SAYFALAR

Sunday, December 06, 2020

secim yapmak

Geçtiğimiz günlerde ebeveyn tutumlarıyla ilgili birşey düşünürken kendimi varoluşçuluk, özgür irade, kader, conatus filan okurken buldum.  Soru aslında şuydu; çocuğa seçenekler sunup seçtirelim mi yoksa bu budur diyip uymasını mi bekleyelim?  Psikoloji kaynaklarında seçenekler sunmak cokca önerilen birşeydir ama benim cevabım seçenekler sunalım olmayacak. 

Sürekli seçim yapıyor olmak zihnen yoruyor, kaygılandırıyor ve suçluluk duygusuna sebep olabiliyor. 

Barry Schwartz'in bu konusmasi secim yapmanin paradoksunu  muazzam bir sekilde anlatiyor: 



Soruya donersek, secim yapmak bu kadar felc ediyor, kaygilandiriyor ve mutsuzlastiriyorsa bu budur diyip hic secim hakki vermeyelim mi diye sorabilirsiniz. Secememek de caresiz ve ofkeli hissettiriyor. 


O zaman anne baba ne yapsin? Bunlari bir arkadasimla konusurken zihnim kader inancimiza gitti. Islami gelenekte sinirlari muglak bir alan kader konusu. Kulli iradeye ve cuzi iradeye yuklenen anlamlar farkli ekollerce farkli sekillerde ele aliniyor. Bu alanin muglakligi bile bize bir alan aciyor aslinda ve ben bu alanda hareket etmeyi seviyorum. Cunku Allah'in velim ve vekilim oldugunu biliyorum. Secerken ve uyarken, tutarken ve birakirken onunla beraberim, benimle beraber. 

Peki ya cocuk diye sordugunuzu duyar gibiyim :P Seçerken seçimle ve sonuçlarıyla baş başa olmadığını bilmesi, onun yerine karar vermiş olduğumuzda  da bu kararı onun yanında bir yerde durarak verdiğimizi hissettirmemiz onemli; yani kilit cevap ilişki. İlişkinin olmadığı seçim de seçimsizlik de insana ağır geliyor bence. 

dünyaya fırlatıldığımızı, bunun da bir anlamı olmadığını ama bizim yine de bir anlam bulmak zorunda olduğumuzu o anlamı bulma işinde tamamiyle yalnız olduğumuzu düşünmek cok agir. Varoluscu perspektiften bakinca kaygi gercekten kacinilmaz, varolusculuk da bunu oneriyor kaygi kacinilmaz o yuzden guzelce kaygilan, kayginla baris diyor.

burada olusumuz tesaduf mu? bence degil. 

not: su tiradi da cok severim 

Kevin'in tiradi


hakiki ve denizkizi

Bu yazi da gecen yilin yazisi ama instagramda kalmasindi cunku konu otantisite ve baglanma. 
Bu kuyruğu mina'nın ariel'ine dikerken aklımdan bir sürü hikaye geçti. Küçük denizkızı hikayesini çok severim, galiba sesini kaybetmekle ilgili bir hikaye olduğu için. Ariel başka dünyanın insanı olan prense kavuşmak için kuyruğundan vazgeçiyor, ayaklanıyor ve ayak kazanırken sesinden de vazgeçmesi gerekiyor cadıyla yaptığı pazarlık böyle. Böylece küçük deniz kızı karaya çıkıp prensin yanına gidebiliyor ama sesi yok. İnsanın iki temel ihtiyacı vardır diyor Gabor Mate, yakınlık ve otantisite. Yakınlık için otantisiteden yani hakikatimizden, kim olduğumuz, ne hissettiğimiz, neye ihtiyaç duyduğumuzdan vazgeçme eğilimindeyizdir diyor. Bu tercihi yapmayı çok erken dönemde öğreniyoruz maalesef. Çünkü yakınlık çok hayati. Bunu anlatan çok çarpıcı ve çok acımasız deneyler var. 1944'de, yetimhanedeki bebeklerle yapılan deneyde sevginin bebekler üzerindeki etkisini görmek için  yeni doğmuş kırk bebeğin sadece karınları doyuruluyor, altları temizleniyor ama kucağa alınmadan, göz teması kurulmadan, konuşulmadan. İlk dört ayın sonunda bebekler ölmeye başlayınca deneyi yarıda kesiyorlar. Ölen bebekler ağlamayı bırakmış, artık vazgeçmiş olanlar. Deneyi yarıda kesip bebekleri ailelendiriyorlar, ailelenen bebeklerden de sadece ağlamayı bırakmamış, vazgeçmemiş olanlar yaşamaya devam ediyor. Ailelenmeden önce vazgeçmiş olanlar yaşayamıyor. Çok sert bir şekilde bize sevgiye duyduğumuz ihtiyacı gösteriyor bu deney. Daha yumuşak daha tatlı çalışmalar da var, mesela Roseto'da bir arada yaşayan ve hastalanmayan, kalp krizi geçirmeyen İtalyan göçmenleri anlatan araştırma, sevginin, yakınlığın bizi nasıl hayatta tuttuğunu, nasıl güçlendirdiğini anlatıyor.

