Thursday, September 29, 2011

bu hafta

Ben bu hafta Beyoglu’nu cok sevdim. Salt'a istanbullasmak sergisi gezmeye cikip, becomingistanbul.org adresinden izleyemedigim belgeselleri izledigim gun biraz hava almak uzere disari ciktigimda caddenin hemen karsisinda Tuba, Mahmut ve Ali uclusunu gordum, Ali ustunde meşhur mavi yagmurluyla, elinde dondurmasiyla pek tatliydi yine. Onlar da Yalcin Tosun soylesisine gelmisler, hadi gel dediler, beraber soylesiye gectik. Soylesi esnasinda Ali'cigimle beraber geleneksel Turk motiflerinin oldugu boyama kitabinda boyama yaptik. Soylesi bittiginde yagmur baslamisti, cikista Ali bize sari bir semsiye almamizi tavsiye etti yoldan, tavsiyesini dinledik biz de. Ciktik caddenin karsisinda Muharrem'i gorduk, belki sene olmustur gormeyeli, biraz ayakustu sohbet ettik. Boyle iki adimda es dost tanidik gormek cok hosuma gitti dogrusu.

Beyoglu'nu sevdim bu hafta, Alman konsoloslugunun Beyoglu'nda olmasina ragmen hem de. Bu kismi anlatmayayim, yazinin esenligi filan.. Ama konsolosluktan cikinca sikkin, yorgun, dedim biraz gezineyim kendime geleyim, arayip tez icin yapacagim gorusmeyi iptal ettim. Evvela aga camiine gittim, bir misirli teyzeyle, bir de iranli aileyle tanistim. Ciktim ordan, sabahtan beri kosturuyordum, ama anlatmayacagim dedigim gibi yazinin selameti... Neyse kosturmusum, acikmisim, yemek yiyeyim en iyisi dedim, yolda "suc ve ceza" film festivali programini gordum, biraz durdum, girsem diye dusundum, vazgectim, aklimdaki yer baskaydi. Arter'in onunden gecerken dur bi karnimi doyurayim, ac ac sergi dolanmayayim dedim, biraz ilerde salad station'a girdim, 104 numarali asian salatadan soyledim, tatli eksiyi seviyorum cok. Oh karnim doydu, keyfim biraz daha yerine geldi, sabahki hezimetin izleri silindi, anlatmayacagim dedim ya, yazinin esenligi (yazarken derin bir nefes aldim bu arada) neyse sonra gectim arter'e kutlug ataman sergisine, danismadan serginin ucretsiz gezilebildigini, sergideki eserlerden bazilarinin dvdsinin ve sergi kitabinin satildigini ogrendim. En cok aya seyahat filmini gormek istiyordum, aklimda o oldugu halde sergiyi gezdim ve sonunda aya seyahatin gosterildigi odaya vardim. Aya seyahat icin ayri bir yazi yazmayi planliyorum, cikista aldigim dvdsini bir kere daha izleyeyim evvela. Ama herkeslere tavsiye ederim, 16 kasima kadar suren bu sergideki aya seyahat filmini gelin gorun.

Filmden ciktim ve tunele dogru yururken belgesel film festivali afisini gordum, gozume gezilebilecek baska sergiler de carpti. Dedim bir insan bu sergileri, etkinlikleri takip ederek baska mesgalesiz nesiz pekala yasayabilir . Hayallerimden biri bu zaten, yaklasin kulaginiza soyleyeyim; soyle cok uzun bir zaman degil 2-3 ay galata'da bir evim olsun, rahatca gezip harcayabilecegim param, bir de en muhimi tumuyle kendi tasarrufumda olan bir zaman, biraz takilayim oyle. Leyla'ya soyledim bu hayali "anaaa ergen" dedi, sonra "napacaksin calismadan insan calismamayi yaslaninca ister" dedi , henuz is hayatina atilmamis oldugundan boyle sozler soyledi iste, ben de hevesini kacirmadim cocugun, demedim insan calismamayi calismaya ilk basladigi gunden itibaren ister diye. Velhasil bu hayalimi bi turlu yasima yakistiramadi ama ben bana yakistiriyorum en cok da bu yasima.

Neyse yazimiz bu hafta neler gordum yazisi idi, bu hafta 'bir zamanlar anadolu'da' fimini de gordum. Boyle sanat sepet seylerden bahsettim ama bakin bu benim seyrettigim ilk NBC filmi, entel dantel muhabbetler yaptigima bakmayin yani. Dantel muhabbetleri daha cok seviyorum. Film diyordum,guzeldi, diyaloglar ve oyunculuk cok sahiciydi ve tabii yine (-ilk filmi bu seyrettigin asli, ne yinesi?
- tamam be, trailer filan da mi izlemedik) gorselligi guclu idi. Diger filmlerinde olmayan bi mizah da vardi. Diger filmlerinde mizah olmadigini da biliyorum, boyle iste.

Bu arada sarjim bitmek uzere, bunu size tilifonumdan yaziyorum. Cunku kac gundur gezmekten ve baska ivir zivirdan (odamin seklini degistirdim, cogzel oldu) yazmaya firsat bulamadim ben de kendi kendime dedim ki, bir bucuk saat trafiginde mi yok asli, yazsana, su anda bulgurlu'dan baslayan kopru trafiginden yaziyorum, idealtepeden beri yol boyunca yazmisim. Sarjim bitmeden anlatmak istedigim bir beyoglu sanat etkinligi daha var, terminalde istanbulimpronun ve psikoloji istanbul'un ortak calismasiyla sahnelenen 'bir zamanlar' oyunu. tolga'nin hayal gucunu ve persona kartlarini kattigi bu oyun dun ilk defa sahne aldi. Iki haftada bir carsambalari da oynanmaya devam edecek, gidin gorun, katilin derim. Ben tekrar tekrar gitmek istiyorum. "Ayni oyuna niye tekrar tekrar?" dediginizi duyar gibiyim :P efenim bu oyun spontan tiyatro ile sanat terapisi harmani bir oyun. Seyircilerin oyuna katilimiyla her seferinde o anda uretiliyor, dun aksam izlerken oyuncularin dehasina duydugum hayranlik da tam da oyunun bu ozelliginden geliyor. Oyuncular oracikta ne hikayeler yazdilar, oynadilar, muhtesemdi! Hele bir ara erkek oyuncunun anneyi oynadigi sahne vardi ki karsimdaki sakalli biyikli adamin erkek oldugunu unuttum diyebilirim. Neyse gidin gorun, gidelim gorelim, uretelim. Ne ala.


Millet parkina geldik anca.

Sunday, September 25, 2011

çok yerleri var dünyanın gidilmemiş

Sanırım bir çeşit mesleki deformansyon bu, herşeyi merak etmem, bana yabancı tüm hayatları. Makul sebeplerim de var ama. Az evvel yeniden fark ettim, karşı kaldırımda yürüyen eski danışanımı görünce. 4 sene önce geliyordu seanslara, anlattıkları ilginç geliyordu hep , bu ilginçliklerle kodlamışım zihnime. Anlattıkları ilginç gelsin tabii insanların, ilgim uyanık olur. Ama yabancı da gelmesin istiyorum sanırım, bu bana bir çeşit mesleki toyluk gibi geliyor. Tabii yabancılık ve yakınlık ortak tecrübe ile değil de duygudaşlıkla alakalı biraz. Fekat ne var ki ben de böyle öğreniyorum işte, minyatür tecrübelerle, ya da yakınlarımın tecrübelerine yakından şehadetle. Tabii şunu da hatırlatıyorum kendime, her tecrübe kendince, her tecrübe özgün. Yani ben bunu biliyorum duygusu da bir çeşit körlük yaratıyor. Aklıma “ i’ve seen it all” şarkısını söyleyen selma’nın körlüğü geliyor, mırıldanarak yürümeye devam ediyorum.

Tuesday, September 20, 2011

psikoloji ifriti

Ne olursa olsun, Aziz Gregorius kahramanca edimini gözümüzün önünde gerçekleştirir, her zaman zırhlıdır ve hiçbir yeri görünmez: Psikoloji eylem adamlarına göre olmasa gerek. Aslında, bütün psikolojik ağırlık öfkeli kıvranmalarıyla ejderhanın üzerindedir: Düşmanda, yenilende, canavarda kahramanın aklından bile geçiremeyeceği (ya da sergilemekten kaçındığı) dokunaklı bir hal vardır. Bunun bir adım ötesi, ejderhanın psikoloji olduğunu söylemektir: Hatta ruhtur ejderha, Aziz Gregorius’un yüzleştiği kendi içindeki karanlıktır, bir çok genç kızın ve delikanlının canına kıymış bir düşmandır, tiksindirici bir yabancılık nesnesi haline gelen bir iç düşmandır. Bu, dünyaya yansıyan bir gücün öyküsü müdür, yoksa içedönüklüğün güncesi mi?

Kesişen Yazgılar Şatosu, Italo Calvino

Resim: Saint George and the Dragon, Paulo Uccello

“daha o zamanlar psikoloji ifriti ona musallat olmuştu. bu yüzden kendine ait her şeyi, üzerinde durduğu ve derinleştirdiği için çok ciddiye alıyor, etrafındakileri ise en zalim dikkatlerle delik deşik ediyordu.”

Ahmet Hamdi Tanpınar, Sahnenin Dışındakiler

Friday, September 16, 2011

fuad

"kalb öncesi zamanlar vardı...

sonra mucize gerçekleşti, kalbin oluşum süreci tamamlandı. emir geldi ve kalb atmaya başladı... o ilk darbe anı ve hareketin başladığı hayat noktası "fuad" ile sarsılır cisim... gücü vardır, sesi vardır.ritmi vardır...

kalb, hayata hevesle tüm gerçekliği ile başlar... hızlanmalar, yavaşlamalar, heyecanlar, korkular, aşklar, mutluluklar, keskin şoklar, gider bozuklukları, yetmezlikler, hastalıklar, durma ve yeniden başlamalar...

derken cisme gelen sinyal ve durma anı... "fuad".

en küçük sonsuzluktan, en büyük sonsuzluğa, yokluktan varlığa kainatı başlatır, "fuad"... orada artık ne son ne de ilk olmak tariflenemez. mutlak varlık yegane gerçektir...

kalb öncesi, kalb anı, kalb sonrası sorularını kendime sormaktayım...

kalbin kırıldığı an vardır ki, o hayat noktasında "fuad" 'dan kırılır. kalbin en mutlu olduğu an "fuad" dır.

"fuad" ile görür, duyar, dokunur, tadar, koklar, sever, gariplikleri sezer, hissederiz... ve "fuad" ile düşünürüz. yeteneklerimiz ve hatta hiç bir zaman keşfedemeyeceklerimiz "fuad"...

mantık kalbimizde şekillenir ve nasibimiz ölçüsünde acımasız ya da sevdi dolu olabilir.

bu müzikler, insan ve insan dışında bilinene, bilinmeyen ve hiç bir zaman bilinemeyecek olan ya da ileride keşfedilecek canlı, cansız her nesnenin özündeki eksiklikleri tamamlamada karşılıksız hizmetkar olan "fuad" özlemi ile insanlık hayaline armağandır."

erkan oğur

imaj her bi şeydir

Filmlerde,


adamlar öfkeyle birbirlerine dalar, ağız burun bırakmayıp kan revan içinde kalır sonra da hiç bir şey olmamış gibi can ciğer kuzu sarması olur ya, bu sahneleri severim.

Büyücüleri, cadıları, ejderhaları, sahte peygamberleri, garip ayinleri, şövalyeleri, kovboyları, mafya babalarını, Barney Stinson'ı severim.

Gerçek hayatta sevmeyeceğimden emin olduğum bu şeylerin hepsini, daha doğrusu hepsinin imgesini severim.

Ne fena değil mi?

Saturday, September 10, 2011

O brave new world, That has such people in't!

Yavaşça konuşarak, "Hiç, içinde dışarı çıkmak için bir şans verilmesini bekleyen bir şey varmış gibi hissettin mi kendini?" diye sordu, "Kullanmadığın ek bir güç gibi, hani türbinlerden geçmek yerine şelaleden çağlayan su misali?"

.............

"Yine de," diyen Vahşi, ısrarını sürdürdü, "tek başınayken Tanrı'ya inanmak doğaldır-yalnız başına, gecenin bir yarısında, ölümü düşünerek..."

