, 2011
benim ailem ve bayram şekerleri
Bu kitap faslının sonunda biraz içeri geçip geri geldiğimde kapıdan oynadıkları oyunu duydum, biraz daha parlak olan 7 yaşındaki d, elindeki oyuncak fotoğraf makinesini 10 yaşındaki D 'ye gösterip "ben şimdi dünyayı geziyomuşum" diyordu. Sevindim vallahi, kısa günün kârı dedim.
bir çiçeğin bedenine yürümek
“Yeni doğmuş bir çocuğun dişleri yoktur.” – ” Bir kazın dişleri yoktur.” – ” Bir gülün dişleri yoktur.” – Bu sonuncusu herhalde- diyebilir insan- açıkça doğrudur ! Hatta o bir kazın hiç dişi olmamasından daha kesindir. – Ve yine de hiç böyle açık değildir. Zira bir gülün dişleri nerede olmalıydı? Kazın çenesinde hiç yok. Ve şüphesiz ne de kanatlarında var; ama hiç kimse, o söylediğinde onun hiç dişi olmadığını kastetmez. Birisi neden şöyle demesin: Bu inek yemini çiğniyor ve sonra onunla bu gülü gübreliyor, öyleyse bu gülün bir hayvanın ağzında dişleri var. Bu saçma olmaz çünkü insan bir gülde dişlerin nerede aranacağına ilişkin peşinen bir kavrayışa sahip değil.”
Felsefi soruşturmalar, Ludwig Wittgenstein
“Korkma, sadece toprağa gideceksin. Sonra toprak olacaksın. Sonra sularla birlikte bir çiçeğin bedenine yürüyeceksin. Oradan özüne ulaşacaksın. Çiçeğin özüne bir arı konacak. Belki… belki o arı ben olacağım.”
Eşkıya
Saturday, August 06, 2011
BERİL
Thursday, August 04, 2011
yavaşlamak için
Hep Yuvaya Dönmek- Ursula K. Le Guin
sözlük
A çok spiritüel bir insandır, bunu bilir bunu söylerim.
B nin parmaklarının biçimi beni düşündürüyor, işi gücü bıraktım bugünlerde bunu düşünüyorum işte.
C annem diye demiyorum tanıdığım en kıyak insandır. kıyak ve naif. neşesi yerindeyse kesinlikle bulaşıcıdır o neşe, spontandır, temiz kalplidir, güzeldir.
D dedem ben 10 yaşındayken vefat etti, şimdi bunu yazarken birden gözlerim doldu, devam edemiyciim.
E canımın içidir, yaptığı küçücük şeyler bile neşe sebebidir. annesini de severim zaten :)
F hayatımda f. noksanlığı var.
G çok eski çok kıymetli bir arkadaştır. çok yapmacıksız çok doğaldır. doğallığının patavatsızlığa vardığı zamanlarda çok güldürür bendeniz ketumu. ağzından çıkanla kulağının duyduğunun bir olmadığını sanıyorum.
H nin hatırası var.
İ aslında e. bazı kodlarımı bilir.
J sevdiğim bir filmde oynayan esas kadın, onun üstüne J tanımam.
K bir oturuşta 5000 hint filmi seyredebilen bir vyakadır. onunla sohbet etmek benim için genellikle konforlu ve bazen de sürprizlidir. bir şey anlatırım mesela ve o bu anlattığım şeyle ne yapmak istediğimi sorar bir anda, içimden vay canına diyip dışımdan derdimi dile getiririm o zaman.
L hem prensipli hem coşkuludur, çok heyecanlandığında çok sevindiğinde ya da canı çok sıkıldığında deli deli bağırır, severim onun bu tepkilerini. müzik ve pasta yapmayı çok sever L, geçen haftasonu beraber 'pulp fiction' izlerken bir anda "dur bir turta yapıp geliyim" dedi ve bir yandan kanlı vahşetli filmi keyifle seyrederken bir yandan hamur yoğurdu. yoğurduğu hamurdan birbirinden lezzetli beş farklı çeşit poğaça kurabiye çıkardı, hayran kaldım.
Mübarektir.
N nin kocaman hayalleri vardır ve N tanıdığım en itidalli kişilerden biridir. beraber film yapacağız, şimdilik izlesek de olur beraber :)
O yokmuş hiç.
Ö şu hayatta beni en çok güldüren kişidir, kafası her daim güzeldir. çok merhametli ve çok cadalozdur. her görüşmemize irili ufaklı hediyelerle gelip bendenizi mahcup eden bir cömert, bir gönlü geniştir.
P sevdiğim birinin üç harfli nickinin ilk harfi.
R babamızdır ama göklerdeki değil.
S 'nin tasvirlerine hastayım, öyle güzel bir resim çizer ki onunla anlatımının içinde beraber dolaşırsınız sonra dolaşırken başınıza kırmızı bir küp düşer şaşar kalırsınız valla.
Ş yirmi altı senelik arkadaşımdır. başka bir şehre okumaya gittiği vakit kahkahalı ses kayıtlarını dinler neşelenirdim. E.nin annesidir.
T ağır karıdır :)
U gitmesek de görmesek de oradadır.
Ü köyün en son çitini bilmeyendir.
Ve bağlaçtır.
Yavrukuşum, sırdaşımdır, zekidir, eğlencelidir. ilişkimiz tutkuludur :)
Z Ö.ile aynı kişidir bence.