Neyse Ariel'e gelecek olursak tekrar, neden sesinden vazgeçti de ayağı yani prense yakın olabilmeyi seçti anlamak zor değil. Ama sese de ihtiyacımız var. Gabor Mate de ayağı yani yakınlığı seçip sesinden vazgeçen hastalarla çalışıyor. Kendi hakikatinden, ihtiyaçları ve duygularından vazgeçen kişilerin bağışıklık sistemlerinin çöktüğünü gösteren çalışmalar yapıyor. “Vücudunuz Hayır Diyorsa” kitabını ya da “caring for ourselves while caring for others” isimli konuşmasını tavsiye ederim.

Ariel'i ilk aldığımızda elbiseli bir Ariel'di ve aklıma bu dilemması geldiğinden bu elbiseli hali biraz hüzünlü geliyordu. Mina da hüzünden ya da içindeki tasarımcılık şeysinden, bebeklerine yeni elbiseler yapmak için eteklerini kesince Ariel çıplak kalmıştı, ben de otantisitesini hediye ettim Ariel'e bu kuyrukla beraber. Mina'ya anlattığım küçük deniz kızı hikayesinde de Ariel'i karaya çıkarıp, prensle ve sesiyle kavuşturuyorum ama aynı zamanda Ariel'i dolunay zamanlarında deniz kenarında bir kayaya oturtuyorum. Orada, o kayanın üzerinde oturup, deniz şarkısını söyleyince tekrar denizkızına dönüşüp denizin altına girebiliyor. Sabaha doğru da geri dönüyor. Ariel'e bu yolculukları hediye ediyorum çünkü Arielcik karaya çıkarken sadece sesinden değil, geldiği yerden, bağlarından da vazgeçmiş. Göçmen bir kadın olarak halinden anlarım Ariel. 

Estes'in anlattığı Fog Kadın hikayesini hatırladım. Estes, yakınlığa kurban edilmiş otantisiteyi ve sonra o otantisitenin geri kazanılmasını, o özgürleşmeyi çok güzel anlatıyor. Hem yakın hem otantik olmak da mümkün, kolay değil ama mümkün.

Onun peşindeyim.


not: denizkizi ya da fog kadin sembolu aslinda cinselliksizlik konusuyla da baglantili ama o baska bir zamanin konusu olsun.
 

bag kurmak ve otantiklik uzerine



İnsanın iki temel ihtiyacı vardır, bağ kurmak ve otantiklik (hakiki olabilmek) diyor Gabor Mate.