"Fakat şimdilerde insanlar hiç yalnız kalmıyorlar" dedi Mustafa Mond. "İnsanların yalnızlıktan nefret etmelerini sağlıyoruz ve yaşamlarını hiç yalnız kalmayacak şekilde düzenliyoruz."

..............


"Ama ben yan etkileri severim."

"Biz sevmeyiz," dedi Denetçi. "Biz her şeyi keyifli yapmayı yeğleriz."

"Ben keyif aramıyorum. Tanrı'yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum."

"Aslında." dedi Mustafa Mond, "Siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz."

"Öyle olsun," dedi Vahşi meydan okurcasına, "mutsuz olma hakkını istiyorum."

"Eklemek gerekirse, ihtiyarlama, çirkinleşme ve iktidarsız kalma hakkını da istiyorsunuz; frengi ve kansere yakalanma haklarını, açlıktan nefesi kokma hakkını, sefil olma hakkını, sürekli yarın ne olacak korkusu içinde yaşama hakkın, tiyoya yakalanma hakkını ve her türden ağza alınmaz acıyla işkence çekerek yaşama hakkını da istiyorsunuz."



Bu akşam kitabı bitirince Aldous Huxley amcaya telefon etme isteği duydum, kulakları çınladı Holden'ın. Fekat bizler tahtalı köye telefon edemiyoruz şimdilik. Neyse ki Huxley amca da gitti oralara da bugünleri görmedi, telefon etmeyelim ne çıkar. Ama yaşasaydı telefon etmek yerine mail yazardım belki, acaba feysbuk hesabı olur muydu? Aslı pur bunu beğendi derdim mesela.
O diil de Mustafa Kemal yaşasaydı Akpartiye oy verir miydi? ya Mustafa Mond? O da diil de Aldous Huxley@tahtalikoy. İyi ki de bugünleri göremedi dedim diye içinde yaşadığım zamanı sevmiyormuşum gibi olmasın, seviyorum çok fena.

1984 vs Brave New World


edit: Huxley iyi ki görmemiş bugünleri dedim ama 'cesur yeni dünya' amcanın distopyası değilmiş sadece ütopyasıymış da biraz, ne işler dönmüş yav..

Monday, September 05, 2011

evden işe işten eve ülkesi

Güney İngiltere’de Portsmouth-Waterloo demiryolu hattında bir köydür. Evden işe-işten eve yaşayan birinin özlediği herşey bu köyde bulunabilir. Köy, İngiliz bilgin Merlin’in uzak torunlarından biri tarafından, özellikle pazartesi sabahları böyle yaşamaktan bıkmış olanlar için kurulmuştur. Gözleri çökmüş, ince çizgili takım elbiseli insanlar trenin ikinci ya da birinci sınıf vagonlarının pencerelerinden bakıp dururlar. Birden manzara açılır, şaşırtıcı bir hal alır. Tren, ağır çekimdeymiş gibi, sarsıntıyla değil de sessizce durur. Kapılar sessizce açılır ve havayı üçüncü sınıf romantik pazar ikindisi filmlerini hatırlatan yumuşak bir müzik doldurur. Evden-işe yaşayanların her biri, trenden çıktığında gizli arzusunu bulacaktır. Bu arzu yumuşak geniş dalgalı, beyaz kumlu bir plaj olabilir. Şömine önünde rahat bir koltuk, bir bardak iyi viski, kocaman sarı bir köpek ve sayfaları tükenmeyen yeni bir Agatha Christie romanı da olabilir. Dünya Kupası Finali’nde en iyi yer de olabilir tabii.



Elspeth Ann Macey, “Awayday”, Absent Friends and Other Stories, Londra, 1995 ( Aktaran: Alberto Manguel, Gianni Guadalupi, Hayali Yerler Sözlüğü)



Absent Friends : http://fizy.com/tr#s/1lvgmd



Absent Minded Friends: http://fizy.com/tr#s/154n19

Friday, September 02, 2011

yumurta

Alvy Singer: Adamın biri , bir doktora gider ve "Doktor, kardeşim fıttırdı. Kendini tavuk sanıyor." der.
Doktor da:"Getirseydiniz ya, tedavi ederdim." der.
Adam da şöyle der:"Evet ama doktor, yumurtaları çok işime yarıyor."
Galiba ben de insan ilişkilerinde|aynı şeyi hissediyorum.
Akıldışı, mantıksız, hatta saçma olduklarını bilseniz de...sürdürmeye çalışıyorsunuz.
Çünkü hepimizin yumurtalara ihtiyacı var.

Annie Hall

Thursday, September 01, 2011

benim ailem ve bayram şekerleri


Bayramda kuzenimin çocukları misafirim oldu. Günün sonunda teşrif ettikleri için bende tükenen enerjiden ötürü onları hareketli oyunlarla değil de sakin sakin oyalamam gerekti. Kütüphaneden 'Benim Ailem' kitabını çıkardım, onlarla beraber resimlerine bakıp biraz da anlatılanı özet geçtim sayfalar boyunca. Kitap dünya çocuklarının ailelerini ve bu arada kültürlerini anlattıkları bir kitap, her sayfada çocukların aileleriyle çekilmiş bir fotoğraf var. Çocuklar sayfalarda gezinirken Birmanya'lıların boyunlarındaki halkalara, İran'lı çocukların çarşaflarına (İstanbul'da yaşamalarına rağmen), Afgan ailenin kalabalıklığına, Tanzanya'lı babannenin saçsız başına, Etiyopya'lıların karalığına şaşırdılar. Brezilya'lı babanın mayosunu gördüklerinde ise suratlarına pis bir gülüş kondu, geçti.

Bu kitap faslının sonunda biraz içeri geçip geri geldiğimde kapıdan oynadıkları oyunu duydum, biraz daha parlak olan 7 yaşındaki d, elindeki oyuncak fotoğraf makinesini 10 yaşındaki D 'ye gösterip "ben şimdi dünyayı geziyomuşum" diyordu. Sevindim vallahi, kısa günün kârı dedim.

bir çiçeğin bedenine yürümek


“Yeni doğmuş bir çocuğun dişleri yoktur.” – ” Bir kazın dişleri yoktur.” – ” Bir gülün dişleri yoktur.” – Bu sonuncusu herhalde- diyebilir insan- açıkça doğrudur ! Hatta o bir kazın hiç dişi olmamasından daha kesindir. – Ve yine de hiç böyle açık değildir. Zira bir gülün dişleri nerede olmalıydı? Kazın çenesinde hiç yok. Ve şüphesiz ne de kanatlarında var; ama hiç kimse, o söylediğinde onun hiç dişi olmadığını kastetmez. Birisi neden şöyle demesin: Bu inek yemini çiğniyor ve sonra onunla bu gülü gübreliyor, öyleyse bu gülün bir hayvanın ağzında dişleri var. Bu saçma olmaz çünkü insan bir gülde dişlerin nerede aranacağına ilişkin peşinen bir kavrayışa sahip değil.”

Felsefi soruşturmalar, Ludwig Wittgenstein

“Korkma, sadece toprağa gideceksin. Sonra toprak olacaksın. Sonra sularla birlikte bir çiçeğin bedenine yürüyeceksin. Oradan özüne ulaşacaksın. Çiçeğin özüne bir arı konacak. Belki… belki o arı ben olacağım.”

Eşkıya



Saturday, August 06, 2011

BERİL

parkta bir bankın ucunda yalnız başıma oturuyorum, elimde yeni başladığım kitabım, karşımdaki oyuncu kediyi izliyorum. birazdan kedi ilgimi fark ediyor herhalde, gelip bankın diğer ucuna uzanıyor. parmağımı uzatıyorum, biraz oyun oynuyor. kedilerle iletişimin böyle kolay, böyle kendiliğinden olmasını seviyorum. bir insanla böyle bir iletişim kurulamaz, kurulsa nasıl olurdu ki diye düşünmeye kalmadan iyi insan fikrin üstüne geliyor, bankın ucuna oturup kediyi yerinden ediyor, bir yandan da "rahatsız etmedim di mi" diye müsade istemeyi ihmal etmiyor.
"ona sorun" diyorum kediyi işaret edip, kadın duymuyor, içimden söylemişim bunu. kitabıma dönüyorum, kadına parmağımı uzatsam oynamaz herhalde diye düşünüp kendi kendime gülüyorum.
"ne güzel esiyor" diyor.
"hıhıym" diyip kitabıma dönüyorum, sanırım kedi daha ilgi çekici bir arkadaştı.
"evlerde durulmuyor" diyor.
"hıhım" diyip bir cümle daha okuyorum.
"evler çok sıcak" diyor.
" öyle" diyorum. sonra bana orada oturup oturmadığımı filan soruyor, konuşasım yok hiç,
"iyi akşamlar" diyip ayrılırken, "al sana kolay, kendiliğinden iletişim niye kaçıyorsun" diye söyleniyorum kendi kendime . eve gelip şu yazıyı yazarken birden fark ediyorum niye kaçtığımı.



Thursday, August 04, 2011

yavaşlamak için

Ellerin aklıyla iş yapmak gibisi yoktur. Akıl, eller olmadan kendi kendini kullanarak çalışırsa bir döngüye girer ve gereğinden fazla hızlanabilir. Sesi kullanan konuşma bile gereğinden hızlı gidebilir. Aklın biçimini çamura kazıyan ya da sözcükleri kaleme alan eller, şeylerin kapısında düşünceyi yavaşlatır, onu tesadüflere ve zamana tabi kılar. "Arılık kötülüğün sınırındadır" derler.

Hep Yuvaya Dönmek- Ursula K. Le Guin

sözlük

A çok spiritüel bir insandır, bunu bilir bunu söylerim.



B nin parmaklarının biçimi beni düşündürüyor, işi gücü bıraktım bugünlerde bunu düşünüyorum işte.



C annem diye demiyorum tanıdığım en kıyak insandır. kıyak ve naif. neşesi yerindeyse kesinlikle bulaşıcıdır o neşe, spontandır, temiz kalplidir, güzeldir.



D dedem ben 10 yaşındayken vefat etti, şimdi bunu yazarken birden gözlerim doldu, devam edemiyciim.



E canımın içidir, yaptığı küçücük şeyler bile neşe sebebidir. annesini de severim zaten :)



F hayatımda f. noksanlığı var.



G çok eski çok kıymetli bir arkadaştır. çok yapmacıksız çok doğaldır. doğallığının patavatsızlığa vardığı zamanlarda çok güldürür bendeniz ketumu. ağzından çıkanla kulağının duyduğunun bir olmadığını sanıyorum.



H nin hatırası var.



İ aslında e. bazı kodlarımı bilir.



J sevdiğim bir filmde oynayan esas kadın, onun üstüne J tanımam.



K bir oturuşta 5000 hint filmi seyredebilen bir vyakadır. onunla sohbet etmek benim için genellikle konforlu ve bazen de sürprizlidir. bir şey anlatırım mesela ve o bu anlattığım şeyle ne yapmak istediğimi sorar bir anda, içimden vay canına diyip dışımdan derdimi dile getiririm o zaman.



L hem prensipli hem coşkuludur, çok heyecanlandığında çok sevindiğinde ya da canı çok sıkıldığında deli deli bağırır, severim onun bu tepkilerini. müzik ve pasta yapmayı çok sever L, geçen haftasonu beraber 'pulp fiction' izlerken bir anda "dur bir turta yapıp geliyim" dedi ve bir yandan kanlı vahşetli filmi keyifle seyrederken bir yandan hamur yoğurdu. yoğurduğu hamurdan birbirinden lezzetli beş farklı çeşit poğaça kurabiye çıkardı, hayran kaldım.



Mübarektir.



N nin kocaman hayalleri vardır ve N tanıdığım en itidalli kişilerden biridir. beraber film yapacağız, şimdilik izlesek de olur beraber :)



O yokmuş hiç.



Ö şu hayatta beni en çok güldüren kişidir, kafası her daim güzeldir. çok merhametli ve çok cadalozdur. her görüşmemize irili ufaklı hediyelerle gelip bendenizi mahcup eden bir cömert, bir gönlü geniştir.



P sevdiğim birinin üç harfli nickinin ilk harfi.



R babamızdır ama göklerdeki değil.



S 'nin tasvirlerine hastayım, öyle güzel bir resim çizer ki onunla anlatımının içinde beraber dolaşırsınız sonra dolaşırken başınıza kırmızı bir küp düşer şaşar kalırsınız valla.


Ş yirmi altı senelik arkadaşımdır. başka bir şehre okumaya gittiği vakit kahkahalı ses kayıtlarını dinler neşelenirdim. E.nin annesidir.