 

Passive Aggressive Thanksgiving Dinner




bu videoyu gecen yilin thanksgiving zamaninda paylasmayi planlamisim ama yazisini yazmadigim icin kalmis, simdi paylasmadigim postlara bakinca gordum hadi bismillah dedim, ne de olsa thanksgiving yeni gecti ve christmasin eli kulaginda. 

gecen yil thanksgiving zamani bir siddetsiz iletisim cemberine devam ediyordum ve gruptaki pek cok kisiden bu zamanlarda aileyle bir araya gelmenin onlar icin ne kadar zor oldugunu dinlemistim ve sasirmistim da. O gunlerde sosyal medyada takip ettigim pek cok uzmandan thanksgiving'de ailenizin  rahatsiz edici konusmalarina karsi kendinizi nasil koruyabilirsiniz temali paylasimlar gordum ve bu sayede bu konunun amerikalilar icin bir olay oldugunu anlamis oldum. turkiye'de boyle seyleri  konusmuyoruz hic, insanlar ailelerinden kendini korumak istiyorlarsa tatile yazliga kaciyor ya da mecburiyetten gorusuyorlar ama o rahatsizliklar genellikle hasiralti ediliyor. 

turkiye'de otantisite kurban ediliyor, iliski seciliyor otantik olmadan iliski ne kadar olacaksa o kadar iste. burada ise iliskiler otantisite icin feda ediliyor cogu zaman.ama iliskisiz de olmuyor. 
ucuncu bir yol da 'friendsgiving', 'kendi kabileni bulmak/olusturmak" diyor buna Estes; cirkin ordek yavrusu masalini anlatarak. bizim kulturumuzde ise bel kardesligi degil yol kardesligi denir o kabile kardesligine. 
Yine de islam geleneginde aile baglarinin yeri ayridir diye dusunurken cirkin ordek yavrusu olmanin aslinda ortada bir kaza oldugunu dusunmek anlamina geldigini fark ettim simdi. Kaza ve kaderin Allah'tan olduguna inanmaya geliyorum bu noktada ve bugunlerde zihnimdeki butun tilkilerin kuyrugu kader inancina degiyor. 

not 1: kaza diyince Orhan Pamuk'un Yeni Hayat romanina gittim ama hemen geri geldim
gecen yil bu konu otantisite ve baglanma konusu olarak bir aradaydi simdi ise kader konusu ile sarmalandi. ne guzel yasayan, donusen dusunceler. 

not 2: bu yil covid ile beraber bu ailenizden kendinizi koruyun paylasimlarini hic gormedik; belki iliskilere nefes aldirir bu ara. mecburiyetler iliskileri nefessiz birakiyor. bununla ilgili de bir yazim vardi. belki onu da yazarim. 

Saturday, October 10, 2020

herkes aynı hayatta


 95 yılında New Yorker'da yayınlanmış bir resmi taklit ederken aklıma çocukken hissettiğim bir şey geldi. 

Piyano çalan kızın merkezde olduğu bu resimde, karşı penceredeki adam kızın hayatından bir parça, kızın odasındaki eşyalar gibi kıza dair, kızın hikayesine dair bir şey anlatıyor. Karşı pencerenin ardında nasıl bir hayat var bilmiyoruz. Tek bildiğimiz adamın pencereden kızı izlediği, kızın da adamı. 

O pencerenin ardında bir hayat var, tüm pencerelerin ardında sayısız hayatlar var. Her birisi ayrı bir hikaye. Bu hayatların, hikayelerin sonsuzluğunu düşündükçe başım dönerdi çocukken, Allah'ın bütün hayatlardaki tecellisini düşündükçe hayretler içinde kaldığımı hatırlıyorum.  Ben dua ediyorum, benimle beraber ve herkesle öyle beraber, bunu düşününce yine o dokuz-on yaşlarındaki Aslı gibi başım dönüyor. 


Not: Galiba sonsuzluk duygusu en çok başımı döndürüyor. Bedia'ların çatısında yıldızları izlediğimiz ve kainatın sonsuzluğunu konuştuğumuz akşam da, büyük bir kütüphaneye girdiğimde kitaplardaki bilginin sonsuzluğu karşısında hissettiğim baş dönmesi hep aynıymış, şimdi fark ediyorum.