T ağır karıdır :)



U gitmesek de görmesek de oradadır.



Ü köyün en son çitini bilmeyendir.



Ve bağlaçtır.



Yavrukuşum, sırdaşımdır, zekidir, eğlencelidir. ilişkimiz tutkuludur :)



Z Ö.ile aynı kişidir bence.

Monday, July 25, 2011

içten sesler korosu

insanlar sesler çıkarır. bazısı güzeldir seslerin, bazısı çirkin, bazısı zayıftır, bazısı hakim. insanlar sesler duyar, bazısını saklar, kimisini kuytularda, kimisini açıklarda.

bazen içimizden bize bizimle ilgili seslenen bir ses duyarız. ama başka bağın gülüdür, bir yabancıdır biraz biliriz. o zamanlarda dönüp o sese sormak lazım, sen kimin nesi, kimin sesisin, ne zaman duydum ben seni, nasıl sakladım diye. çünkü her ses hayır konuşmaz takdir edersiniz ki. ses var, ses var yani...


terapilerde yapmayı sevdiğim şeylerden biri de, sabote eden iç seslere kimlik sormaktır.


özürsüz

bazen kendimi özür diliyor buluyorum, tercihlerim yüzünden, sahip olduklarım ya da yapıp ettiklerim yüzünden.

başkasının tercih etmediği bir şeyi tercih ettiğimi söylersem bir çeşit kibirmiş gibi duracak diye binbir türlü eviriyorum dilimi, halbuki sadece başka türlüsünü seçiyorum.

başkasının sahip olmadığı bir nimet, başkasının yapamadığı belki de yapmadığı bir iş için bile zaman zaman özür diliyorum, onu dilimde değersizleştirerek. aman kibirli olmayayım diye, sahip olduğum şeyi, başardığım şeyi küçümsüyorum.

neyse ki fark ettikçe değişiyorum da, bakın şuracıkta söyleyeyim ki döngü de kırılsın hem, çok güzel değişirim. yolunda gitmeyen bir şey göreyim yeter ki, bana yeni bir iş, yeni bir gayret doğmuş demektir.

Saturday, April 16, 2011

fotoblog


bu kolilerin içi kaset dolu, dünyanın farklı yerlerinden geldiler, programlara yüklendi, izlendiler.






geldikleri yerlere geri dönmeden önce onları hasretle karşılayan bana bir vefa borcu olarak odamı ziyaret ettiler.






odam dediysem kendisi haftaya eski odam olacak, üst kata taşınıyoruz. ben de insan içine karışacağım. havadar bir odaydı kendisi, güzel güneş alırdı. şöyle güneşli günlerden bir fotoğrafımız yokmuş ne yazık ki..









karların yağdığı ve sonra eridiği günlerden bir fotoğraf bu da.







neyse çok iş konuştuk biraz da sevimli şeylerden bahsedelim, mesela elif ve ayşe bâlâ. Geçtiğimiz günlerde bir araya geldi bu sevimli ikili.




ve kameralarımıza çok eğlenceli pozlar verdiler ama ben size ayşe bâlâ'nın tatlı annesi yasemin'in elif'e yaptığı kuklayı göstereceğim, adı helga, yaseminciğim'in on parmağında on marifet.







paylaşmak istediğim bir fotoğraf daha var ama bu helga muhabbetine bağlayamadım :)

imkânsızın şarkısı, öyle çok sevdiğim bir kitap ki.. kelimeleri, cümleleri içercesine okudum...
perşembe akşamı da filmini seyretmek nasip oldu şükürler olsun :)

film çıkışında yanımdaki ellili yaşlardaki teyzeden şöyle bir şey duydum-japon gençlerin her fırsatta yakınlaşmaları teyzemi düşüncelere gark etmiş herhalde- "anam bu japonlar da az değilmiş ha" :)

Friday, April 08, 2011

çocuk sahibi olmak?

çocuk sahibi olmak diye bir tabir var ya, ürkütücü geliyor bana bu. bir çocuk dünyaya geliyor, onun dünyaya gelmesi için gerekli şartları hazırlamış bir anne baba oluyor, dünyaya geldikten sonra da sağlıkla hayatta kalabilmesi için şartlar hazırlamaya devam ediyor bu anne baba ve bu sayede çocuk "sahibi" olmuş oluyor, ürkütücü değil mi?

diyelim çocuk sahibi olmak tabirini kullanmadık da onun yerine mesela "anne-baba olmak" dedik, bu da bir halden bir oluştan çok bir kimlik bildiriyor, ilişkiye atıfta bulunan bir kimlik. mesela evlenmek bir eylem, evli olmak da öyle. iki tarafın da içinde bulunduğu ilişkisel bir eylem. evliyim yerine "kocayım" ya da "karıyım" demiyoruz (neyse ki) ama ebeveyn-çocuk ilişkisini anneyim ya da babayım ifadesiyle tarifleyebiliyoruz.

bunun dışında bir de çocuk yetiştirmek, büyütmek gibi tabirler de var. koca yetiştirmek, eğitmek, büyütmek gibi şeylerden bahsetmiyoruz mesela, yani en azından kadınlar ulu orta bahsetmiyorlar, kendi aralarında bahsettiklerine şahit oldum, evet :P ben bu yetiştirmek, büyütmek tabirlerini de sevmiyorum, bana yine çok iddialı geliyor.

sahip olmak, yetiştirmek filan iddialı sözler ve sanki sınır tanımazlık doğurabilen tabirlermiş gibi geliyor, halbuki sınırlar önemlidir. ama ebeveyn-çocuk ilişkisine ne denir, bunlar dışında ne diyoruz biz, gece gece takıldı aklıma, ama bir şey gelmiyor.. var mı aklınızda bir tabir?

Wednesday, March 16, 2011

başka biri oldurulmak

"selam, benim adım Frank, Çince Feng yi."

selam feng yi, sabah sabah hüzünlendirdin beni.

Tuesday, March 01, 2011

kral kim kızım?

bayan şöbiyet'e bir mektup:
esasen hayat hep zor ama kralsan daha zor tabii. lacan acaba kim daha deli der, kendini kral sanan bir deli mi, yoksa kendini ilişkilerin ona yüklediği anlamlardan bağımsız olarak kral zanneden bir "kral mı"? güzel soru değil mi? yani bir kralı kral yapan ona kral denilmesi, hani filmlerde bir afrika kabilesinin ortasına düşen beyaz adamın tanrı ilan edilmesi gibi. "havarilerini yaratamayan isa'nın yeri tımarhanedir, çarmıh değil" dediği gibi c.meriç'in. yani sevgili bayan şöbiyet, en iyisi hiç kral olmamak. evet, en iyisi hiç kral olmamak küçükken oyunlarda hep kral arthur olmuş biri olarak bunu bugün daha iyi anlıyorum. o yüzden de bir önceki yazıya yazdığın yorumda "Keşke onun yazıları harflerine birer birer ayrışıp ve sonra yeniden birleşip benim yeni ve muhteşem hayatım olsa" dediğini okuyunca hüzünlendim elimde olmadan, çünkü ballı lokma tatlım, senin hayatın bence mebzul miktarda muhteşem. istersen görmek için benim yazdığım gibi bir şubat ayı yazısı yaz, hatta sevgili okurlar siz de yazın, bakın göreceksiniz ne muhteşemmiş şubat, elinizdeki feneri neşeli anılara tutmanız gerekecek tabii bu esnada. ama siz, neşeli anılara fener tutmayı polyannacılık olarak görüp burun kıvıran insanlardansanız o zaman aslında epey tuzu kurusunuz demektir okurcuğum. biz yaşamak için buna mecburuz işte. of ne çileli bir hayatım var. şimdi işime dönüp biraz çizgi film izleyeyim :)

Monday, February 28, 2011

şubat

şubat ayı benim için bir nevi hayata dönüş ayı oldu, çünkü ocak ayındaki hayatıma ben hayatta hayat demem :) o kadar çok çalıştım ki ocak ayında, artık ay sonunda bir televizyon kanalımız bile olmuştu. gündüz ve hatta akşamları çalışırken, geceleri de rüyamda çizgi filmler gördüm, rüyalarımı önce hızla geri sarıp, sonra yavaşça ileri sardım ve en iyi nerden keseceğimi hesap ettim sonra uyanıp işe gittim ve çizgifilm izledim. sonra günler gelip geçti ve bir kanalımız da olduğuna ve artık şubat ayı da geldiğine göre, biraz dinlenebilirdim, mesela altıda işten çıkabilir, bir filme gidebilir, arkadaşlarımı görebilir, gidip yeğenimi sevebilir, kitap okuyabilirdim. tüm bu vakit eskiden de benimdi sadece bir aycık çok yoğun çalışma dönemiyle eksilince hayatımdan bir andan kıymete biniverdi. iyi de oldu. hepsini yaptım, filmlere gittim, kitaplar okudum, arkadaşlarımı gördüm, elif'i sevdim, kızıltoprak'tan kadıköyüne yürüyüş yaptım, yol boyunca cezerye hanımla sohbet ettim, hakkını vereyim, cezerye hanım aslı'nın hayata dönüş harekatında aktif bir rol oynadı ay boyunca.

sonra bir gün de hiç unutmam, yani ilerde de unutmam gibi geliyor, bülbülyuvasının ofisine gittim, o seanstayken kütüphaneden bir kitap seçtim, berjere oturdum ve seans boyunca onu okudum, iki ayrı odada da seans vardı o gün.

bülbülyuvasının ofisine gitmemden bir gün önce iskender beyle konuşmuş, ona çok mutsuz olduğumu söylemiştim, ama işte ben böyleyimdir, çok mutsuz olduğum andan itibaren yavaşça daha mutlu olurum, biraz anka gibi. ama bunu nazar değdirin diye söylemiyorum, bir maşallahı hakeder bu nimet bence.


bir kitap okuduğumda bazen o kitaptaki karakter gibi oluyor iç sesim. bu akşam black swan'ı izledik ve ben dönüşte eve çıkarken asansörde arkamda duran kadın acaba gerçekte de var mı, ben ona iyi geceler derken diye geçirdim içimden, eve girince ayna karşısına geçip kara kuğu oldum biraz sonra yine beğaz kuğu oldum, sonra mor kuğu. musicovery.com'u/ açtım, bir mor kuğu lütfen dedim, suzanne diye yanıtladı, dinledim bir suzanne.


bir kitap okuduğumda bazen o kitaptaki karakter gibi oluyor iç sesim diyordum, iç sesim biraz vatanabe gibidir belki şimdi. bundan pek hoşlandığım söylenemez aslında, bundan nasıl hoşlanmıyorum? sanki boğazıma bir sinek kaçmış da, sinek oradan çıksın diye öksürüyormuşum gibi hoşlanmıyorum.

yine de şimdi biraz vatanabe'ye dönecek ve şubat ayını norwegian wood ile kapatacağım.

M.S.Fogg, Vatanabe, Kafka Tamura birbirlerine benziyor,
güzel değil mi norveç odunu?

Sunday, February 06, 2011

kader kısmet conatus

Bak Kafka Tamura. Şu an hissettiklerin, çoğu Yunan tiyatro oyununda da motif olarak kullanılan bir şey. İnsan kaderini değil kader insanı seçer. Bu, Yunan tiyatrosunun temel dünya algısıdır. Sonra, bu trajik özellik de, Aristoteles'in söylediği bir söz, ama kaderin bir cilvesi olarak, söz konusu kişinin eksikliği değil, güzelliği payanda olarak kullanır. Ne demek istediğimi anlayabiliyor musun? İnsan eksiklikleriyle değil güzellikleriyle daha büyük trajedilere sürüklenir. Sophokles'in Oidipus'u en çarpıcı örnektir. Kral Oidipus, tembelliği ve aptallığıyla değil cesareti ve dürüstlüğüyle kendi oyununun kahramanı olur. Orada, kaçınılmaz bir ironi çıkar ortaya.


sahilde kafka- haruki murakami

Her birinizde hiç birinize benzemeyen bir şey vardır," dedi onlara. "Bu sizi siz yapar. Ne ölüm ne çürüme bunu sizden alamaz. Bu kaderdir. Kaderinizdir. Ama kadere kendisini gösterecek zaman gerek. Bu yüzden genç ölene "kadersiz" deriz.Bu kararı kendi kaderinizle verin. Zalim, kaderleri yok edebilendir. Beni zalimlerden etmeyin. Gerekiyorsa onu benden çalın ve kendi yolunuza gidin!

ikiilebir-reha çamuroğlu

diyemez ki:
-neme lazım? ben kamil adam olmak istemem . razıyım kıyıda bucakta kalmış yarı akıllı yarı aptal bir herif olayım. kâh güleyim kâh ağlayayım. bana tabii yaşayışın acılı tatlılı lezzeti lazım.
evet, bir insan bu meselede iradesini kullanamaz. her kişi için, dünyaya getirdiği kuvvetlerle mütenasip bir kemal mertebesi mukadderdir.yani zekâsı, istidadı, ruhunun temayülleri ve kuvvetleri nisbetinde olgunlaşmaya mahkumdur. çok basit adeta babayânî ve beylik bir felsefe. bununla beraber necdet’e yeni ve heybetli görünüyordu; çünkü o, bunları kendi yaşamış kendi bulmuştu.kısa bir formül yaptı ve dedi ki:
-herkes kendi büyüklüğüne ulaşmaya mahkûmdur.
kader ve kısmet denilen işte buydu. gizli ve sinsi bir kuvvet değil, âşikâr bir şey. benim kaderim ve kısmetim işte ben, kendimim, ben necdet! şöyle bir bünye, şöyle bir dimağ, şöyle bir ruh ve bunların kâh müsbet kâh menfi faaliyeti yekûnu olan kaderim ve kısmetim."

kadıköyü’nün romanı-safiye erol

pera'da frida, sahilde kafka

bayan iskarpin bir aydır rüyasında beni görüyormuş. son olarak pera müzesinde frida sergisine gittiğimizi görmüş, pera'da oturup sohbet ettiğimizi. düne kadar görmediği bir yermiş müze, dün gidip rüyasındaki yerin aynısı olduğunu görünce çok şaşırmış, bunu anlatmak için aradığında ise bayan stiletto ile bu sergi hakkında mesajlaşıyordum,gitmediysen yarın beraber gidelim demişti sergiye. bu mesajlaşmadan hemen evvelinde de sahilde kafka'daydım ve kendimi bay tamura gibi hissetmedim değil bu konuşmalar esnasında. tüm bunlar tam da bayan bootie ile buluşmak için düştüğüm yollarda gerçekleşti. ve bugün bayan bootie ile bayan stiletto müzedeydiler birbirlerinden habersiz, beraber asansöre binmişler ama bayan bootie tanımamış bayan stiletto'yu bayan stiletto da emin olamamış doğru tanıdığından. yolum bir daha bu sergiye düşsün dedim bu tesadüfler üstüne, belki burası da bizim komura kütüphanemizdir.
iskarpin, bootie, stiletto, topuklu çizme ve babet.


Monday, January 24, 2011

rüya

geçen gece çok rüyalar gördüm, çok ilginçti, çok zengin ve çok sembolik. seviyorum rüyaların o sembolik dilini. bu dile aktarılınca çok anlamlar kaybolur, bunları düşünürken yani gördüğüm rüyaya kimseyi davet edemeyeceğimi, şahit tutamayacağımı filan düşünürken, şu hayatta en anlatılamaz, en şahsi, en yalnız, en mahrem, en bana ait, bana özgü yaşantının rüya görmek olduğunu fark ettim ve sevdim bu yalnızlığı.


Monday, January 03, 2011

Hafifletici sepetler hafifletmiyor beni

Helallik alasım var kapı kapı dolaşıp ama olmaz işte, belki ölür giderim, belki ölür giderler ama o konuşmaları da yapamam, çünkü hayat devam ediyor, çünkü köprünün altından çok sular akıyor. Su akıyor ve “deli değilim ben” ama dönüp bakıyorum işte, bakıp bakıp dertleniyorum suyun geçtiği yerlerde değdiğim taşlara. Dertlenmeyeyim mi ya böyle ölürsek. Halbuki gitsem desem ki bak şu kadar yıl önce şu gün şöyle bir şey olmuştu, ben o gün aslında... o günü unutmadığını bilirim ama hatırlatamam da, sular akmıştır ve götüreceğini götürmüştür. Ne garip en çok hiç incitmeyi istemediklerimizi incitiyoruz, en sevdiklerimizden incinmemiz gibi. Sanki bir bıçak tutar gibi elimde, doğrultmuşum gibi kardeşime, bir bıçak tutar gibi elinde, doğrultmuşsun gibi kardeşine, şeytan doldurur, hiç oyun olur mu silahla ve insanla. Şu duvarda asılı silahın patlaması gibi, bir kere bıçak çıktıysa yaralanır biri, bıçağı elinde tutan ya da kendini koruyan. Bir kere bıçak çıktıysa yaralanmıştır kendini koruyan hiç bıçak darbesi almasa da, yaralanmıştır düş kırıklığıyla ve yaralanmıştır bıçağı tutan suçlulukla.
Bir kere bir bıçak çıkar elbet, hayat bu.

Not: sanırım şimdiye dek yazdığım en arabesk yazıydı bu, biraz ramiz dayı, biraz "my name is earl". ben herkesin gözü önünde bu kadar arabesk olmazdım da, bilhassa bir şeyler kırılsın istedim,kırılmış mı? biraz kırılsın istedim ama bi küçük not yazayım da toparlansın istedim, toparlanmış mı?

Saturday, December 25, 2010

alnımda düşünce izleri :P

ortaokuldayken okula, bizi ergenlik süreciyle ilgili bilgilendirmek için bir uzman gelmiş bir de kitapçık getirmişti. hemencecik dikkatle okuduğumuz kitapçıkta ergenlik dönemi sivilcelerinden bahsediyordu, genç kızlığa ilk adımdı kitapçığın adı. hiç sivilcem yoktu halbuki sınıfımızın havalı kızlarının alınlarında hep sivilceler vardı. genç kızlığa adım için sivilce lazımdı, niye sivilcem yok diye dertlenmiştim. şükürler olsun ki pek sivilce derdim olmadı.

biraz daha büyüdüğümde -böyle bir şey düşünmek için epey büyüktüm aslında- bir arkadaşımız heyecanlı bir konuşma yapıyordu kalabalık bir gruba, "alınlarında düşüncenin izleri olmayan biz modern insanlar" gibi bir cümle kurmuştu, o zaman da bunu dert etmiştim, alnımda çizgi yok niye yok diye. sonrasında oldu çizgim. ben de bu sayede abuk subuk şeylere özenmemeyi öğrendim (mi?)

Wednesday, December 22, 2010

delilik bu!

Batman animasyonları seyrediyorum bugünlerde, şunu fark ettim; Batman'in süper kahraman oluş hikayesinin ardında da Joker'in kötü karakter oluşunun ardında da psikolojik bir arka plan var. Joker'in tehlikeli kötülüğü deliliğinden, verdiği en büyük zararı da şehrin tımarhanesine girip delilerini azad ederek yapıyor, bir ilacı var ve deliliğini şehre yayıyor. Gotham Şehri deliler tımarhanedeyken huzurlu.
Delilik içerde tutulması gereken bir tehlike. Deliliği tarifleyen de tıp ve psikoloji bilimi. Süleyman onlar, mühür bu bilimlerin elinde. Benimse elimde balta, bindiğim dalı kesiyorum, diğer elimdeki mührün meşruiyetini sorguluyorum.
Burdan da aklıma şu "eşcinsellik hastalık mı?" tartışması geliyor, diyorum ki mesela eşcinselliğin hastalık ilan edilmesi modern bir söylemdir, Gotham şehrinin delilerinden korkan söylemin bir benzeridir bence. Eşcinsellik diye bir kategori yapıp, hastalıkla açıklayan ve tedavisine de yeltenen söylem, elindeki mührü seviyor bence. Pek çok dindar da bu söylem içinden konuşuyor aslında haram olan bir fiili, hastalık olan bir kategoriye değişiyor. Peki ama neden?
Aklıma gelen tek açıklama şu, hastalık ile sağlık arasına bir perde çekiyoruz. Hastalık bizden ırak oluyor, biz "sağlıklılar"dan. Halbuki insan olmanın türlü çeşit halleri var, uzağı yakını yok bence.
Sizce nasıl?

Tuesday, December 14, 2010

istedim ki

akşam kadıköy sahilde bir çift gördüm, çok romantik bir anın içindeydiler sanki, diplerinde de bir çingene çocuk, ikisi birbirine bakıyor, çocuk da onlara, üçü öylece duruyor ve hiç konuşmuyorlardı, epey durdular öyle. yanlarına gidip dördüncü olarak ben de onlara bakmak ve onlarla beraber durmak istedim :)

ışıklarda karşıya geçmek için yanımda bekleyen az saçlı çocuğa usulca yaklaşıp kapşonunu kapamak istedim " ört kafayı ört, üşüteceksin" diyecektim.

minibüste yanımda uzun uzun telefon görüşmesi yapan kız telefonu kapattığında kıza dönüp "ilahi nathalie, hala x'i sayıklıyor" ( x'in adını söylemiyorum, yerin kulağı vardır diye, şehirde kaç tane nathalie, süleyman :P çifti var ki) demek istedim.

neyse ki hiçbirini yapmadan döndüm eve :) çiftetelli, oryantal, flamenko, salsa, pop, horon, halay,roman,kasap,laterna ve semah döndüm sonra.

şimdi uyusam yeridir.

not: yeni yıla az kaldı, 2011 burç yorumlarınızı okumayı unutmayın :)

Wednesday, December 01, 2010

Voight-Kampff test

"You know that Voight-Kampff test of yours. Did you ever take that test yourself?"

Tuesday, November 30, 2010

aslı'nın sevdiği şarkılar konseri

ben ölünce arkamdan anma programları tertip edip, konserler vermeniz icap edecek tabii, sizi hangi şarkıları severdi aslı diye araştırma zahmetinden kurtarmak için bir liste hazırlamıştım vakti zamanında, az evvel biraz revize ettim :


1. çayın öte yüzünde
2. me and bobby mcgee
3. green grass
4. joga
5.life in mono
6.wild world
7.adagio-secret garden
8.sta limania
9.childhood
10. endülüste raks

Friday, November 19, 2010

dünyalar

insanların türlü çeşit hallerini merak ediyorum, minyatürleri seviyorum. bu meraktan, bu sevgiden minyatür tecrübeler yaşıyorum.

ben herşeyi gördüm demeden dünyaları geziyorum

Tuesday, November 09, 2010

neden kötüdür?

faşizm kötüdür, çünkü ben kendimi faşizmin öznesi gibi değil nesnesi gibi hayal ederim, neden öznesi gibi hayal edeyim ki?

güce aşık olmak kötüdür, çünkü ben kendimi gücü elinde tutan değil, güce maruz kalan olarak hayal ederim. neden elinde tutan olarak hayal edeyim ki?

biliyorum ki resim büyür ve gücü elinde tutanın büyük resimde maruz kaldığı başka güçler görünür.

böyleyken neden ve nasıl aşık olayım ki güce?

Sunday, November 07, 2010















you met me at a very strange time in my life

anlaşılmak

bazen de derdimi anlattığımda dinleyenin anlamaması iyi geliyormuş, bunu bu sabah beni dinleyen bir uzak doğulu, bir kuzeyli, bir afrikalı hayal ettiğimde fark ettim. tek tek üçünü de hayal ettim, üçü de boş gözlerle baktı ben konuşuyorken, çünkü bazen dertlerim fazla bu coğrafyaya özel. sadece buralarda anlamlı olunca ve biraz uzaklaşınca anlamsızlaşınca dertler bir hafifledim, sanki gerçekten uzaklaşmışım gibi.
dünyanın büyük olduğu fikri iyi geliyor.

Saturday, November 06, 2010

şalter indirmeyin halter kaldırın

askere gidenlere bir nasihat olarak denir ki 6 ay (en az) şalterleri indireceksin, duymayacak, görmeyeceksin.

ben işte, bu şalter indirmelere taktım bu aralar. yani aslında basbayağı görüp duyuyoruz ama bir emir veriyoruz sistemimize bunu görme, duyma diye. insan ilişkilerinde de olur böyle emirler, askerlikteki gibi dayanılır olmayan durumlara dayanmak zorunda kalınırsa yahut dayanmak zorundaymış gibi hissedilirse. aslında bu beceri otomatik olarak bizde mevcut, çok ağır travmatik yaşantılarda o olaya yabancılaşarak devrelerin yanmasına engel oluyor sistem, bu güzel. ama bu beceriye sahibiz diye şalterlerimiz kapalı yaşamamız mı gerekiyor sürekli?

yaşasak ne olur ki diye sorduğunuzu duyar gibiyim :P yaşasak şu oluyor, biz duymuyoruz, görmüyoruz sanıyorken duyuyor görüyoruz aslında, yaşadığımız "saçmalığı" aklımıza uyduruyor, rasyonelleştiriyoruz, içimize sinmeyeleri sindiriyoruz yani sindiğine inanıyoruz ama kuytularımızda kim bilir neler saklıyoruz...

saklamayalım da yanalım mı dediğinizi duyar gibiyim :P sen yanmazsan, ben yanmazsam o yanmazsa, herkes kendi evinin önünü yakmazsa. neyse aslında bazen de kendi kendimize ediyoruz, mesela diyoruz ki her Türk asker doğar, askere gitmeden olmaz diyoruz, sonra da dayanabilmek için şalterleri indiriyoruz. mesela diyoruz ki ben bu adamı seviyorum, dur şalterleri indiriyim :) sonra neler saklıyoruz acaba kuyularımızda, kuytularımızda.

inik şalter tespit testi


prensesler için:

kırk yastığın altına bezelye.

sade vatandaş için:

bu durum şöyle olsaydı, bir de böyle olsaydı diye alternatiflerini düşünmece. işe sabahın köründe gitmeseydim, bu kadın biraz daha az sivri dilli olsaydı, bu adam biraz daha düzenli olsaydı, bu iş biraz daha ödüllendirici olsaydı vs..

başka ihtimali daha sevimli geldiği halde elimizdeki ihtimal "kaçınılmaz" olan diye sürdürdüğümüz haller inik şalter alameti olabilir...


anlıyosam arap oliyim

merak ediyorum acaba benim arabım nasıldır, resim ters dönse görüntü ne olur merak ediyorum.

Wednesday, November 03, 2010

Thursday, October 14, 2010

küçük prenses için şarkılar

gelmeden evvel :
http://fizy.com/#s/1nqjca

geldin:
12.11.10
http://fizy.com/#s/1gypiy

bayram gecesi:
http://fizy.com/#s/1ags1k

Sunday, October 10, 2010

kendime not

bugün gottman'ların eğitiminde Julie'yi dinlerken bir an, şu an dünyanın en iyi terapistlerinden birini dinliyorsun, bu anı hisset ve kaydet dedim kendi kendime. sonra, bugünlerde anları böyle hissedip, kaydetmeyi ihmal ettiğimi, ihtiyacımın tam da bu olduğunu fark ettim, ayrıca anı kutularını böylece etiketleyip de kaldırmıyordum yerlerine, kendi kendime yaşadığım anların anlamlarını anlatmıyordum. çünkü "kendi hayatımı" yaşayıp giderken alışkındım ona şaşırtmıyordu beni, "alışkanlık körlük doğurur" dediği gibi tanpınar'ın "kendi hayatıma " çok alıştığım için de körleşmiştim olana bitene. halbuki ne süper bir hayatım var tek ihtiyacım biraz yabancılaşmak biraz geride durup dışardan bakmak...
yolunda gitmeyen şeyleri fark etmek nerdeyse her seferinde sevindiriyor beni, işte bunu da fark ettiğimde sevindim böyle. yeni bir çaba konusu çıktı bana diye :) yazayım bu yeni şeyleri düşüncesiyle eve geldim annemlerle biraz sohbet edip odama girdim, sonra odadan çıkıp leylanın odasına bir uğradım, tekrar odama geri döndüğümde masamın üstündeki pasta tabağını gördüm annem benim odadan çıktığım küçücük aralıkta masama bırakmış, ne muhteşem bir kadın diye düşündüm. ve bunu düşünürken evet, başladın işte geride durup takdir etmeye, afferim dedim kendi kendime :)
kibrit kutusuna da sevgiler..

Saturday, October 02, 2010

emdr

emdr, kişinin duygu, düşünce, beden duyumu ve imgeleriyle (hatıralar ve hayaller) çalışılan bir terapi tekniği. emdr terapisti olmanın bana en güzel gelen yanlarından biri de bir emdr şahidi olmak. yani birinin çok saf, çok akışkan bir şekilde duygularına, hayallerine, hatıralarına, beden duyumlarına şahit olmak ve insanın iç sistemlerinin onu iyileştirmek için ne numaralar yaptığını izlemek, sanki bir film izliyor gibi. hani inception filminde asansörle aşağılara iniyordu ya ariadne onun gibi..

bugün de böyle bir seanstaydım işte... geçenlerde e. ile konuşurken andığımız bir öz meselesi vardı, demiştik ki insanın vitamini kabuğunda diil de çekirdeğinde sanki, yani buna benzer birşeydi dediğimiz. terapilerde o çekirdeği daha az perdeli görüyorum, ve genelde insan çok güzel görünüyor o haliyle.

"kimseyi görmedim ben senden daha güzel, kimseyle konuşmadım senden daha özel" diye şarkı armağan ediyorum iyi seansta olsunlara.

Wednesday, September 29, 2010

Dilinizi değiştirin, dünyanız değişsin!

Dilini pozitifleştiriyorsun, olumsuz ifadeleri sözlüğünden çıkarıyorsun, her şey değişiyor, dert keder çıkıyor hayatından bak yeminlen. Mutluluk bir kelime kadar uzağında, dene bir bak. Bir kelimeyi çıkarıyorsun yerine yenisini koyuyorsun, huup , her şey yepisyeni oldu şimdi.

Mesela Amerika’da ayrımcılık zenci kelimesi yerine afro-amerikan kelimesinin yerleşmesiyle son buldu. Mesela biz memleketin tüm etnik kökenleri için Türk dedik, herkes Türk oldu, huzur ve barış içinde yaşıyoruz, ne mutlu. Mesela çıkardık ibne kelimesini sözlüğümüzden, hakaret diye, tüm eşcinsellerimiz bi rahat etti. Geçenlerde gördüğüm “ ĞAY FB” duvar yazısının ne anlama geldiğini bilemedim ama şimdi..

Dili değiştirince hafıza da değişiyor. Hafızamız zaten bilgisayar gibi, açıyorsun word dosyasını, yapıyorsun gereğini, bul diyorsun kelimeyi, değiştir diyorsun sonra, oh mis.

Değişimin bu kadar hızlı olması akıl almaz, inanılmaz. İnanılmaz demeyin, inanılır deyin bakın nasıl inanılır olacak.

En sevdiğim terapi ekolü işte bu yüzden sibiti (CBT) bayılıyorum bilişsel davranışçı terapiye :P

O değil de gerçekten sevmiyorum sibitiyi tam da bu nedenlerle; dili değiştirdiğimde hafızam değişmediği için, duygularım, beden duyumlarım, bedensel hafızam değişmediği için, sembolik dilim, rüyalarım değişmediği için ve bu ekol biraz fazla aceleci, kontrolcü ve biraz da kibirli olduğu için bana sevimsiz geliyor. Zaten rasyonaliteyi de sevmiyorum hiç.

Not: Bu yazıyı sizin için bir minik bilgiyle renklendirecektim ama işin aslını araştırınca çok da isabetli olmazmış gibi geldi.

Bilgimiz şu:

Thiokol şirketi büyük SRB füzelerini (SRB, Solid Rocket Boosters'leri), Utah'ta üretip, dünyanın en gelişmiş Kennedy uzay aracı fırlatma rampasına gönderirken kullandığı tren raylarının genişlik ölçüsü, iki bin küsur yıl önce, Roma atlarının kalçalarının genişliği ile belirlenmiş, nasıl mı?

ABD'deki tren raylarının genişliği 4 feet 8.5 inch'miş. Amerika'daki raylar, ilk defa, sürgündeki ingilizler tarafından yapılmış ve İngiltere'deki rayların genişliği de 4 feet 8.5 inch'mi. İngiltere'de, ilk tren raylarını yapanlar, aynı zamanda, tramvay raylarını yapan kişilermiş. Bu kişiler trenlerde de tramvay ray genişliği ölçüsünü kullanmışlar. Çünkü, ingilizler, öteden beri, at arabalarının tekerlekleri arasında bu ölçüyü kullanıyorlarmış. Tramvayları yaparken de aynı şasi genişliğini kullanmışlar. Çünkü, eski ingiliz yollarında, yol izleri bu ölçüdeymiş. Başka bir ölçüde şasi yaptıklarında, oldukça büyük zorluklarla karşılaşabilirlermiş. Çünkü, Avrupa'da ve İngiltere'de, eski yollar, Romalılar tarafından yapılmış ve Romalılar, kendi savaş arabaları için, bu ölçüyü kullanıyorlarmış. Roma imparatorluğunun ilk savaşçıları, ilk yol izlerini kendi savaş arabaları için oluşturmuşlar; sonradan gelenler, arabalarının zarar görmemesi için tekerleklerin arasındaki bu mesafeye uygun şekilde araba yapmışlar. Çünkü Romalılar, savaş arabalarının enini, önlerindeki iki atın kalçalarının arasındaki mesafeye tam eşit olacak şekilde ayarlamışlar. 4 feet, 8.5 inch’in hikayesi buymuş işte.

Yani öyle dilimi değiştim diyince değişmiyor bir şeyler şekerim, ta eski Roma senin bugünkü roket boyuna tesir ediyor işte.


Burada da bu bilginin neden gerçekçi olmadığına dair bir yazı var, gerçekçi mi bilemedim ama argümanıma destek bir örnekti, ama doğru, dürüst, ahlaklı haberci pur sizi argümanı için yanıltmak istemedi.



aslında tüneldeki Roma izine gitmeden, Anadolu İslamındaki şaman izlerine, Afrika İslamındaki raks ritüellerine, Avrupa'daki pagan sevgisine filan gidilebilir. gidin hadi!





ana bashaq el bahr

dinlemek için: ana bashaq el bahr

ana bashaq el bahr
zayak ya habebi anoon
we saat zayak magnoun
wemhager wemsafer
wesaat zayak hayran
wesaat zayak zalan
wesaat malyan belsabr
ana bashaq elbahr

ana bashaq essama
alashan zayak mesamha
mazroua nogoum wefarha
wehabeeba we'areeba
ashan zayak beeda
wesaat zayak areeba
boyoun metna'ama
ana bashaq elsama

ana bashaq eltareeq
laqeno feh loqana
wefarhena weshqana
washabna weshababna
wefeh dehket domouna
wefeh bekyet shomouna
weda feh elsadeeq
ana bashaq eltareeq

ana bashaq elbahr
webashaq elsama
webashaq eltareeq
laqenohomqaya
wenata ya habebi
enta kol elhaya

Pek de iyi olmayan Türkçesi


Denize meftunum
O da senin gibi nazik aşkım
ve bazen de senin gibi deli
ve senin gibi seyyah ve göçebe
ve bazen senin gibi şaşkın
ve senin gibi üzgün bazen
ve bazen de sabır dolu senin gibi
denize meftunum

Göğe meftunum
çünkü senin gibi müşfik
yıldızlarla ve mutlulakla parlar
ve candan ve yabancı
ve bazen senin kadar yakın
çünkü senin kadar uzak
ezgisel gözleriyle
göğe meftunum

yollara meftunum
Çünkü kavuşmamız yollarla
ve mutluluğumuz ve sefaletimiz
arkadaşlarımız ve gençliğimiz
ve kahkahası içinde gözyaşlarımız yollarda
ve içinde gözyaşlarımızla kandillerimiz
ve kaybettiğimiz arkadaşlarımız yollarda
yollara meftunum

denize meftunum
ve göğe
ve yollara
çünkü onlar hayatlar
ve sen birtanem
sen de hayatsın baştan aşağı..

Tuesday, September 28, 2010

Mitchell Heisman'ı kim öldürdü

35 yaşındaki psikoloji mezunu (yakın hissettim) Mitchell Heisman 1905 sayfalık bir intihar notu yazarak intihar etmiş 1905 sayfalık intihar notunda Tanrı'ya 1700 atıf varmış, onu saymaya kalkmadım neyse ki ama işim gücüm yoktu, Saxon kaç kere geçiyor diye saydım, yarısına gelmemiştim, beşyüzlerdeydim üşendim devam etmedim, capitalism, america kelimeleri de nerdeyse o sıklıkta geçiyor, Buddha iki kere geçiyor, İslam kelimesi de aşağı yukarı 20 kere, geçtiği cümlelerde terörizmle fanatizmle filan anılmış hep. varacağım yer şu, kurtuluş islamda :)
yok o diil tabii ki, Mitchell intihar notunda en çok kimi zikrettiyse onu o öldürdü bence : Tanrı. Allah'ın verdiği canı ancak Allah alır, yok bunu da demeyeceğim, diyeceğim şu, Mithcell'in Tanrısı zenginleşerek yaratılan bir Tanrı, bkz: "How To Create God by Getting Rich" . Velhasıl bence Mitchell'i kapitalizm öldürdü.

hiç okumadan yaptığım şu tahlil için kendimi tebrik ediyor, aydınlık günler diliyorum.

mystification

ben 6 yaşımdan beri mistiğim

bizim mahallenin bir ucunda bir kaya vardı, o zamanki ebatlarımıza göre biraz kocamandı, üstü de biraz pırıltıydı.. ben bu pırıltıyı görünce taşı "tılsımlı kaya" ilan etmiştim, mahallenin çocuklarını toplayıp taşı ziyarete götürüyordum, bir de dilek diliyorduk. sonra bir gün bir gittik ki kayanın yerinde yeller esiyor, belediye kaldırmış hiç de günahından korkmadan.
ilkokula başladığımda ise metruk bir evi eski bir kale ilan edip , bacak kadar boyumuza bakmadan beşinci sınıflarla kalenin kralı kim oyunları oynamıştık, üçüncü sınıftaykenki oyunlarımızda hep kral arthur oluyordum, neden merlin değildim bilemedim şimdi ama kılıcım büyülüydü.
sonra geldik ortaokula, sepetçioğlu'nun kilit, anahar kapı serisine başladım, babam bu kitapları tarih bilincim gelişsin diye getirmiş, ben de severek okuyorum ama en sevdiğim karakter alparslan, çağrı bey filan değil; hasan sabbah. cennet fedaileriyle yaptıkları alemleri anlatan sayfaları tekrar tekrar okumuştum.
sonra üstüne bir de çiçek çocuklarla ilgili filmler seyredince iyice büyülenmiştim, kendime bir din kurmak en büyük hayalim olmuştu:P bizim kızlarla yaptığımız muhabbetlerde günahtan korkmasak ne yaparız sorusuna verdiğim cevap buydu işte, günahından korkmasam kıyak bir din yapıp insanları kandırırdım.
gördünüz mü sevgili dostlarım ne kadar mistik bir insanım, şimdi neden adım bilimsele çıktı hiç anlam veremiyorum.

Thursday, September 16, 2010

yasal mermi


“Apocolypse Now” filmi bir askerin cinnet anı sahnesiyle başlar, zihninden savaş görüntüleri akar, bir otel odasındadır ve ait olduğu yer burası değil de savaşın ortası gibi hissetmektedir, bu odada gittikçe daha güçsüz düşmektedir. Sonra neyse ki beklediği gerçekleşir tekrar savaşın ortasına, ormana bir göreve gönderileceği haberi gelir. Albay Walter E. Kurtz'ün icabına bakma görevi. Davet edildiği odada bir masada üst düzey askerlerle yemek yerken bu görevi ve Albay Kurtz’un ses kaydını dinler.

Fakat onları öldürmeliyiz.
Onları yakmalıyız.
Domuz üstüne domuz,
inek üstüne inek...
köy üstüne köy,
ordu üstüne ordu,
ve bana katil diyorlar.
Siz ne derdiniz...
katil katili suçladığı zaman?

Bu sahnede masadaki üst düzey askerlerin rahatsızlığı görülmeye değerdir. Albay Kurtz gibi iyi bir subayın böyle bir deliliğe kapılmış olmasının verdiği mesaj deliliğin çok yakınlarında olduğudur belki.

Deliliğin, vahşetin ya da kötülüğün çok da uzağımızda olmadığını, içimizde bir yerlerde böyle bir temayülümüzün olduğunu gösteren bir araştırma olması dolayısıyla Stanford hapishane deneyi önemli bir deneydir. Deney, Stanford Üniversitesinin bodrum katının hapishaneye çevrilmesi, gazete haberi yoluyla ulaşılan ve psikolojik olarak sağlıklı bulunan 24 gönüllü deneğin seçilmesi, rastgele bir şekilde 12 ‘sinin mahkum, 12’sinin gardiyan olması yoluyla gerçekleşmişti. Deneyin gerçekçi olması için polisle de anlaşılmış ve mahkum denekler gece yarısı evlerinden alınarak önce polis merkezine götürülmüş, parmak izleri alınmış, ardından üniversite içindeki deney ortamına aktarılmıştı. Burada kıyafetlerinden soyularak duşa sokulmuş, üzerlerine bir sprey sıkılmış sonra da mahkum kıyafetleri ve ayak bileklerine de kelepçe geçirilmişti. Benzer şekilde gardiyan denekler de gardiyan kostümüyle, göz temasını engelleyen güneş gözlükleriyle ve -kullanmamak koşuluyla-coplarıyla gardiyan rolüne bürünmüşlerdi.




Deney Sonuçları

Gardiyanlara gardiyanlıkla ilgili özel bir eğitimin verilmemişti, sadece işlerinin ciddiyeti ve muhtemel tehlikelerin varlığından bahsedilmişti. Mahkumlar deneyin başlarından itibaren edilgen bir tavır sergilerken gardiyanlar giderek agresifleştiler. Gardiyanların sertleşmesi üstüne daha deneyin ikinci gününde bir hapishane isyanı gerçekleşti, gardiyan rolündeki denekler kontrolü ellerinde tutabilmek için fazla mesai yapmaya karar verdiler. Gardiyan rolündeki denekler, işkence olsun diye rutin hapishane sayımlarını sürece çok uzun tuttular ve mahkumları saatlerce şınav çekmeye zorladı, tuvalete gitmelerini yasakladılar ve mahkumları ihtiyaçlarını lazımlığa gidermek zorunda bıraktılar. Küçük hapishaneyi idrar kokusu kapladı. Çıplak elle tuvalet temizliği yaptırmak, yataklara el koyarak mahkumları betonda uyumak zorunda bırakmak da, gardiyanların başvurdukları diğer yöntemlerdendi. Deney ortamı bu kadar kısa bir zamanda gerçek bir hapishane havasına bürürünce Zimbardo dördüncü gününde deneyi sonlandırmaya karar verdi.

Zimbardo bu deney sonucunu “Lucifer etkisi” kavramıyla açıklar. “Lucifer etkisi” kavramı, Meleklerin en üstünlerinden biri olan Lucifer’in emredilen şekilde insana itaat etmemesi (islami literatürde secde etmemesi) yani Tanrı buyruğuna karşı gelmesi üzerine kovulması ve kötülüklerin kaynağı olan şeytana dönüşmesine bir göndermedir. Bir meleğin dönüşüm hikayesidir ve aynı zamanda sıradan insanların 6 günde zorbaya dönüşebilmesinin hikayesidir.
Zimbardo’nun (2005) “Lucifer etkisi”ni anlattığı makalesinde sık sık atıfta bulunulan “Lord of the Flies” filmi de bu dönüşümleri anlatır. Film, bir kaza sonucu ıssız bir adaya düşmüş olan onbeş yaşlarındaki bir grup askeri lise öğrencisinin adada geçirdiği zaman içinde iki gruba ayrılması, bir grubun git gide vahşileşmesi diğer grubun ise medenilekten vazgeçmemesi ve bu süre zarfında da vahşileşen grup tarafından tüketilmesini anlatır, bir grup masum çocuğun katillere dönüşüm hikayesidir. Son sahnesi ise bence çok çarpıcıdır. Filmde iyiyi temsil eden ve artık yalnız kalan Ralph, vahşi Jack ve arkadaşları tarafından kovalandığı ve yakalanırsa öldürüleceği o anda, uzağa doğru atlar ve gözünün önünde bir asker postalı görür, anlarız ki nihayet bulunmuşlardır. Ralph’in peşinden yüzleri savaş boyalı, elleri mızraklı bir grup çocuk çığlıklarla geldiğinde karşılarında bir asker görünce şok olurlar . Bu şok o esnada adada bir grup çocuk bulacağını düşünen askerler tarafından da paylaşılmaktadır. Jack ve arkadaşlarına, cinayetler işlettiren şey silahları, denetlemedikleri şiddet eğilimi ve şiddeti meşrulaştırmak için yaydıkları bir korku hikayesiydi. Oysa şimdi karşılarında onları durduracak bir şey vardı, bir yetişkin, silahlı bir asker, dış dünyadan bir insan, bazı şiddetleri durduran, bazılarına izin veren, bazılarını bizzat uygulayan bir görevli.


Albay E. Kurtz’ün iyi bir askerden bir vahşiye dönüşmesi Lucifer etkisiyle açıklanabilir ancak Albay E. Kurtz’ün sıradan bir insandan, Albay E. Kurtz’e dönüşmesi de başka bir dönüşüm hikayesidir aslında. 6 gün içinde Stanford üniversitesi bodrum katında gerçekleşen şey gardiyan rolündeki deneklerin zorbaya dönüşmesi, mahkum rolündeki deneklerin ise mazluma dönüşmesi olmuştur. Belki de bu yüzden içimizdeki kötülüğün açığa çıkmasını tetikleyici bir faktör olarak “görev” konusu üzerinde biraz daha düşünülmelidir.


Zimbardo (2005), A Situationist Perspective On The Psychology Of Evil. Ed. A.G. Miller, The Psychology of Good and Evil . The Guilford Press.
http://www.prisonexp.org/

Wednesday, September 15, 2010

tasarruf

Okul boykotu gündeme düşünce "çocuk" ve ebeveynlerinin onun eğitimi üzerindeki tasarrufu konusu da benim gündemime düştü. Çocuğun siyasi nedenlerle eğitimden mahrum bırakılması bir çeşit çocuk istismarı olabilir diye düşünürken yeniden çocuk istismarı kavramını ve bu vesileyle de çocuğun nasıl tariflendiğini düşündüm.

Mavi Marmara'da şehit olan Furkan'ın okul müdürüne yöneltilen eleştiri geldi aklıma, okul öğrencilerine, Furkan'ın şehit olduğunu anlattı diye küçücük çocukları ölüme teşvik etmekle suçlanmıştı bazı çevrelerde. Halbuki çok daha küçükleri ellerinde taşlarla savaşıyor, ölüyor Filistin'de. Hayatlarımız sterilleştikçe çocuklar biraz geç büyüyor belki de...Sterilleşerek siyasetten arınmıyoruz elbette, siyasetten arınmak hiç bir durumda mümkün değil. Çocuğa Filistin'deki kardeşlerini anlatmamak siyasetten temiz olmak değil başka türlü siyaset yapmak çünkü. Çocuklar Türkçe eğitimle, okullarda okutulan derslerde, belirli günlerde, haftalarda zaten hep siyasete dahil oluyorlar.

Siyasete dahil olarak istismar ediliyorlar mı peki? Siyasete dahil edilmemek durumu hayata dahil edilmemek olacağı için siyasete dahil edilmeyi istismar olarak göremiyorum. Bebek doğar, kayda geçer, kimliği çıkar ve nur topu gibi siyasi bir bebeğiniz vardır artık. Bebek doğar da kayda geçmezse kayıtlıdan daha siyasi bir bebeğiniz vardır, gözünüz aydın. Bebek doğar, doğumunda kendi tasarrufu yoktur, büyüyünce belki sorar ana babasına "bana mı sordunuz doğururken" diye.. Çocuk konuşur, konuştuğu dili seçme tasarrufu yoktur, annesini babasını seçemez, dinini kültürünü seçemez, ne çıkarsa bahtına yani... Zaten çocuğun tasarrufunda değil yani olan biten. Çocuğun okula gönderilmesi de ötenazi gibi, kürtaj gibi tasarrufla ilgili ve bu sebeple de etik ve siyasi bir konu. Benim henüz cevabım yok.

referandum sonrası

Aziz nesin'in % 40'lık diliminden, zekalarını gözüme gözüme sokmalarından sıkıldım. Beni rahatzsız eden birilerinin başkasını aptal ilan edecek haddi kendisinde görmesi değil, beni rahatsız eden "aptal"lığın kötü birşey gibi sunulması. Aptallık korkunçlaştıkça akıl güçleniyor, beni asıl rahatsız eden bu.

Peki aklı iyi bir şey yapan ne?

Akıl kelimesi arapça, akletmek fiilinden geliyor. akletmek bağlamak demek, akil uygun bağları kurabilen kişi oluyor bu durumda.

Zekanın ise psikoloji kitaplarındaki tarifi içler acısı, "zeka testlerinin ölçtüğü şeye zeka diyoruz" gibi birşey. Bir de Darwin'in bir zeka tarifi var, "Zeka uyum sağlayabilme becerisidir" diyor. Darwin'e kalsa bu % 60 zeki, % 40 aptal olacak nerdeyse..

Zeka tarifi biraz kaypak diye akıl üzerinden devam edecek olursak, olaylar arasındaki uygun bağları kurabilme gücü denen şey bir dili konuşabilme becerisine benziyor aslında. Bir dil içinde bir kelime "birşey"i tarif eder, onunla ilintilidir, kelimenin ilintili olduğu başka kelimeler de vardır, o dili öğrenirken kazandığın türden bir bilgidir bu. Yani akıllı olmak öğrenilen birşeydir. Bir çerçeve içinde mahirce hareket etmek, çerçevenin sınırlarını aşmamak, taşmamak akıllı olmanın gerekleridir. Dışına çıktığın vakit akıllı olmaktan da çıkarsın.

Şimdi hal böyleyken akıllı olmak neden iyi birşey? Aptal olmak neden korkunç?

Mutfakta neler var?
aklın sistemden çıkması
sözü güvence altına alma
the fool on the hill

Wednesday, September 08, 2010

ve ancak senden yardım dileriz

O'ndan başkasından yardım dilememek başkasından yardım dilemekten daha kolay diil mi?

Friday, September 03, 2010

Thursday, September 02, 2010

çok bölüm ezel,

bir kaç dize oruç aruoba*

ve bazı yeni keşifler.




*
Kendi olarak, sana gelen
sana gereksinimi olmadan, seni isteyen
sensiz de olabilecekken, senin ile olmayı seçen
kendi olmasını, seninle olmaya bağlayan
O, işte...

Tuesday, August 31, 2010

kürkçü dükkanı

buradaydık, sonra orada, sonra şurada ve şimdi yine buradayız.

Friday, August 20, 2010

gözyaşlarımızı bitti mi sandın?

gözyaşlarımız bitmiş, halis muhlis saf ve tabii gözyaşlarım kurumuş da suni gözyaşı kullanmam gerekmiş.

Tuesday, July 27, 2010

çizgi film

atv'de çizgifilm izler
sanki kendi çizmiş gibi
izlerken de hayal kurar
bütün insanlar gibi

bir televizyonu olsun ister
bir de uydu anteni
izlerken uyuyakalır
hep güle atv'nin kızı

sevgili elf eda ve eşi serdar'ın şarkısı, şu stresli işimi bana sevimlileştirdiler sağolsunlar :)

Monday, July 26, 2010

rüyalarınızın terapisti

emdr'ın mantığını anlatırlarken rüyalardan örnek vermiş, beni kalbimden vurmuşlardı.
gözbebeklerinin işlemleme esnasında sağa sola hareketi, beynin sağ ve sol korteksini harekete geçiriyor, bilgi işlemleme sürecini sağlıklı bir şekilde tamamlamaya yarıyor. bunu duymam emdr'a güvenmemi kolaylaştırdı evet ama rüyalara bakışımı da değiştirdi, canım biraz sıkkın uyuduysam sabah canımı sıkan konuyla ilgili gayri ihtiyari bir şekilde sud düzeyime (sıkıntı düzeyi) bakıyorum ve ekseriyetle düştüğünü görüyorum. rüyaların çalışma yöntemini seviyorum, metaforlarla ve işlemleme yaparak. bu bilgi mesleğimi kendi kendime meşrulaştırmama da yardımcı oluyor. yaratıcının rüyalar vasıtasıyla yaralarımızı sarma yolunu izliyormuşuz gibi geliyor.

Monday, April 05, 2010

"tüm insanlığa kahve ısmarlamak, aklımdan geçen bu"*

eşyalarımı kütüphanede bırakıp çıktım, okuyacağım şeylerin çoğu bitmişti, bazı notları cebime aldım, bir de kalem aldım, her an yazı yazmak isteyebilirim diye. diğer cebime de telefonla cüzdanımı. evet, biraz şişti cepler ama olsun, çanta taşımamak güzeldi. gidip bişeyler yedikten sonra avare avare yürüdüm sokaklarda, keyfim pek yerindeydi, ne bir telaşım vardı, ne de bir derdim. üstelik içim muhabbet doluydu, aklıma gelen bütün arkadaşları sevgiyle yad ettim, hepsini arayasım geldi tek tek. hatta sokakta gördüğüm herkese selam verip biraz sohbet edesim de geldi. yaşlı bir teyzeyi gülümseyerek, oyuncak arabaya binen küçük bir çocuğu ise baş parmağımla selamladım, aslında ilk önce çocuk beni selamlamıştı böyle, erbakan selamıyla. reklam filmlerinde zıp zıp zıplayıp herkese neşe dağıtarak koşturan insanlardan olmuştum bir anda. yani en azından hayalimde. içimden birilerini aramak, bir kahve içmek, muhabbet etmek de geçiyordu aslında ve fakat reklamlardaki zıp zıp insanlar gibi hemen o muhabbeti bırakıp ordan ayrılasım da gelebilirdi. bir de kimi arayacağımı da bilemedim. yazı tura atsam dedim. ama yazı tura bana kimi arasam iyi oluru söylemiyor, şunu arasam iyi olurmuyu söylüyor. biraz eksik bir bilgi. bu arada telefonum çaldı işte, güneşin altındayken tasarruf modundaki telefonumda arayan kim göremiyorum, kim olduğunu bilmeden açıyorum ve sürpriz :)

*dublörün dilemması

Monday, March 29, 2010

hayyam



hiç hiçbir şey bilmiyorlar
bilmek istemiyorlar
hiç hiçbir şey bilmiyorlar
bilmek istemiyorlar

şu cahillere bak
dünyanın sahibi onlar
şu cahillere bak
dünyaya egemen onlar

onlardan değilsen eğer
sana zalim derler
onlara aldırma hayyam
dostum, dostum...

hiç hiçbir şey görmüyorlar
görmek istemiyorlar
hiç hiçbir şey görmüyorlar
görmek istemiyorlar

şu cahillere bak
dünyanın sahibi onlar
şu cahillere bak
dünyanın hakimi onlar

ben bu şarkıyı seviyorum ama biraz sorunlu bence :)
sen ona cahil de, o sana zalim desin geçinip gidin gül gibi. ama ben sevmiyorum bir grubun aidi olup dışardakine cahil demeyi.

Thursday, March 11, 2010

2049

"ademoğlu günlerden ibarettir her gün bir parçası eksilir " demiş biri, bana da sanki her gün biraz daha örülüyoruz gibi geliyor. dün, bugün ve yarınla.
geçen gün biri dedi ki " zaten herşeyi unutur o, unutmaya meyyal" üzüldüm bunu duyunca, o unutmaya meyyal kişinin haline, gördükleri rüyaları hiç hatırlamayanlara da üzülürüm. bildiğimiz kadarıyla dünya gözüyle bir tanecik hayatımız var. insan unutmak için mi yaşar o biricik hayatı?

zaman


akan ve duran şeyler üzerine düşünmeyi çok küçükken, dedemin çoruh'a bakan yazıhanesi sayesinde öğrendim. balkondan aşağı bakarken apartman yüzüyor gibi hisseder, bu hissi severdim.
bir keresinde daha 6 yaşında ya var ya yokum, kaçıp gitmişim dedemin yanına, küçük bir çocuk için uzun bir yoldu epey.
dedemi özledim şimdi ve çocukluğumu.

Monday, March 01, 2010

konuşmak

çok sevdiğiniz çok kıymet verdiğiniz biriyle konuşacak ortak bir konunuzun kalmadığı oldu mu?
konuşmanın sık sık tıkandığı, konuşsanız da ortaya kocaman bir yabancılığın çıkacağı anlar?
belki de yabancılık çıkmalıdır ortaya.

yazıdan uzun edit: bana "bu tıkanmayı yaşadığın kişi ben miyim" diye soran veyahut bunu kendi kendine düşünen sevgili arkadaşlarım, bu konu gayet alakasız bir yerden düştü aslında aklıma. leyla ipekçi için ayşe arman bir yazı yazmış, onu gördüm. eski dostmuşlar da sonradan yabancılaşmışlar, leyla dine merak sarmış, artık ayşelerle alışverişti, modaydı filan konuşmak ilgisini çekmiyormuş. düşündüm sonra, insanlar dostlukları konuşarak kuruyorlar. sonra mesela değişiyorlar aynı yönde yahut aynı hızda olmuyor diyelim değişimler, o zaman ortak konular azalıyor, konuşmalar tıkanıyor, tatsızlaşıyor. ve insan dostunun kendisini anlayamayacağını düşünür mü? düşünüyor, daha çok susuyor. sanki herkeslerin bir şahsi sözlüğü var, olaylar, anılar, anlamlar hep şahsi. ancak emek vererek öğreniyorsun diğerinin dilini. ve tabii istidat da lazım. hali hazırda kendisinin konuştuğu dile yakınsa bu arkadaşın dili kavramlar örtüşüyorsa, oh ne ala hemencecik intibak ediyor diyelim. ama sonra değişirse arkadaşlardan biri, diğeri yetişemezse o değişime ya da istekli olmazsa hiç öğrenmeye, o zaman yabancılık başlıyor işte.
istidat, emek ve isteklilik belirleyicileri gibi sanki bu öğrenme sürecinin. filmlerde romanlarda en sevdiğim şeylerden biri de bu hayali insanların tamamen yabancı birinin dilini öğrenmeye çok açık ve hevesli olmaları, sizce de güzel değil mi?

Sunday, February 28, 2010

esrik

cuma akşamı "yapıt ve alımlayıcı" ile ilgili bir seminere gittim,
"her tablo, her müzik yapıtı onu algılamak için bize bir organ armağan eder" diyen blanchot alıntısını aktardı konuşmacı, " dile mahrem var mı kulaktan ayrı" dediğini hatırladım celaleddin'in.

algılamak kelimesi yerine ingilizce tercümesinde "to welcome" kelimesinin kullanıldığını söyledi ender konuşmacı, bir eseri karşılayabilmek, onu misafir edebilmek için blanchot'nun gerekli gördüğü "sonsuz ötekiliğe açılan yol" dan bahsetti.

benim ancak ben oluşumu unutarak onu duyabilmem mümkündü. iki şey çağrıştı, birincisi "sohbete giderken boş bir kap gibi git ki dolasın" tavsiyesi, ikincisinin ne olduğunu unuttum :)

ve o zaman gerçekten de okumak ya da daha geniş ifadeyle bir esere şahit olmak, onu karşılamak cesaret gerektiren bir iş olacaktı çünkü ben bilmediğim bir yolculuğa çıkacaktım "öteki"ne.

sonra cumartesi günü başka bir konferansa katıldım, fethi benslama gelmişti fransa'dan, islam ve psikanaliz anlattı bizlere. ilginçti, çok uzun notlar aldım. öğrendiğim şu şeyse çok hoşuma gitti, hem de bir gün evvel dinlediğim "alımlayıcının yapıt karşısındaki hali" konusuyla da bağlantılıydı. "ikra" oku anlamına geldiği gibi aynı zamanda, doğurmak anlamına da geliyormuş. böylelikle okumak, yeni bir şey doğurmak demek oluyor. bir şeyi içine almak, onun sendekiyle birleşmesine izin vermek ve ondan yeni bir şeyi doğurtmak. büyüleyici değil mi :)






Monday, February 22, 2010

Duha

Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla.
Andolsun kuşluk vaktine
Ve sükûna erdiğinde geceye ki,
Rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı.
Gerçekten senin için ahiret dünyadan daha hayırlıdır.
Pek yakında Rabbin sana verecek de hoşnut olacaksın.
O, seni yetim bulup barındırmadı mı?
Şaşırmış bulup da yol göstermedi mi?
Seni fakir bulup zengin etmedi mi?
Öyleyse yetimi sakın ezme.
El açıp isteyeni de sakın azarlama.
Ve Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an

dinlemek için

Tuesday, February 09, 2010

keşif pilotu

ben bir keşif pilotuyum. galaksimin insanları beni iki yıl savaşları boyunca gösterdiğim cesaretle tanır. meraklı ve hevesli bir pilot oldum çoğu zaman. bir yerin gidilmemiş olması benim oraya gitmem için yeterli bir neden oldu hep. savaş boyunca uzay mekiğimle uzaklardaydım, içimde kımıldayan o macera tutkusuyla. bazen gemiye dönerdim ve fekat dinlenmeye alışmadan tekrar binerdim mekiğime düşerdim yollara, uzayın yollarına. savaş bitti nihayet. ilki bundan 10 yıl önce gerçekleşen ikinci iki yıl savaşları.

ben hala keşif pilotuyum, savaş yorgunu biraz. eskiden özlediğim şey hep uzak gezegenler galaksilerken şimdi uzay gemisine döndüğüm anları özlüyorum. bir müminin ibadete niyet ettiği ana benzetiyorum gemiye giriş için izin istediğim anı. izin geliyor, içeri giriyorum ait olduğum yere, bir puzzle parçasının puzzle içindeki yerine yerleşmesi gibi.

ama ben bir keşif pilotuyum.

Wednesday, February 03, 2010

güzel

Ölünce güçlenen veliler ve jedi'lar, aklıma ölünce badem gözlü olan körleri getiriyor. Ama veliler ve jedi'lar gerçekten güçlenir diyebilirsiniz, belki birileri de gerçekten badem gözlü oluyordur hıym? İlk durum ölenin tabiatıyla alakalıyken, ikincisi kalanın tabiatıyla alakalı olabilir belki. Çünkü biz henüz buradakiler şiirleştirmeyi, güzelleştirmeyi severiz. Birşeyi sonsuza dek güzel kılmanınsa, belki tek yolu onu öldürmektir. Ölü olan, zamanın sürprizlerinden ve hiç sürprizsiz yıpratıcılığından azadedir. Bir hatıradır, hayaldir ve şimdi tamamiyle bizimdir. Artık sonsuza dek ölü ve sevimlidir. Belki de bu yüzden herkes öldürür sevdiğini. Belki de bu yüzden bir dönüp baksak iyi olacak yanımızda uzanan sevgili diri mi?

lady d'arbanville

ölünce

"Kazanamazsın, Darth. Beni öldürürsen ne kadar güçleneceğimi hayal bile edemezsin" dedi Obi-Wan Kenobi, Darth Vader'a. Makul, dedim içimden, aklıma şu söz geldi: "Veli, dünyadayken, kınındaki kılıç gibidir. Ölünce, kınından çıkan kılıç gibi olup, tasarrufu, tesiri kuvvetlenir. "

Monday, February 01, 2010

sevgili jeremy

Dear Jeremy,


in the last few days, I've been learning how to not trust people, and I'm glad I failed. Sometimes we depend on other people as a mirror to define us and tell us who we are. And each reflection makes me like myself a little more.


Elizabeth.

Friday, January 29, 2010

sevgili günlük,

bugün, bir çizmeye hapsoldum, bozuk bir fermuarı açmaya çalışırken ojelerim çıkacak diye korktum. fonda cemil ipekçi, derya baykal ve dondurulmuş embriyolardan, dondurulmuş pizzadan bahseder gibi bahseden bir doktor amca vardı, tv'yi açık bırakıp gitmiş annem. yaklaşık bir saatlik bir mücadeleden sonra sabunlu fermuar pense marifetiyle açıldı ve ayağım nihayet serbest kaldı. giderayak kendime hürayak ismini verdim oracıkta. madem gidecektin, neden çizme çıkarıyorsun?
şey ben evde çizmeyle dolaşırım da :P yok evde çizmeyle dolaşmıyorum, sabah çizmemi çıkarıp öğlen çizmemi giymek için eve uğramıştım ya da onun gibi bişeyler.

akşam inglourious basterds'ı seyrettim, çok beğendim, sanırım tekrar seyredeceğim. fekat ben şiddet sahnesi seyrederken öyle geriliyor öyle geriliyorum ki anlatamam, sanki çizilen benim alnımmış gibi geriliyorum.

bir de bu gece dolunay var galiba.

Thursday, January 28, 2010

salinger'ın ardından

"Ego ego ego. Bıktım usandım. Kendiminkinden de, başkalarınınkinden de. Bir yere varmak, farklı ve ayrıcalıklı bir şeyler yapmak, ilginç biri olmak isteyen herkesten bıktım usandım. İğrenç bir şey bu -iğrenç iğrenç. Kimin ne dediği umurumda bile değil."
"Sırf rekabetten korkmadığından emin misin? Bu işten fazla anlamam ama, iyi bir psikanalist -yani gerçekten yetenekli biri- senin bu sözlerini muhtemelen-"
"Rekabetten korktuğum filan yok. Tam tersine. Bunu göremiyor musun? Rekabet edeceğimden korkuyorum ben -beni asıl korkutan bu. Bu yüzden ayrıldım Tiyatro bölümünden. Ben herkesin değer yargılarını kabule korkunç bir şekilde koşullanmışım diye, alkışlardan ve insanların benim için deli divane olmasından hoşlanıyorum diye, bunun doğru olması gerekmez ki. Bundan utanıyorum. Bıktım usandım. Tam bir hiçkimse olacak cesaretim olmamasından usandım. Kendimden de, bir çeşit ses getirmek isteyen herkesten de usandım."

"sana bir tek şey söyleyeceğim franny. bildiğim tek şeyi. ve sakın bozulma. kötü birşey filan değil. ama eğer senin istediğin dini bir hayatsa, şunu hemen bilmelisin ki, bu evde sürüp giden o kahrolası dini eylemlerin her birini tek tek gözden kaçırıyorsun. birisi sana bir kase kutsanmış tavuk suyu çorba getirdiğinde, onu içecek sağduyudan bile yoksunsun sen- ki bu tımarhanede bessie'nin birine getirebileceği tek tavuksuyu da bu türdendir zaten. onun için, sadece söyle bana dostum, sadece söyle bana. yola düşüp bütün dünyayı dolaşsan, şu isa duanı sana doğru dürüst okumasını öğretecek bir üstat- bir guru, bir kutsal kişi- bulmak için, bunun ne yararı olacak sana? sen daha burnunun dibinde duran bir kase kutsanmış tavuksuyu çorbayı göremezken, basbayağı kutsal bir kişiyi gördüğünde onu nasıl tanıyabileceksin, ha? söyler misin?"


bir iki hafta önce durdum ve dedim ki, bu yaşına geldin aslı, hala mı franny. evet, hala franny idi ne yapalım. mezarı başında konuşsaydım salinger'ın derdim ki, nerdeyse otuzuma gelmişken hala franny.


I'm a loser baby, so why don't you kill me?

sizce ne kadar rasyonel?

akademiyi bırakıp köye yerleşen ve bahçesinde domates yetiştiren bilim adamı,
tüm ilmini ve sevenlerini bırakıp, zamanının çoğunu ne olduğu bilinmeyen bir adamla geçiren alim,
kürküyle ciğer satan kadı,
ben siftah yaptım, karşı dükkana bir gitseniz o arkadaşım henüz yapmadı diyen esnaf,
tüm servetini muhtaçlara bağışlayıp mütevazı bir hayat süren eski kodaman,
tüm servetini yakıp dövüş kulübü kuran kariyer adamı,
ferrasini satan bilge (satıp napıyordu parayı?)
tibet'te yedi yıl geçiren brad pitt :P
tacı tahtı koyup yollara, çöllere düşen sultan,
kariyerinin nerdeyse zirvesindeyken çocuk doğurup isi gucu birakan anne,
kariyerinin nerdeyse zirvesindeyken evlenip evimin adami olacağım diyen meşhur oyuncu,
çok daha iyi kazanabilecekken azına razı olup sanatını tercih eden sanatçı,
sadece mutsuzken üretebilen ve artık üretmeme pahasına mutluluğu seçen sanatçı,
mutluluğun esaret anlamına gelebileceği durumda mutsuzluk ve hürriyeti seçen kişi,
leyla ayağına gelmişken ona sen leyla değilsin diyen mecnun.

Saturday, January 23, 2010

hikayeler

hikayenin biri insan ve Allah ilişkisi hakkındadır, ibn tufeyl yazmıştır, hay bin yakzan'ın ıssız adadaki serencamını anlatır.

hikayenin diğeri insan ve öteki insan arasındaki ilişki hakkındadır, daniel defoe yazmıştır, ve robinson crusoe'un ıssız adada cuma'yla karşılaşmasını, efendi-köle ilişkisi üzerinden anlatır.

hikayenin bir diğeri de insanlar ve dharma initiative hakkındadır :P

insan ve Allah ilişkisi hikayesi bence çok ilginç ama bu ilişki izole bir ilişki değil, insanın diğer insanlarla olan ilişkileriyle çok bağlantılı. hikayelerimiz ne ilginç, iç içe geçmiş.


Thursday, January 21, 2010

yol

yolculuk gittikçe daha keyifli bir hâl almaya başladı.
fekat keyif de geçer, gider.
nefes alıp vermek gibi çünkü herşey.
tutarsan ölürsün.
halbuki hayat bak ne güzel.

şahsi yolculuk keyiflendirici tarifim:
bir müziği dinlerken içindeki tüm sesleri tanımaya çalışmak, kulak kesilmek gibi,
bir yemeğin içinde neler olduğunu tahmin etmeye çalışmak ve tatlara odaklanmak gibi,
yolu izlemek, karşıma neler çıkardığını görmek ve tahminler yürütmek.

Wednesday, January 20, 2010

olan biten

küçük bir çocuk gibi öğrenmeye çalışıyorum işte.

hayat

foucault'cuğum, mektubunda hayatı sanat eseri gibi yaşamanın güzelliğinden bahsetmişsin. güzel olmasına güzel de, biraz kullanışsız geldi bana. kolaylıkla yapısökümüne uğrayabiliyor sonra hayat ve söküp söküp yeniden örmek, sökülüp sökülüp yeniden örülmek yorucu olabiliyor.

ankacığım, biliyorum ki sen küllerinden yeniden doğabilirsin. ama en ölümsüz süper kahramanlar bile yorulabiliyor ve güçleri zayıflayabiliyor, abartma istersen. ve yüzlerine o yorgunluğa dair bir iz konuveriyor sonra. ister misin yüzünde yorgunluk izleri olsun?

ve semender
ve akrep.

Saturday, January 09, 2010

konser konsantrasyonu

bazenleri konser izlerken o anın içine giremediğim olur, gözümü kapasam müziği duyacağım, turnanın yuvasına duyduğu özlemi anlatan bir japon türküsüyle japonya'ya gidecek gökte bir turna olacağım ama gözüm açık olunca salon bir konser salonu, ben de bir seyirci olarak kalıyorum. ve sadece seyirciyken bazı konserlerde icra edilenle aramdaki mesafe çok açık olabiliyor, gayet güzel bir konser olmasına rağmen o sırada icra edilenle bir rabıta kuramamış olabiliyorum. dün akşam da tam böyle hissediyorken, japon davulcu amcanın bagetleri sırtına doğru götürdüğünü gördüm, hani bizde de mehteran büyük davullara vuracağı zaman kollarını şöyle arkaya doğru gerer ya, bu amca da o hareketin biraz daha sertini yapıyordu, sanki bir sırtına, bir davula vuruyor gibi görünüyordu. ve ben bu hareketle beraber konseri yaşamaya başladım.amcanın davula vurmasından daha canlı hissedebildiğim bir şey olacaktı sırtına vurması. hemencecik o hissi kendi sırtımda duyabilirdim, ama amca sırtına değil de davula vuruyordu, öyleyse bunu hissedeyim dedim. icra edilenle kuramadığım rabıtayı icracıyla kurmayı denedim ve o kocaman davulun önünde pata küte pata küte, davula vuran ben oldum, muhteşemdi :)

bundan sonra, konserlere götüreceğim bu tecrübeyi inşallah.

Monday, January 04, 2010

ikibindokuzu nasıl bilirdik?

mekân I.Nişantaşı, Asena'nın yeri.

mekân II. Maltepe, eski ofis.

mekân III. Cerrahpaşa, bir muhallebici.

mekân IV. Üsküdar, cadde.

mekân V. Karagümrük, ne eveti aslı ne eveti. evet, ülfet.

mekân VI. Kuzguncuk, Üsküdar filan, öfori.

mekân VII. Haseki, hayat vakfı, to return to innocence.

mekân VIII. bir tatil beldesi, balkon, uzak.

mekân IX. Üsküdar, bir teras katı, konuşmak bazen güzel.

mekân X.


güzel yıldın sen ikibindokuz.